banner17

HAY zikri çekerek yola revan oldu

İki insanın önünde susmuşluğum var: İsmail ve Mustafa Kara Hocalar. Bir de onların hoca/babaları Kutuz Hoca...

HAY zikri çekerek yola revan oldu

 

İnsan, insanı kurar!

İnsan hayatında yine insan etkili. Kaderin kurgusu böyle. Bundan kaçış yok. İnsan bir diğerinin hayatında neden var? Tahakküm için mi? Asla. Eğer insan bir diğerinin hayatında tahakküm kurmak için varsa hem kendine hem de muhatabına zulmetmiş olur ki zalimin sonu eninde sonunda hüsrandır. İnsan, insanı kurmak için var. İnsan, insanla Rabbine hizmet için var. Meşhur sözde olduğu gibi “men aref” sırrına eren insan için Hayy’da Hayy olmak var.

Şunca yaştır bu âlemdeyim ruhuma sıkıntı veren birine ya da bir şeye imkân vermemeye gayret gösterdim. Sıkıntı çektim, dertlendim ama zamanı gelince ruhumun inkişafına uydum.

Şehadet aleminde karşısında sessiz kaldığım, baş boyun eğdiğim, ruhumun huzur duyduğu insanların sayısı az değil ama çok da değil. Nadir hükmünde olan insanlarından ikisi de Kara kardeşlerdir: Mustafa Kara ve İsmail Kara.

Allah kulunu severse kuluna susmasını da nasip eder…

Önünde sustuğum insanlar

İçimdeki çağlayanı bilen bilir. Susmam zordur. Ama sustuğum anlar da vakidir. Mustafa Kara hoca ile İsmail Hoca karşısında konuştuğum anların sayısı bir elin parmaklarını geçmez desem abartmış sayılmam. Konuşamıyorum. Bu da benim halim. Beni mezkur iki insana karşı sessizliğe sevk eden bir İrade var.

Mustafa Kara ile vicahi tanışıklığımız,  hocanın Kadir Atlansoy hocayla hazırladıkları Niyazi Mısri silsilesinden gelen Bursa Mısriye Dergahı postnişi Şemsettin Efendi’nin “Yadiğar-i Şemsi” adlı kitabıyla mümkün dairesinde görünür kılındı. Sonrasında Bursa Dergahları, diğer kitaplar, söyleşiler ve dertleşmeler imkan dairesinde devam ediyor.

Mustafa Kara başka bir kapıya imkân araladı. Beni İstanbul’da İsmail Kara Hoca’ya sevk etti. Hele İsmail Kara ile ilk telefon görüşmemiz işe bakın ki kaderin nasıl bir cilvesidir şimdi anlıyorum Mısri Dergahı yerine inşa edilen PTT binasının önünden gerçekleşti.

Dergah’a ulaştığımda...

İstanbul’a okumak için vasıl olduğumda,  o zamanlar(yıl 1999, ay Ekim, gün Pazartesi) Çemberlitaş’taki Dergah Yayınlarının  yerini bulmuştum. Huzura vardığımda İsmail Kara Hoca yalnızdı. Mustafa Kutlu yoktu. İsmail Hoca’ya, o gün yaşadığım sıkıntıları anlattım. Şöyle geriye doğru bir hamle yaptı ve gülümseyerek dedi ki: “Hangimiz zorluk görmedik?” “Git ve derslerine devam et” diye beni tatlı-sert bir güzel azarladı.

İstanbul’da okuduğum ilk kitap yine İsmail Kara Hoca’nın bana hediye ettiği Mustafa Kutlu Ağabey’in "Akasya ve Mandolin" kitabıydı. Kitabı okuduktan sonra bir şehrin insanı nasıl kabul edeceğinin şartlarını öğrenmiş oldum.

İsmail Hoca her görüşmemizde ya okumam için bir kitap hediye eder ya da tavsiye ederdi. “Efendim, edebiyatın başı tasavvuftur. Tasavvufla bilgi düzeyinde ilgilenmek gerekir.” ikazı hâlâ kulaklarımdadır. Hatta Nuruosmaniye Camii’nin önünden geçerken “Şu Niyazi Mısri’nin Muhammed Nur tarafından yapılan şerhine bir baksan.”; bir başka seferinde “Ben anlamakta zorlanıyorum, şu Fusüs şerhine bir baksan. Bakalım sen neler göreceksin” isteklerinden bir ikisiydi.

Daha neler neler… Hepsini anlatmak başlı başına başka bir lahika… Şimdilik kaderini bekliyor.

Susmamın gereği anlaşıldı…

İsmail Kara Hoca, babası Kutuz Hoca’nın hatırlarını yayımladı. Bu malumdur. Orada bir bilgi var ki benim dikkatimi çekti. Kitabın hikayesinde İsmail Kara, kitabı düzenledikten sonra Kutuz Hoca’ya takdim ettiğini ve yanından çekildiğinden bahsediyor. Bugün belki de unuttuğumuz kavramlardan sadece ikisi “takdim etmek” ve “çekilmek”(İkisi de ne kadar olumsuz(!) bir anlam taşıyor değil mi?) Bu durum bir insanın öncelikle babasıyla sonrasında Hocasıyla kurduğu irtibatı göstermesi bakımından önemli değil mi sizce?    Ya da size “Meslekdaş olacağız. Başka fakültelere de gitmek yok” diyen bir babaya tepkiniz ne olurdu acaba? Kitaptaki dikkat hâle dönüşecek ve düşüncede varlığını hissettiğim baba- talebe oğul irtibatının et kemiğe dönüşmüş haline müşahid yazılacaktım.

Nasibin bulur seni

İki yıl evvel yine bir Şubat soğuğunda, günün yorgunluğu üzerime tam çöktü dediğim bir anda Cahit Çollak’ın dükkanına uğramak aklıma geldi. Meğerse kader insanı nasibine sevk edermiş her yere/her imkana.

Gözüm masadaki kitaba ilişti. Üzerinde “Nurettin Topçu” yazıyor. Bakabilir miyim?, diyorum. Olur, diyor Cahit Çollak. Bu, İsmail Kara işi bir çalışma diyorum. Zihnim beni yanıltmıyor. Görsel malzemeyle süslenmiş kitabı Kültür Bakanlığı basmış. Hayretim artıyor. Kitapla hasbıhali başka bir güne bırakarak İsmail Kara imzasına gözüm ilişiyor. Herhalde İsmail Kara imzalamış ve göndermiş derken Mehmet Temelli imdadıma yetişiyor: “Hoca yarım saat önce buradaydı.”

“Ne, nasıl, ne zaman, hayırdır?”, sorularını hemen cevap olarak ekliyorum Mehmet Temelli’ye. Tabi bir de müthiş bir serzeniş: “Nasıl beni aramazsınız?”, şeddeli çıkıyor.

Hemen  Mustafa Kara’yı aramak aklıma geliyor. Telefona heyecanla sarılıyorum. Nadir keyifle “Selamun Aleykum” diyen biri olduğum için selamlama bir andan ağzımdan dökülüyor. Kendimi takdim ediyorum. Zekiciğim, nasılsın?, diyor İsmail Kara. Gel keyfim gel…

Kutuz Hoca’nın yanında

Kelimeler düğümleniyor boğazımda. Benim rahat bir insan olduğumu tanıyanlar bilir. Ama mesele  İsmail Kara ve Mustafa Kara olunca benim teyemmüm bozuluyor tabir-i caizse ve nutkum tutuluyor. “Hocam, Bursa’da olduğunuzu haber aldım.” “Demek ki beni takip etmiyorsun?” diyor İsmail Kara, hüzünleniyorum. “Sizi görmek istiyorum. Sizi ziyarete gelebilir miyim?” diyorum. “Ben misafirim ama sen gel.” diyor. İşte cennet dedikleri bu olsa gerek. Kabul edilmek ve kabul görmek…

Mustafa Kara’nın mahdumu Bilal Kara’ya ulaşıyor, hane-i saadetlerinin tarifini bir güzel öğreniyorum. Zile bir kez ve iki rekat namaz miktarı beklemeye hazırlanarak basıyorum. Kapıda oluşumuza cevap geliyor. Zil bizi buyur gel diye selamlıyor. Heyecanımı siz düşünün artık. Kapıda İsmail Kara karşılıyor. Mustafa Kara, gel edebiyat öğretmeni gel, diye selamlıyor. İçimde heyecanımı bastıran bir huzur. İçeride Kutuz Hoca’yla musafahalaşıyoruz.

Mustafa Kara beni Kutuz Hoca’ya takdim ediyor.  Kutuz Hoca: “Mustafa, arkadaşın Maarif adamı mıdır? Evet, Memleket için gençler yetişmeli. Mustafa arkadaşın da meslekten.”

Kutuz Hoca, rahatsızlığına rağmen gayet sağlıklıydı. Tabi rahatsızlığının etkisi üzerindeydi ama Mustafa Kara her unutmasında yardımcısıydı. Dönüp dönüp Hoca’ya sorular sordu. Onlar not olarak bende kalsın. İnsanlar sevdikleriyle beraberdir, mucibince Mustafa Kara’ya “arkadaş olmak” ve Hoca’yla” meslekten” sayılmak hele hele bu ifadelendirmenin bir eğitim sevdalısı Kutuz Hoca tarafından yapılması açıkçası beni tarifi imkânsız sevindirdi. Şükür demek bile yetmez… Kutuz Hoca bir anda hareketlendi ve ortamdan sessizce ayrıldı. O an hesap verme anım başlamış oldu.

Kutuz Hoca ile bütün şifahi mesaim bu. Kaderin takdiri bu kadar. Sonrasında ben Uludağ’da şifa ararken hastaneye yatmış Kutuz Hoca. Ankara’da ikamete mecbur olduğunda yeni hastalık sürecinden haberdar oldum. Sonra ak haberi geldi. Kutuz Hoca emaneti, 08.12.2011 Perşembe gününü Cumaya bağlayan gece teslim etmiş hem de hayy olanda Hayy olanla Hayy diyerek. Rahmetullahi aleyh.

Her insan bir başkasının kendisine davranışını belirler. Bir insan biz nasıl izin veriyorsak o da bize öyle davranıyor. Ben Mustafa Kara ya da İsmail Kara karşısında susuyorsam iki Hocanın babalarından tevarüs ettikleri ahlak beni susturuyor. İnsan ahlak karşısında susar çünkü.

Zeki Dursun, vefadan yazar

 

Güncelleme Tarihi: 03 Şubat 2012, 16:34
YORUM EKLE
YORUMLAR
kefnun
kefnun - 7 yıl Önce

İsmail Kara Hocamızın çok kıymetli çalışması Kutuz Hoca'yı okuduktan sonra hassaten ilahiyatçıların bu eseri okuması gereğini farkedip ilahiyatçı arkadaşlara hediye etmeye başlamış imkan bulma ihtimali olanlara da Kutuz Hoca ile tanışıp elini öpmeyi tavsiye eder olmuştum..Kutuz Hoca çok şey anlatıyor buradan bir defa daha henüz okumamış olanlara tavsiye etmiş olalım..Allah rahmet eylesin

banner8

banner20