Hatıralarla Mehmed Şevket Eygi

Abdullah Çavuş yaklaşık 20 yıl kadar yarenlik ettiği Mehmed Şevket Eygi ile yaşadıklarından tatlı kesitler paylaştı Dünyabizim okurlarıyla.

Hatıralarla Mehmed Şevket Eygi

Cumhuriyet tarihi geleneğimizin bilinen meşhur birkaç üstadından birisiydi Mehmed Şevket Eygi Beyefendi. O, benden evvel kendisine gelip gidenler için Şevket Ağabey, benim için ise (küçük yaşta tanıdığımdan) Şevket Amca idi.

Galatasaray Lisesi’nin olduğu kadar İslami camianın da nadide ve başarılı bir “imalat hatası” olan Şevket Amca’nın 1954’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nda merhum Başkan Ömer Nasuhi Bilmen Hocanın özel kaleminde memuriyete başladığı andan vefat tarihi 2019 senesine kadar olan yaşamı, fiilen tam 65 sene, Müslümanlar için üretimle geçti. Dile kolay, tam 65 sene. Müslümanlara öncülük, örneklik, ağabeylik, gazetecilik, yayıncılık, danışmanlık, yazarlık yapmıştı.

Ben bu yazımda Şevket Amca’nın herkes tarafından bilinen genel öncü özelliklerinden ziyade, yanında bulunduğum 20 yıllık süre içerisinde bizzat yaşadığım ve doğal günlük hayatındaki Şevket Amca’nın örnek davranış ve tepkilerini ortaya koymaya çalışacağım. Daha çok hatıra aktarabilmek için ise geçişlerim paragraflar üzerinden olacak.

*

2000 yılında lise son sınıftaydım. Ağabeyimde Şevket Amca’ya ait bazı kitap ve dergileri iade etmek için evinde ziyarete gitmiştim ve o ziyaretim başlangıç olmuştu idrakimde ve ufkumda. O gün bana Osmanlıcanın temelini öğretmiş ve devamını kendim geliştirmem gerektiğini söylemişti. Bir kâğıda “BGN PZR GTTM” yazmış ve bunu okumamı istemişti. “BUGÜN PAZARA GİTTİM”. “Arap harflerini okuyabiliyorsan bundan sonra Osmanlıca metinleri bu temele göre okuduğun takdirde kendini geliştirebilirsin” demişti. 2 sene sonra da, Şile Bağ Evi’nde Avram Galanti’nin bir eserini Osmanlıcadan günümüz Türkçesine göre çevirtmişti bana.

İlk ziyaretlerimden birinde Osmanlı tarihi merakım için kitap tavsiyesinde bulunmasını istemiştim. Yaşımın 19 olduğunu öğrendiğinde “Fatih Sultan Mehmet Han senin yaşındayken senin o okumak istediğin tarihi yazıyordu” diyerek çok çarpıcı bir ufuk örneği vermişti.

Yine o yıllarda Çırağan’da bir bilgisayar kursuna gidiyordum. Kursum tam da Çırağan’daki DGM binasının (şimdi bir üniversite binası olarak kullanıyor) karşısındaydı. Şevket Amca da o dönemde DGM'de yazılarından dolayı yargılanıyordu. Mahkemesinin olduğu günlerde kurstan çıkıp tek kişilik kalabalık olarak beklerdim dışarıda onu.

2004 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için seçimlere gidilirken kendisinin hem İstanbul hem tarih ve hem de şehir/kültür birikiminden dolayı “Şevket Amca, hiç İstanbul için belediye başkanlığı adaylığını düşündünüz mü” diye sordum. Cevap hızlı, kısa ve özdü: “O koltuk beni de şaşırtır Abdullah. İstemem!”

Günlük 3 kap yemek

Zannediyorum 2004-2005 seneleriydi. Küçük Ayasofya Medresesi’nde bir lokanta açmaya teşebbüs etmişti. Tamamen kendi derlemesi olmasına gayret gösterdiği lezzetleri yaptırmak istedi. Müslüman Fransız bir aşçı bulmuş ve onunla bu işe koyulmuştu. Günlük 3 kap yemekle ve düşük bir ücrete (maliyet fiyatına) herkesin doyabilmesini hedefliyordu. O zamanlar o çevre bugünkü kadar aktif ve cazip bir bölge olmadığı için çok devam ettiremedi. Muhtemelen yalnız yaşamanın getirdiği bir durum olsa gerek, yemek yapımı, doyumu ve fiyatı konusunda kendisinin geliştirdiği, kendisine özgü çok ilginç ve lezzetli fikirlere sahipti.

Şevket Amca çok lezzetli yemekler yapardı. Gündüz gezer gelir ve akşam namazını odada kitaplardan levhalardan boş neresi varsa oracıkta cemaatle eda ederdik. Sonra mutfağa geçer ve Sultanahmet Camii’ne bakan pencere manzarası eşliğinde tezgah üstü küçük tüpte yemek hazırlardık ve o hem dolu hem de dar mutfakta yerdik. Hele o pencereden bir de yatsı ezanı okunuşunu duyarsam ben, ah ortamın tadı daha bir nefis olurdu! Sonra çayı demlerdi. Şevket Amcanın çay kültürü fevkaladeydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden kendisinin ya da dostlarının getirdiği veya İstanbul’dan satın aldığı çaylarla nefis karışımlar yapar ve evindeki her birisi birbirinden farklı bardak, tabak ve kaşıkla ikram ederdi. Sohbetiyle ve her tarafı sanatla çevrili odasının o eşsiz muhteşem atmosferiyle o ikramlar, hem midenize hem gözünüze ve hem de ruhunuza doyumsuz lezzetler sunardı. Bugün en çok özlediğim anlardan birisi de bu anlar belki de.

Sadaka belaları önler

Gerek mizacı itibarıyla ve gerek görüp yaşadığı yokluk yılları nedeniyle evden öyle kolay kolay bir şeyi atmazdı. Yemek ya da eşya bana göre bozulan bir şey oldu mu, evdeki o ilgili alan boşalsın ve hem de temiz kalsın düşüncesiyle atmak isterdim. O buna asla izin vermezdi. Böyle bir şey yaptığımı duyduğu an da çok kızardı. İsrafı hiç sevmezdi. O kadar ki sabun bezine sıkılacak sabunun bile fazla olmamasını tembih ederdi. Yarım litrelik bir şişe su ile etrafı su gölüne çevirmeden abdest alınabileceğini söylerdi.

Sadakanın belaları önleyeceğine inancı tamdı. “Evden çıkmadan evvel 1 TL (o zamanki parayla) sadaka kutusuna at ve öyle dışarı çık, bunu alışkanlık edin” derdi.

Evinin anahtarından bir tane de bende bulunurdu. Hem acil durumlar için ve hem de birkaç günlük yurtdışı seyahatlerinde evde yalnız kalan tek gözlü kedisi ve kuşuna yiyecek vermek için uğrardım her gün. O ise her seyahatinden döndüğünde mutlaka bir hediye getirir, nezaketini ve alakadar tutumunu mutlaka gösterirdi.

“Bu neşriyatın en azından birkaç tanesini bari yerden kurtarmış olmak için alıyorum”

Kaldırılmadan evvel neredeyse her hafta sonu Beyazıt Meydanı’nda kurulan bitpazarına giderdik. Her gidişimizde bana da hediye olarak bir kitap, dergi, tesbih vb. bir şey mutlaka alırdı.

2011 yılında Pazar sabah namazlarına her seferinde farklı camilere gitmeye başladık. Yaklaşık 1,5-2 sene Pazar sabahları namazlarını birlikte devam ettirebildik. Namazlardan sonra Dolapdere ve Küçükpazar’daki bitpazarlarını gezer, ondan sonra da Eyüp’teki bir kahvaltı salonuna ya da Sultanahmet’teki evine gelir kahvaltımızı yapardık.

Bitpazarındaki kitap alışverişi hassasiyeti ders niteliğinde bir edep damlasıydı. Yer tezgâhlarında Kur’an, ilmihal, siyer ve benzeri ilgili kitaplar gördüğünde her seferinde bunlardan birkaç tanesini alırdı. “Şevket Amca, bunlardan evde zaten var, gecen haftalarda da aynılarından aldık üstelik” dediğimde “Bu neşriyatın en azından birkaç tanesini bari yerden kurtarmış olmak için alıyorum” derdi. İslam’a, geleneğe ve yazıya olan idrak ve edep, ne müthişti!

Estetik hassasiyeti çok yüksekti

Şevket Amca özellikle tarihi yapılarda, resmi kurum binalarında her gördüğü estetik ve çoğu simetrik olmayan, öyle kimsenin kolay kolay fark veya idrak edemeyeceği bozuklukları görür, eleştirir ve yanındakilere gösterirdi. Bir camideki kablonun sarkmasını, çeşmedeki hat boyasının akıtılmasını, birleşim yerlerindeki taşmaları, vs...

Anlatımlarında ve tutumlarında bazen çok tekrar ediyor derdim kendi kendime. Ama son 2 senedir Almanya’da yaşarken o zamanki bu mükerrer anlatım ve tutumların ne kadar doğru ve önemli olduğunu bizatihi görüyor ve yaşıyorum. Bir iş yapılırken dikkat edilmesi gereken estetik ve nihai dokunuş hassasiyetinin Şevket Amcada hem Almanya’da birkaç sene yaşamış olmasından ve hem de Osmanlının estetik kültürüne vakıf olmasından kaynaklandığını anladım. O gerçekten Osmanlı şehir ve Batı kültürünü bir arada harmanlayıp bir Müslüman olarak hem yaşayan ve hem de bizlere göstermeye çalışan medeni bir münevverdi.

Şevket Amcanın estetik konusunda hassasiyeti sadece mimari ve görsel olarak değildi. Bir ezan okuyuşundaki edanın estetiğine de çok önem verirdi. Desibeli, bağırış raddesindeki ezan ve kıraat okumalarına çok kızardı.

Her konuyu sayılarla anlatırdı

Şevket Amca bir konuyu önerme şeklinde anlatırken sayılarla ifade etmeyi çok severdi. “Müslüman bir doktor şu 6 şeye dikkat etmelidir”, “Müslüman bir hanım kız su 9 kitabı mutlaka okumalı”, “Devlet Başkanı olacak bir lider en az şu 4 haslete sahip olmalı” gibi... Ve bu anlatımlarını mutlaka parmaklarıyla görsel olarak desteklerdi. Bu rakamlarla anlatım, dinleyenler üzerinde çok daha etkili ve kalıcı olurdu.

Yine ilk ziyaretlerimde kitap okuma ile ilgili konuşurken “Şevket Amca, kitap okurken bazen başka şeylere dalıyorum ve okuduğumu anlamadığım için bir paragraf bir sayfa geri gitmek zorunda kalıyorum” demiştim. “Geri dönme. Okumaya devam et. Genel kültür denilen şey 200 sayfalık kitapta senin hatırında kalacak birkaç cümle ile oluşur. Hepsinin aklında kalmasını bekleme.” demişti. Yönlendirmeleri ve bana kazandırdığı kitap ve okuma sevgisi sayesinde yaklaşık 9-10 bin kitaplık bir kütüphanem olmuştu.

Beni hüsn-i hatta yönlendirmişti

Yanında bulunan her gence bir yönlendirmede bulunurdu. Beni de Hüsn-i Hat eğitimi icin Hüseyin Kutlu Hoca’ya bizzat kendisi arayarak göndermişti. Hüseyin Hoca’da başlayan eğitimim Erol Dönmez Hoca’yla yaklaşık 2 sene devam etmiş, icazete ulaşamamış ancak Şevket Amcayla birlikte vakit geçirmem sayesinde kendisinin de çok önem verdiği “Hüsn-i Hat Kültürü”ne (kısmen) sahip olmuştum.

Bir gün kütüphanesinde “Ahmet Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay, Hamid Aytaç, Halim Özyazıcı gibi büyük hat üstadlarının bir arada olduğu siyah beyaz bir resim görmüştüm. Biz de bu zamandaki hat üstadlarını bir araya getirip böyle bir fotoğrafı ortaya çıkartalım teklifime olumlu bakmıştı ve evinin en müsait büyük odasını bu düşünceyle toparlamaya ve düzenlemeye başladık. Lakin maalesef evi de odayı da belli bir düzene getirmemize rağmen bu hedefimize ulaşamadık. Zira ev kitaplardan, eserlerden, eşyalardan geçilmiyordu. Aktarma usulü ile de ev derlenip toparlanmıyordu. Bu minvalde, eski Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın bir danışmanı 90’larda evinde ziyarete gelmiş Şevket Amcayı. Evin bu denli kitap, eser dolu oluşundan mütevellit, “Efendim, siz evinizde bir müze imparatorluğu kurmuşsunuz” demiş Şevket Amcaya.

Kedilere meftundu

Şevket Amca kedileri çok severdi. Evinde kendi kedisi dışında zaman zaman başka kedilere de bakmıştı. Bunlar dışında Sultanahmet’teki evinin önündeki kedilere de bakardı. Onlara kasaptan tavuk ciğeri, yüreği gibi yiyecekler alır, özenle kaynatır ve eliyle beslerdi. Son 10 yıldır da kedi mamalarını kullanıyordu. Kedinin başını okşamanın sadaka sayılacağını söylerdi.

Bir dönem Şile’deki bağ evine de çok sık giderdik. Orası da kitap ve eserle doluydu. Birkaç gün bile olsa orada dinlenebildiğini söylerdi. Sabah namazını kıldıktan sonra ormanda gezmeye çıkardık ve şehir stresini atmaya çalışırdı. Yol üzerindeki köy lokantalarında, köy kahvelerinde insanlarla sohbet ederdi. Buralarda onu tanıyan çıkardı ya da çıkmazdı; ama hep bir İstanbul beyefendi saygısı görürdü. Yolda karşılaştığı hayvanlara dahi ikram ederdi.

Tabii gidip gelirken eski model arabaları ile yollarda değişik maceralar da yaşardık. 51 model Dodge marka arabası ile giderdik. Kedisi de bizimle birlikte arabanın içinde bulunurdu. Bazen koltuğun boyun kısmında seyahat eder, bazen Şevket Amca’nın kucağında. Eski model araba ve ayak kısmı uzun tek bir bölüm olduğu için arabayı kullanırken ayağımıza dolaşmaması için ayrıca çaba sarfederdik. Hangi yıllara ait olduğunu hatırlamıyorum ama bir Mercury ve bir de Trabant marka arabası da vardı. Benden önceki jenerasyon Trabant ile yağmurlu havalarda sürüş esnasında silecek yerine elleriyle camları dışarıdan silermiş; Boğaz Köprüsü’nde kaldıklarını, Beşiktaş’ta arabayı inip itmek zorunda kaldıklarını anlatırlar…

Gerçekleşmeyen taşınma planları

Son 4-5 senedir Sultanahmet’teki evinden taşınmak istiyordu. Bursa’ya bile taşınmayı düşünüyordu. Çengelköy’de dahi birkaç ev bakmıştık. Beğenmişti ama taşınmak gibi bir olay Şevket Amca için hiç de basit bir fiil değildi ve şükür ki gerçekleşmedi.

Şevket Amca 1991’de başlamış Milli gazetedeki yazılarına. Ve bildiğim kadarıyla Milli gazetedeki yazılarından hiçbir telif ücreti almıyordu. Fisebilillah yazıyordu. (Ne mutlu bana ki, ben de ona olan bütün hizmetimde onun bu davranışını örnek aldım) Kendisine köşe verilmesine vesile olan merhum Başbakan Necmettin Erbakan için “O’nu en çok eleştirenlerden birisiyim. Ama Allah ondan razı olsun, O bana Milli gazetede bir köşe verip hizmet etmeme imkan veriyor” derdi.

Nihat Erim’e hakkını helal etmediğini sık sık söylerdi. FETÖ hadisesi daha o zamanlar bu minvalde değilken dahi Şevket Amca o yapının ve elebaşısının sürdürdüğü eksenin ehl-i sünnet karşıtı olduğunu ısrarla söyler ve onlara karşı çok dikkatli olunmasını telkin ederdi.

Şevket Amca, Türkiye’de sabah namazları vurgusunda, özellikle de sabah namazlarının dini nitelikli sivil inisiyatifi noktasında öncü bir isim olarak hafızalarda ve hatıralarda yer edinmiştir. Ve yine Şevket Amca, Türkiye’de Sabataycılık meselesinin bu kadar bilinmesini, sır dolu sayfaların ve kimliklerinin deşifre olmasını sağlayan öncü bir kalemdir.

En hassas olduğu konularından biri eğitimdi

Şevket Amcanın en hassas olduğu konularından bir tanesi de eğitimdi. Her seferinde eğitim sisteminden yakınırdı. Yüzlerce gence 100’er lira burs yerine 3 gence 100’er bin harcanmalı, bu şekilde nitelikli bir eğitim modeli önerirdi. O 3 genci bulmak için de seçilmiş 20 genci bir eğitime sokmak ve eleyerek o 3 gence ulaşmak gerektiğini anlatırdı. Bu konuda defalarca kızdırdığımı bildiğim halde “Şevket Amca, bir finans/sponsor bulup bu sistemi siz hayattayken uygulayalım” dediğimde “Ben bu yaştan sonra para için kapı kapı gezemem” derdi. Ve maalesef bu anlamda kendisine gelen de olmazdı sponsorluk adına. Halbuki bu camianın son 20 yıldır bu konuda kendisine destek olabilecek imkanı ve gücü vardı.

2013 yılında ben evlendikten sonra Çengelköy’deki evimde bir davet verdim. Davette Şevket Amca, merhum dedem Yaşar Yüksel’in sohbet hocası son Fatih Dersiamı Emin Saraç Hoca, İstanbul ve Kültürü Müverrihi ve Mütehassısı Süleyman Zeki Bağlan Ağabey, Şevket Amcanın en itimat ve muhabbet beslediği isimlerden olan ve aynı zamanda benden önceki ve elan müdavimlerinden Müverrih Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu Ağabey, babam Celal Çavuş, dayım Hüseyin Yüksel ve birkaç aile ferdimiz/dostumuz bulunmuştuk. Erenköy cemaati şeyhi mutasavvıf Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’yi de davet etmiştik. Kendisi gelemediği için tekke nezaketine yaraşır şekilde bir meyve sepeti hazırlatıp göndermişti selam ile. Çok keyifli ve benzersiz bir sohbet olmuştu o gün.

Daha çok hatıra biriktirilmeliymiş

Hayatta olanlarla daha çok hatıra biriktirmek gerekiyor. Şevket Amcanın yanından ayrılırken başka bir programa gideceğim zaman müsaade isterdim, “Müsaade senin” derdi. Keşke çoğu zaman müsaade etmeseymiş...

Yine dedemin sohbet hocalarından olan Enver Baytan Hocanın cenaze namazına birlikte gitmiştik Şevket Amcayla. Emin Saraç Hoca da orada, camideydi. Namazdan sonra avluya çıkamayan Emin Saraç Hocayı ziyaret için Hocanın cami içindeki odasına gittik. Şevket Amca sakal bırakmıştı. Emin Hoca da Şevket Amcayı sakallı olarak ilk defa görüyordu. Görür görmez “Sizin buraya gelmenize ve sizi gördüğüme çok sevindim. Sakallı olarak gördüğüme de ayrıca çok sevindim” demişti. Orada bir yarım saat kadar beraber sohbet ettiler. Emin Saraç Hoca, Şevket Amca için “Sizin tespitlerinizi Allah Teâla size ihsan ediyor. Ben hiçbir zaman ulum-i şeriyyeye muhalif bir ifadenizi görmedim, duymadım” dedi.

Rahmetullahi rahmeten vasiah…

Abdullah Çavuş

Lahr-Almanya

Yayın Tarihi: 07 Ağustos 2019 Çarşamba 11:00 Güncelleme Tarihi: 07 Ağustos 2019, 14:15
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Zülküf Kayğusız
Zülküf Kayğusız - 2 yıl Önce

Allah senden razı olsun canım kardeşim.

Alican
Alican - 2 yıl Önce

Allah rahmet eylesin.
Bu yazıları yazanlara,bu resimleri aktaranlardan da yâ Huda razı olsun.
Almanya

Bilal kasap
Bilal kasap - 2 yıl Önce

Okudum okudum hocamı sanki gördüm yaşadım ne güzel anılar ne tatlı hatıralar...o başımızda adeta bir yildizdi her sabah namazindan sonra onun yazısini okumadan başlamadım günüme .kendimi öksüz kalmiş hissediyorum..gidişatın, dünya olaylarinin ayrıntılarının analizini yüksek firaset ve bilgisiyle harmanlayıp uslubuyle derleyisindeki fevkaladeliğinin bir benzeri kaleminin dengi yok emsali..

banner26