Gül kokulu mektuplar

"Hüseyin Vassaf Efendi, 8 Mart 1872 senesi Çarşamba gecesi İstanbul’da dünyaya gelir. Muharrem ayında doğduğu için adı Hüseyin; Vassâf-ı Muhammedî olması ümidiyle mahlası da Vassâf konur." Nursema Maraşî yazdı.

Gül kokulu mektuplar

                                    

Mutasavvıf, Hak âşığı, peygamber sevdalısı, erenlerin dostu, Hak yolunun kıymetli incisi, gönül adamı, Hüseyin Vassaf Efendimiz ile ilk karşılaşmamız Vakıât nam eseriyledir. Kitapta yazılanlar hayret verici idi. O nasıl bir insandı ki gönül fezasının en parlak, nadide yıldızları onu düşte ziyaret edip iltifat ediyorlar. Vassaf’ı, Muhammedî olması umut edilerek ona verilen mahlas ile hem Peygamberimiz’in hem de onun yolunu izleyen âşıkların, Hak dostlarının, Vahdet denizinin sefinesinde dem-güzâr olan evliyanın vassafı olur. Bu yazı bir nebze olsun o feyz ve bereketle soluklanmak için yazılmıştır.

Hüseyin Vassaf Efendi, 8 Mart 1872 senesi Çarşamba gecesi İstanbul’da dünyaya gelir. Muharrem ayında doğduğu için adı Hüseyin; Vassâf-ı Muhammedî olması ümidiyle mahlası da Vassâf konur. Mutasavvıf bir ailenin çocuğudur. Küçük yaşlarından itibaren babası ile birlikte derslere, sohbetlere katılır. Annesi Fatma Emsal Hanım Nakşibendi tarikatından Ahmed Ziyaeddin Efendi’ye bağlıdır. Hüseyin Vassaf Efendi henüz sekiz yaşında iken annesi vefat eder. Babası Ümmî Sinan Dergâhı şeyhi Salih Efendi dervişlerindendir.

Hüseyin Vassaf Efendi on beş yaşlarında Mehmed Esad Dede’den Farsça dersleri almış, Mesnevî-i Şerif, Bostan, Gülşen-i Râz ve Kaside-i Hamriyye okumuştur. Bu derslerden sonra tasavvuf aşkı artmıştır. Daha sonraları Şeyh Nasır Efendi’den Buharî-i Şerif, Necip Efendi’den Kaside-i Bürde, Ahmed Nazmi Efendi’den Rûhü’l-Beyân tefsiri okumuştur. 1896 yılında Şabâni tarikatinin Bekriyye kolu şeyhlerinden Şeyh Muhammed Mubarek Efendi’ye intisab etmiştir. Şeyhin vefatından sonra Edirne’de Hasan Sezâî’nin beşinci göbek evlâdından Şuayb Şerefeddin Efendi’ye muhabbet etmiştir. Bu muhabbet Hüseyin Vassaf’ın, Şerefeddin Efendi’nin şiir şerhini görmesiyle hasıl olur. Şerhu’n-Nokta ve’l Kalem adıyla çevrilmiş, İzahu’l-Meram fi Meziyyeti’l-Kelâm adlı eserdir. Bu Hasan Sezâî Hazretleri’nin bir gazelinin şerhidir ve Vassaf Efendi ile aralarında gönül bağının kurulmasına sebep olur.

Kalem-i sun-ı ezel her ne ki tahrîr itdi

Kayd idüp suhf-ı edebde anı takrîr itdi

Evvel ü âhiri bir noktada cem itmiş idi

Fasl içün bast-ı hurûf eyledi teksîr itdi

Sür’at-i devr ile bir dâire çekmiş nokta

Baksan ol dâirede noktayı tasvir itdi

Koydu ol noktanın aynını gönül didesine

Merdüm-i dîdeyi aksi ile tenvîr itdi

Nükteyi duydu Sezâî dehen-i yârı sorup

Noktanın sırrını âriflere takrîr itdi”

Hüseyin Vassaf Efendi şerhi okuduktan sonra Edirne’ye bir mektup yazar. Çok gecikmeden mektubunun cevabı gelir:

“Saâdet-mendim!

Kalb-i tâb-nâkınızda meknûz olan muhabbet-i hâlisa vü sâfiyenin şiddet-i  galeyânından sâha-i  kırtâsa dökülen kelâm-ı  âb-dârı hâvi ve hakk-ı  fakirânemde envâ-ı  nevâziş ü iltifâtı muhtevi mektubunuzu aldım. Mütalaâsıyla hazz-ı  külli husule geldi.

“Âşinâlık tâ ezeldendir Sezâî yâr ile

Bu taleb kanden gelür ru’yet mukaddem olmasa”

Mâ-sadakınca âşinâlığımız ezelidir, ebedidir.  İnşaâ’llah sûrîsi de müyesser olur. Bâkî gülşen serây-ı feyz ü ikbâlde dâim olunuz oğlum. 

                                                                                   Ed-Dâî

                                                                           Şuayb Şerefeddîn-i Gülşenî”

Bu mektubun devamı gelir ve tam sekiz sene hiç görüşmeden Şerefeddin Efendi’nin feyz ve terbiyeleriyle beslenir. Yazdığı mektuplar sevgi, muhabbet ve hikmetlerle doludur. Hüseyin Vassaf Efendi karlı bir bayramda Edirne-Uzunköprü’ye gitmeye niyet eder. Ancak Şeyhinden gelen bir telgraf ile gidişini erteler. Ancak ayrılık ateşi içini yakmaya başlamıştır. Bundan sonra yine mektuplarla görüşmeye devam ederler. Şeyh Şuayb Şerefeddin E fendi mektuplarında birçok şeyden söz eder.

Muhabbetli bir hitab ve selâmdan sonra Vassaf Efendi’nin mektubuna cevaben konuya girer. Bazen müşkül bir konuyu izah eder, bazen de bir rüyayı tabir eder. Rüyalar hayrete ve takdire şayandır. Kimi zaman Mevlâna Hazretleri, kimi zaman da ibnü’l Arabi Hazretleri teşrif eder. Şeyhi, lutfedip rüyaları tevil eder ancak onlara takılıp kalmasını da istemez. 

“Makâmâtın her birinin esnâsında salike vâkıât ve zuhûrât ve envâr yüz göstermeye başlar. O esnâda o salike lazımdır ki onlardan i’râz edip matlûb-ı hakikisiyle meşgul ola. Zirâ ki vâkıât ve envâr ancak alâmât, kabul-i tââttır ki ba’der-rüyâ onların bir fâidesi kalmaz.” Dedikten sonra Mevlânâ Efendimizin beyti ile konuyu pekiştirir. “Ben ne geceyim ne gece perestim. Ne de rüyalardan bahsederim. Ben güneşin kulu kölesiyim, hep ondan konuşurum.”

Hüseyin Vassaf Efendimiz, Şeyhi Mustafa Safi Efendi’nin emri ile 1923- 1926 yılları arasında gördüğü rüyaları kaleme almış, kitap Vakıât adıyla neşredilmiştir.

Vassaf Efendi bir mektupta oğlunun hasta olduğundan bahseder. Şeyhi Şerefeddin Efendi bu habere çok üzülür ve onu teselli eder.

“Beyân olunduğuna göre babalar fi’l- hakika evlâd esiridir. Çünkü kalpteki o rişte-i muhabbet hakikaten Hak Teâlâ Hazretlerinin bize en büyük bir atıyye-i sübhâniyyesidir.  Onun için müteellim olmamak elden gelmez. Lakin her bir muhabbet bir mertebe üzerine ihsân olmuştur.” Çocuk henüz on sekiz aylıkken vefat eder.

Şerefeddin Efendi kimi zaman nasihatlarda bulunur:

“Elden geldiği kadar hâlinize gâlip olmaya sa’y ediniz, hâl size gâlip gelmesin. Mâğlûbu’l hâl olmak makbûl değildir nurum.”

“Âşık; aşkından dahi fâni olmadıkça reng-i ma’şûka boyanamaz. Yani: Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın, sıfatıyla sıfatlanın.”

“Murâd-ı acizânem, “dest be-kâr dil be-yâr” olup sülûkunuzda i’tidâl üzere harekette bulunmaktır gözüm.”

29. Mektup’tan sonra Şeyhi, Hüseyin Vassaf Efendi’yi Edirne’ye çağırır. 1908 yılının Mayıs ayında nihayet sekiz yıllık hasret sona erer ve üç gün üç gece Edirne’de kalır. Hüseyin Vassaf Efendi, şeyhini şöyle anlatır.

“Şerefeddîn Efendi, orta boylu, top sakallı; ne zaif ne de şişman, ikisi ortası; humrete mâil gayet güzel yüzlü, pâk özlü, sevimli çehreli, beşuş, mültefit, mütevâzi, ahlâk-ı hasene ile mütehalli, güzel sohbetli, güzel sözlü, âteşin bakışlı bir zât idi. Hiç mâ-lâ-ya’ni ile iştigâl etmez; dâima mütâlaa ve sohbetle ve ibâdetle dem-güzâr idi.  Hücre-i saâdetlerinde bir post üzerine oturur, ale’d-devâm ziyâret-işerifelerine gelen zevâtı şeref-i sohbetleriyle dil-şâd eder. Hakâyıktan ve dekâyıktan söyler. Beyâz arâkıyye üzerine krem renkte, hafifçe sarık sararlardı. Zamanımızın Sezâî’si ıtlâkına şâyân sâhib-i tasarrufât ve burhân idi.”

Şeyh Şuayb Şerefeddin Efendi Hazretleri, 1842 yılında Edirne’de dünyaya gelir. Yirmi yaşına kadar tahsilini Edirne’de yapar. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gelerek Şeyh Mustafa Hilmi Efendiye intisab eder. Tevhid tohumunu gönlüne eken bu zattır. 1862 senesinde şeyhinden icazet alır. Gülşenî tarikinde iki kol vardır. Biri Sezâî’ye diğeri Hâletiyye’dir. İkisinden de icazet alarak zül-cenâheyn olmuşlardır.

Edirne’ye varıp Şeyhini gören Vassaf Efendi, “O dakika hayât-ı câvidânı buldum.” diye ifade eder. “Lisan-ı kal bunu tasvire muktedir değildir” diye ekler. Beraber oldukları müddetçe oradaki ihvanla tanışır, şeyhinden feyz ve bereketler devşirir. “Ömrümün en kıymet-dâr zamânı, o zamândır” der. Bunca zamandır niye görüşmediklerini anlatır Şerefeddin Efendi:

“Evlâdım, sizi sekiz-on sene gıyâbî muhabbetle meşgul eyledim. Fakiri görmenizi ârzû etmiyordum. Çünkü gördüğünüz zamân “benim ani’l-gıyâb nâire-i muhabbetle sûzân olduğum adam bu muydu?” diye halinize peşimân olmanız ihtimâli kuvvetli idi. Fâkire teveccühünüz ziyâde idi. Hâlbuki tasavvur ettiğiniz âsâr-ı kemâl olmadığından o yolda hareketim zarûrî idi. Ammâ ne çare ki bunu idâmeye imkân kalmadı. An-kârib hayât-ı fâniyeden hayât-ı bakiyeye intikâl mukarrerdir. Dünyâ gözüyle mülâkâtı fakir de ârzû ettim. Hamd olsun, görüştük. Cenâb-ı Hak âhir-i âkıbet hayırlılığı ihsân buyursun.” Dediler ve ağladılar. Bu abd-i kem-teri de ağlattılar. “Oğlum, ilk ve son mülâkâtımızdır.” Buyururlar.

Sabah namazından sonra Hüseyin Vassaf Efendi, “Azizim bir kerâmet gösterse de fi’len müşâhede etsem.” diye düşünür. Yanına vardıklarında, “Evlâdım, şimdi hatırınıza gelir ki bu şeyhin bir kerâmetini görsem, mutmain olsam” derseniz, “Alın size bir kerâmet” diye postun altından çaydanlığı çıkardılar. Çayı bardaklara koydular.  İçmeye başladık. “Kerâmet iki nev’dir; kerâmet-i kevniyye, kerâmet-i irfâniyyedir. Kerâmet-i kevniyye, insana reh-zendir. Asıl maksut olan kerâmet, kerâmet-i irfâniyyedir. Hz. Pir Efendimizin, “Gel kerâmet dâmına düşme, kerâmet bundadır.” buyurdukları, kerâmet-i kevniyyeye nâzırdır. Kerâmet-i irfâniyye-i Muhammedîyye yegâne maksûddur. Mürşidini kerâmet-i kevniyye ile imtihana çekmek bir mürid için, şüpheden kurtulmamış ma’nâsınadır. Sakın böyle bir emelin peşine düşmeyiniz. İrfân-ı Muhammedî en büyük keramettir. Onu görmeğe, ona mâlik olmağa çalışınız.”

“Hz. Şerefeddin, vahdet-i vücûd zevkine hakkıyla mazhar olduklarından kâl u hâlinden erbâb-ı aşk hisse mend-i ma’rifet-ü hakikat olurlardı. Kudret-i kalemiyyesi zengin idi. İzâhu’l-merâm nâm eserinde, vahdet-i vücudu ne yüksek bir bilişle ta’rif ve beyân buyurmuşlardır ki mütalaâsını erbâb-ı irfâna tavsiye ederim. Matbu’dur. Bunun hakikat-ı mevzuu (Nun. Kaleme ve yazdıklarına yemin ederim ki…) ayet-i kerimesinin tefsir-i bâtınisidir.”

“Nûn’dan murâd, Zâtullâh; kalem’den murâd, hakikat-i Muhammedîyye’dir. Zât ve hakikat birdir. Eserin esası budur.”

Hüseyin Vassaf Efendi’nin sorduğu bir soru üzerine şeyhinin verdiği cevaptır:

“Salâtın beş vakte tahsis kılınmasını ehl-i keşf ve muhakkıkîn şol vech ile keşif buyurmuşlardır ki: Vücûd-ı insanda beş aded kuvâ-yı muazzama vardır. Bunlar; tabiat-ı sâfile, nefs-i emmâre, kalb-i müdnis, ruh-ı câhil, sırru’l mâil ilâ mâsivallâh’dır. İnsanın zindeliği, bu beş kuvânın terbiyesiyledir. Ne vakit bunlardan birine halel gelse sâir mecmu-ı kuvâya halel gelip vücudun telefine bâdi olur ve insanın Hakk’a kurbiyyeti bu beş kuvânın ıslahıyladır. Zirâ muktezâ-yı hikmet-i enfüsiye bu beş kuvânın üzerine devreyler.

İnsanın salât ile me’mur olması ancak kuvâ-yı muazzama-i mezkûrenin ıslahıyla Hakk’a kurbiyyet tahsil etmek içindir. Bu ecilden her bir kuvâ için münâsibi üzere birer vakt-i muayyen tahsis kılındı.

Salât-ı subh, sırrın hazzıdır. Zirâ sâir kuvâya nisbet ile sırr-ı gaybidir.

Salât-ı zuhr, ruhun hazzıdır. Zirâ zuhr, vakt-i zuhur-ı tâmdır.

Salât-ı asr, kalbin hazzıdır. Zirâ salât-ı vustadır.

Salât-ı mağrib, nefsin hazzıdır. Zirâ vakt-i nûr-ı şemsin vakt-i gurubudur.

Salât-ı ışâ, tabiâtın hazzıdır. Zirâ vakt-i menamdır.

Ma’lum oldu ki insanın Hakk’a kurbiyeti kuvâ-yı hamse-i mezkûrenin ıslahıyla ve bunların ıslahı salât-ı hamsenin edasıyla imiş.

63. mektupta Vassaf Efendi’nin yazmış olduğu bir rüyayı tabir eder:

“Görmüş olduğunuz rüyalarınızdan kesilmiş ve yüzülmüş koyun ve sığır etleri suret-i hayvânîden soyunmaktır.” der ve Niyâzi Mısrî’ye ait bir şiir ekler.

“Ferhâd bugün ben oldum

Varlık dağını deldim

Şirin’ime varmaya

Her cânibim yol oldu”

5 Nisan 1911 tarihli mektup Şeyh Şuayb Şerefeddin Efendi’nin son mektubudur.  Ondan sonra rahatsızlanır ve 26 Nisan 1911 tarihinde de “ircii” emrine teslim olur ve dâr-ı bekâya hicret eder. Yazdıkları son mektup 63. Mektuplarıdır. Vassaf Efendi, şeyhinin irtihaliyle perişan olur. 

“Âh benim mahrem-i gaybi’l-guyub olan mürşidim!  Âh benim âşinâ-yı bahr-ı aşk olan şeyhim! Âh benim andelib-i gülistân-ı lâ mekân olan azizim. Âh benim bülbül-i guyâ-yı esrâr-ı hakikat, rehnümâ-yı kerimü’l fıtratım. Âh benim mecmua-i esrâr-ı hikmet efendim! Senin murg-ı ruhun lâne-i sâz-ı gül-şen-i tevhid oldu. Fakat kulun bâb-ı ihsânında kıtmirin ılan Vassaf’ın iftirâkın ile nâlândır. Âh beşeriyet âh! Ağlamak başımı taştan taşa vurmak istiyorum. Mecnûn gibi dağlara çıkayım. Âh feryâdımla cemâdâtı bile bizâr edeyim istiyorum. Âh şeyhim, âh!”

“Azizimden cüdayım nâle-kârım pek hazinim âh.”

Kemâl-i lütfuna mâzhar idim ez cân u dil bi’llâh

Gelince gurbet eyyâm harâb-ender harâb oldum

Bana imdât-res ol lutf eyle yâ Hazret-i Allâh”

Hüseyin Vassaf Efendi, şeyhinin yazdığı mektupları bir araya toplayarak “Müraselât” ismi ile kitap halinde yayınlar.

Yazıyı Şeyh Şuayb, Şerefeddin Gülşenî Hazretleri’nin, Vassaf Efendi’ye bir mektubunda yazmış olduğu dua ile bitirelim.

“Ya Rabbi! Her sözümüzde ve işimizde bizi hatadan muhafaza eyle. Her zaman ve hâlde bizi razı olduğun işlerde muvaffak eyle. Efendimiz Hz. Muhammed’e ve onun ehl-i beytine ve ashâbına da salât ve selâm olsun.”

Şerefeddin Efendi’nin, Hüseyin Vassaf Efendi’nin aziz ruhları şâd olsun. Allah yollarından yürümeyi nasip ve müyesser eylesin. Himmetleri üzerimize olsun.

Nursema Maraşî

Kaynakça:

Müraselât, Hüseyin Vassaf

Gül Bahçesinden mektuplar: Hüseyin Vassaf, Mehmet Akkuş

Sefine-i Evliya: Hüseyin Vassaf

  

Yayın Tarihi: 04 Mart 2022 Cuma 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26