banner17

Gökyüzüne merdiven dayayan Aziz

Zeki Bulduk, Nikos Kazancakis'ten tanıdığımız Aziz Françesko'yu kaleme aldı..

Gökyüzüne merdiven dayayan Aziz

Françesko, kardeşim!

Allah'ın Garibi, Nikos KazancakisNe uzun yoldu değil mi sende ayak, kemik bırakmayan?. Hem o yolu ayakları olanlar değil kalbine ayak takanlar yürüyebilirlerdi değil mi?!

Mabedi kalplerde inşa etmek için

Sen o gün, hani güneş kavuruyordu Aisisi sokaklarını ve babanın karşısına çıkmıştın. O, “üzerindeki çul çaput da benim malım, sen de benim malımsın!” diye bas bas bağırıyordu meydanda, tüm insanların önünde. Hiç tereddüt etmedin; usul usul çıkardın üzerindekileri; gömlek, pantolon, fanila, iç donu… Ve dünyayı sıyırıp attın üzerinden! Üryan geldim, üryan giderim dercesine… “Canımın sahibi sen değilsin ve ben canımın sahibine hizmet etmek için varım!” deyip düşmüştün o yola.

Geride; Aisisi’nin en zengin insanı olmak, Clara’ya olan şehvetli aşkın, arzuların, gençliğin, gözü yaşlı anacığın, her gece senden pay koparıp demlenen kopuk arkadaşların… Yani, dünya nimetleri kaldı. Sen yüzünü de gönlünün kıblesini de yıkık bir manastıra doğru çevirdin. Manastırı, ama İsa’nın mabedini yeniden yapacaktın.

Çünkü biri vazgeçmeliydi dünyadan!

Çünkü papa hazretleri altın işlemeli libaslar giyerken köylülerin haracını kesen şövalyelere kimse gık demiyordu.

Çünkü şehrin en zengini baban parayla üstünü örtecek kadar zengindi ama sokak dilencilerini kovalayacak kadar fakir bir kalbi vardı.

Çünkü, Clara’nın peşini delikanlılar bırakmıyorlardı; birileri terk etmeliydi alışkanlıklarını. Birileri dünyanın üzerine çöken hastalıklı iklimle savaşmalı, fakirlik neden durup durup vuruyor fakirlere; çaresine bakmalıydı.

Aziz Françesko minyatürüÇünkü, dua artık geçer akçe değildi ve din adamları İsa ile korkutup insanları hem canlarını alıyorlar Haçlı seferlerinde, hem de mallarını, ırzlarını alıyorlardı din adına savaşa giden fakirlerin ellerinden. Allah korkusu ve İsa sevgisi olanlar savaşlarda telef olurlarken, geride kalanlar ise kiliseyi bir kurt gibi oyuyorlar, inancın kubbesini yerle bir ediyorlardı. O kubbenin altında masumlar kalmasın için birileri dünya elbiselerinden, arzularından, bağlılıklarından kopup; gökyüzünden uzatılan ipe sarılmalı ve kurmalıydı hem kendini, hem de mabedi yeni baştan.

Hani bir gün kayanın üzerine oturmuş ve ağlıyordun. Bense: “Neden ağlıyorsun Françesko kardeş?” diye sormuştum. Sen, gözlerin yaşlı: “Dindarlık bir kayanın üzerine tıpkı benim gibi oturur ve yaşayamadığı arzularına ağlarmış kardeşim,” demiş ve utançla başını eğip kaçmıştın yanımdan.

Kız kardeşlerin; hastalık ve fakirlik

Evet, senin içinde boğuşuyordu iyilikle kötülük. Sen bir aziz değildin; bir şarlatan asla değildin. Tırnak uçlarından saç diplerine varana kadar insandın ve içinde uluyan nefsini öldürmemiştin. Belki de en güzel tarafın buydu: Arzuların vardı fakat arzularına yenilmiyor, sürekli savaşıyordun. Buydu senin büyüklüğün. Sorularını öldürmüyordun mesela. Allaha dair, İsa efendimize dair, şeytana ve meleklere dair soruların vardı. Fakirlik ve hastalıkla ilgili soruların vardı. Bu yüzden fakirlik ve hastalık senin kız kardeşlerindi. Onları o kadar yakınında tutuyordun ki şeytan seni onlarla boğmak için uğraşsa da; gücünü hastalıkla savaşmaktan, fakirliğe çare aramaktan alıyordun. Onlarla savaşa savaşa onları sevmeyi öğrenmiştin. Ruhunu tedavi etmek için sürekli savaştığın bu iki kız kardeşinin kapısını çalıyordun. Aziz Françesko efsanesi Ressam: Giotto

Fakirlik yakanı bırakmıyor, hastalık kapının önünde duruyordu. Aisisi sokaklarında o kış günlerinde çıplak ayaklarınla taş zemine bir kuş gibi ürkek basarken hastalık nefesini ele geçirdiği halde pes etmiyor, yürüyordun… Bu yüzden hastalık bile senden korktu. Öyle bir gün geldi ki fakirlik seni yoksul bırakacağına zengin kıldı. Papa da baban da şövalyeler de sendeki gücün binde birine sahip değillerdi. Onca varlıklarına, onca adamlarına ve itibarlarına rağmen; senin müşfik iki sözün onların tüm sırça saraylarını yerle bir etti: “İsa yardımınız bekliyor kardeşlerim!” Evet, sen İsa’yı tanrı’nın oğlu olmaktan çıkartmış, bir insan, bir peygamber olarak karşılarına dikmiştin. Bu durumda tüm yalanları ortaya çıkmış; İsa’nın, tanrının oğlu İsa’nın arkasına saklanamaz olmuşlardı. İsa kimsenin yerine ölmeyecekti bir daha; kimse kimsenin günahına kefaret olamazdı! Bu gerçeği anladıkları gün yaptıkları cürümler boyunlarına, tıpkı senin beline kemer niyetine sardığın urgan gibi dolandı!

Françesko, kardeşim!

Hani bir gün dağa tırmanıyorduk. Neden zirveye doğru koştuğunu söylememiştin. Sanki şeytan peşinden geliyormuş gibi tırmanıyordun. Bitkindin ama yine de o dağa çıkmak için kanatları kırık bir kuşun azmiyle, yavrularına ulaşmak için didinen o kuşun kalbiyle ileriye atılmıştın. Bense çok geride kalmıştım. Çünkü benim midem senin bir ayda öğüttüğünü bir öğünde öğüten cinstendi ve gözlerim güzellere, tenim sıcak sobalı evlere doğru kayıp gidiyordu. Nice zaman sonra sana yetişmiştim. Yüzünde, bedeninde yorgunluğun izi yoktu ve zirveye o kadar yaklaştığın halde durmuştun. Canım çıkmıştı. Senin gibi bir kaçık evliyanın peşi sıra gittiğim için kendimi lanetliyordum ama bir taraftan da içimi okuyacağını düşünerek utanıyor, peşini bırakamıyordum: “Neden durdun Françesko kardeş?” diyebildim, ciğerlerim patlayacaktı neredeyse…

Eşeği yormak ya da yormamak…

Ne kadar sakindi sesin. Sanki onca yolu, o kış kıyamette, göbeğimize kadar kara battığımız halde, ne kadar duru ve sıcaktı sesin: “Eşeği de epey yorduk değil mi Leo kardeş?!” Anlayamamıştım. Çünkü benim beynim ekmek, para, sıcak ev ve kadınlara dair kelimelerle doluydu. Senin; fakirlik, göklerdeki krallık, kiliseyi inşa etmek, insanların kalbinde tanrıya ait bir kale yapmak, hastalığın insanı diriltmesi fikri gibi uçuk kaçık, ayakları dünyaya değil hayal diyarlarına doğru koşan kelimelerine alışmak istemiyordu. Dedim ya; senin yanında durma sebebim karnımın doymasıydı. Ve belki biraz da senin gençliğine, toyluğuna, yalnızlığına acıdığım için ayrılamıyordum yanından. Eşek ben miydim? “Leo kardeş, beden ruhumuzu taşıyan eşektir. Ona eziyet etmemek gerek!” Bu sözler senin ağzından çıkmış olamazdı! Ne büyük nimet! Demek ki artık sen de yola geldin?! diye için için sevinmeye başlamıştım. Öyle ya, diğer insanlar gibi bedeninin sesine kulak verecek; yiyecek, içecek, evlenecek, güzel elbiseler giyecek ve tanrının yapması gerekeni tanrıya bırakacak; ayakları yere basan bir insan olacaktın!

Hayır, ben, yoldaşın dünyaya meyilli olmaktan öte dünyaya zincirlerle bağlı olan bu sefil dilenci seni yine anlamamıştım…

Aziz Françesko tasviri

Sen, meczupların pîri, fakirlerin duası, zenginlerin ve günahkarların korkusu, hatta Selahaddin Eyyubi’nin “keşke Hristiyanlar senin gibi bilselerdi Hz İsa’yı ve Allah’ı” deyip düşmanının dahi kalbini kazanan , kuşlarla konuşan, mandolin bırakıp gönlünü bir çalgı edip kanatana kadar ahenkli ezgiler çıkartan çocuk aziz! Sana mı kalmıştı İsa’nın mirasını korumak? “Efendimiz göklerde ağlıyor; çünkü onun evi yıkılırken Hristiyanlar tanrıyı da İsa’yı da unuttular. Zevklerinin kurbanı oldular!” diye vaveyla koparman niyeydi? Hem Clara denli güzel bir kızın gönlünü kazanarak tanrıyı razı edemez miydin?

Durmadın, üzerine toprak rengi abanı giyip yollara düştün ya… Ne güzel savaştın kendinle ve dünyayla. Ne güzel barıştın kendinle ve İsa Efendimizle. Helal olsun sana!



Zeki Bulduk, dünyadan göçüp giden ten miydi can mıydı, bilemedi

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2011, 20:57
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
tuğba
tuğba - 8 yıl Önce

gerçekten çok güzel bi kitaptı Allah'ın garibi. Sizcde çok güzel anlatmışsınız, ellerinize sağlık.

Abraham Twin
Abraham Twin - 8 yıl Önce

Kitaptaki en gerçek adama- Bradır Leo'ya- selam eder gözlerinden öperim.

banner8

banner19

banner20