banner17

Gökkuşağı'na geç kalmış bir ağıt!

Aykut Ertuğrul, ‘Ankara’nın İstanbul’a savurduğu esaslı bir nanik’ olup geçmişte kalan Gökkuşağı Çayocağını yazdı..

Gökkuşağı'na geç kalmış bir ağıt!

 

Geçenlerde Suavi Kemal Yazgıç’ın Bülent Akyürek yazısını okurken şaşırmadım desem yalan olur. Yolu Ankara’dan geçen ne kadar güzel adam varsa Gökkuşağı’ndan da geçmiş diye tekrar ettim bir kere daha kendi kendime. Unutulmasın diye değil, biliyorum ki unutulmayacak; beceremeyeceğimi bile bile bir teşekkür de ben etmek istediğimden kaleme alındı bu yazı.Bülent Akyürek Gökkuşağı'nda

Söz konusu Gökkuşağı Çay Ocağı olunca ne söylesem eksik kalacak, esasen ben kendisine en son söz düşecek insanlardanım. Çünkü biz Gökkuşağı’nın son demlerine yetişebildik; kendimizi orada asla misafir saymasak da o atmosferin kurucusu, oranın gerçek sahibi Bülent Abi, Mustafa Abi ve Kaya Abi’ydi. Bülent Akyürek’i hepiniz biliyorsunuz zaten. Mustafa ve Kaya Abi’yi ise Gökkuşağı’na yolu düşenler hemen hatırlayacaktır.

Gökkuşağı tekinsizdi, Ankara’nın İstanbul’a savurduğu esaslı bir tehditti

Ben oradayken kaç kişiydik bilmiyorum, birbirimizi bir görüşte tanırdık; ekseriyetle köşe başlarına tünemiş halde bir elinde sigara, önünde çay, diğer elinde kitap, yanında Birleşik (Kitapevi) poşeti oturan ürkütücü tiplerdi Gökkuşağı müdavimleri. Gülerken de ürkütücü, susarken de, konuşurken de. Ürkütücülükleri zalimliklerinden değil zalimliğe ve şehre düşmanlıklarından geliyordu elbette. Cioranvari keskin ve acımtrak mizah duygularından bir de.

Gökkuşağı tekinsizdi, Ankara’nın İstanbul’a savurduğu esaslı bir tehditti. (Aslına bakarsanız daha çok nanik!) Orada tek sayılık dergiler çıkarılıyor, Gökkuşağı Çay Ocağı sakinlerinden başka kimsenin okumasına müsaade edilmiyordu. İşyerinde, evde, Kızılay’da hatta camide -sebebini az sonra anlatacağım- bunalan adamlar bu mağaramsı, kötü ışıklandırmalı mekânda ferahlıyorlardı.

İşsiz güçsüzdüm o vakitler, aramızda kalsın biraz da kaçaktım. Yedi ay boyunca iş bulup çalışmam gerekirken sabah ezanını duyana kadar kitap okur, öğleden sonra Keçiören’den otobüse binip Kızılay tüp geçitteki durakta iner, param varsa bir iki simit alıp etrafıma bakmadan Gökkuşağı’ndaki Gökkuşağı Çay Ocağımağaramıza yönelirdim. Ne yeraltındaydı tam olarak ne de yerin üstü sayılırdı bu mekân. Müdavimleri gibi. Onlar ne Fransız varoluşçuluğuna yahut nihilizme yakışır yer altı karakterlerine ne de şehirli, modern bireylere benziyorlardı.

Diğer yandan Gökkuşağı yere paralel de sayılmazdı, öyle olsaydı ordan bakınca olayların, edebiyat, sanat, siyaset ortamlarındaki herhangi bir vakanın içyüzü bunca net görünebilir miydi? Eğer özellikle edebiyatçılarda sık rastlanan gülünçleşmek belasından kurtulabildiysem (eğer diyorum) Anadolu’nun bir yerlerinde başka Gökkuşağı Çay Ocakları olduğuna olan inancım ve korkumdandır. Çünkü gülünçleşmek kötüdür. İşte o zaman Flaubert’in dediği gibi, “acınası bir yetenek gelişti zihnimde; aptallığı görmek ve tahammül edememek ona!”

Ankara’nın göbeğinde bir Dostoyevski kahramanı

Gökkuşağı garipti doğrusu. Kızılay’ın göbeğinde, normal (!) insanların da gelip gittiği bir mekâna bağırarak, uzun saçlarını savurarak giren bir Dostoyevski kahramanı düşünebiliyor musunuz? Mustafa Abi Amerika’nın ikinci kez Irak’a girdiği malum işgal günlerinde Gökkuşağı’na “Rüya gören var mı rüya? Bize sahih rüya gören adamlar lazım!” diye girerdi mesela. Yanlış hatırlamıyorsam SSK İş Hanı’ndaki mescidin cemaatiyle camide ne konuşulup konuşulmayacağı ile ilgili yaptığı sert tartışmanın (‘camide konuşmayıp da nerede konuşacağız, ne geldiyse başımıza camilerde sustuğumuzdan geldi’ diyordu) hararetinin izleri gözlerinden silinmemişti daha.

Bülent Abi’nin, Mustafa Abi’nin, Kaya Abi’nin, taşla Amerikan helikopterini düşüren ihtiyar karşısındaki heyecanlarını size hangi sözlerle anlatabilirim ki? Amerikalıların tüm Türkiye’yi işgal etseler bile Gökkuşağı’na giremeyeceklerine dair kesin, su götürmez inancımızı… Bunlar yalnızca Gökkuşağı’nda anlatılabilir ve anlaşılabilir vakalar;Nazir Akalın - Mehmet Aycı - Y. Turan Günaydın - İsmail Kasap Gökkuşağı'nda

Kaya Abi’nin, yanındaki masada bağıra bağıra tartışan, bol keseden atan gençlerden rahatsız olunca elindeki Guenon kitabını bir kenara bırakıp, “Gençler hakikatin sizin bağırmanıza ihtiyacı yok” deyişi,

Bülent Abi’nin on onbeş kişiden oluşan sohbet halkasının tam ortasında tebessüm ve tevazuyla oturup meselenin bam teline dokunan yorumlar yapışı, gözümüzün içine içine bakarak “yazdıklarınız, uğruna kesilen ağaca değsin” deyişi, sonra aniden “patlat bir Cioran be Kaya” diye aşka gelişi,

Kaya Abi’nin sanki onu bekliyormuş gibi tek nefes dahi durmadan, nazlanmadan “En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar” deyip düşünceye dalışı,

Namaz vakti hep beraber ayaklanıp mescide gidişler, çay, simit, Kuşeyri Risalesi…

Ne özetlenecek ne anlaşılacak gibi, bu yazı için kendime verdiğim üç klişe hakkından ilkini kullanıyorum: Anlatılmaz yaşanır!

Beş bin bardak çay içimi Gökkuşağı mesaisi

İdrak edebilmek için, Bülent Abi’nin deyişiyle en az beş bin bardak çay içimi Gökkuşağı mesaisi, Gog, Papalagi, Cioran, Arabî, Dostoyevski, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Guenon, Karakoç,  Kierkegaard, Bülent Akyürek ve İbrahim Çolak İhtiyar'daKuşeyri, Gazali, Schuon vs. okumaları ve sohbeti gerekiyor. Bakmayın siz onun artık roman yazmayacağım diyerek romanlarını öksüz bırakmasına; Yağmur Getiren Fırtına’nın, Zamanın Efendisi’nin tadına bakmak da…

Gökkuşağı Çay Ocağı, Sakarya’nın mirasını İhtiyar’a devrederek kapandı. Ben Ankara’da ol-a-madığım için şimdi İhtiyar’daki meclise imrenerek bakıyorum, “acaba Gökkuşağı’nın havasını bulabilir miyim orada” diye merak etmiyor da değilim. Bülent Akyürek, Ebubekir Kurban, İbrahim Çolak, Mehmet Fatih Kutan gibi bulunduğu yeri güzelleştiren adamlar oradayken her halükarda İhtiyar sağlam bir “mekan”dır ama benim gibi nostalji tutkunları kolay kolay ikna olmaz.

Sözü yeterince uzattım, dediğim gibi bu işin ehli ben değilim, anlatması gereken de. Ben yalnızca unutmamakla mesulüm. Bir de düşünüp düşünüp dertlenmekle. Kalan iki klişe hakkımı sonraki yazılara devrederek bitirmek en iyisi. Borges olsa tam burada şuna benzer bir şey söylerdi; Anlattıklarımın ne kadarını bizzat yaşadım, ne kadarını uydurdum emin değilim ama hepsi katıksız gerçeklerdi.

 

Aykut Ertuğrul yazdı

 

Yusuf Turan Günaydın’ın “Gökkuşağı”nı buradan,

Mehmet Aycı’nın “Gökkuşağı”’nı buradan,

ve M. Fatih Kutan’ın “İhtiyar”ını şuradan okuyabilirsiniz.

Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2012, 12:11
YORUM EKLE
YORUMLAR
ahmet şevki şakalar
ahmet şevki şakalar - 7 yıl Önce

ankara'nın kitapçıları ve sakarya çavevinin koyu sohbetlerinden başka akılda neyi kalır ki? İsmail Kasap'a ve Yusuf Turan Günaydın gibi güzel adamlara selam olsun Bursa'dan...

banner19

banner13

banner20