Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilci: Lev Nikolayeviç Tolstoy

Araştırmacılara göre Anna Karenina romanında Lev Tolstoy’un hayat öyküsünden alınmış birçok olay ve kişi bulunmaktadır. Romandaki Levin’in bizat Tolstoy olduğu da iddia edilir.

Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilci: Lev Nikolayeviç Tolstoy

19. yüzyılda tüm toplumları etkisi altına alan Batılılaşma; Rusya’da da etkisini gösterdi. Felsefi bir gelenekten gelmese de Rus düşünürler, özellikle ontolojik normlarla çatışma gösteren bir dikte sonucu, hayatın anlamını daha fazla sorgular oldular. Rus edebiyatında; Dostoyevski-Tolstoy tartışmasının hâlâ devam etmesi de bu sebeptendir.

İki yazar da kurumsal din kimliğini tartışırken, -kendi dillerinde vurguladıkları şekliyle- Tanrı’yı inkâr etmezler.  Tanrı’nın kuralları yanında toplumsal normları tartışırlar. Kanun mu ahlak mı meselesi tam da burada devreye girer. Tolstoy aforoz edilip dinden çıkartılmasına rağmen, Tanrı’ya olan inancından hiçbir nokta feda etmez. Onların meselesi tam anlamıyla; Tanrı’nın topluma din kurumları aracılığıyla yansıyan, hatta yansıtılan gibi olmadığı, Onun kilise yaptırımlarının çok üzerinde olduğu meselesidir.

Ne enteresandır ki; Rus edebiyatı Batılılaşma sürecini yaşarken, modernleşmenin kendilerine zorladığı din çatışmasını- ki mesele orada din değil; imandır, bunu reddederek kendi sorgulamalarını yaparlar ve daha sonrasında onların bu dönemi Zolotoy Vek -Altın Çağ- olarak adlandırılır. Gogol ile başlayıp Dostoyevski ile biten bu 60 yıllık süreç; G. Steiner’e göre Batı edebiyatı tarihinde yaşanılmış üç büyük patlamanın-sıçramanın sonuncusu. Cambridge Üniversitesi’nde dersler de veren Steiner; Batı zihninin şiirsel bir sezgiyle karanlığın içine daldığı üç sıçramadan bahseder. İlki Yunan tragedyası; ikincisi Shakespeare çağı ve üçüncüsü bugün dahi insan doğasını aydınlatan büyük eserlerin o dönemlerin ürünü olduğunu vurguladığı Rus romanı.

Tolstoy mu Dostoyevski mi?

Rus romanında da günümüze değin uzanan ve bitmeyeceği aşikâr olan bir tartışmadır Dostoyevski mi; Tolstoy mu tartışması. Platoncu yahut Aristotelesçi olmak; Homeros yahut Shakespeare arasında bir tercih yapmak gibi bir noktada olan bu seçim içinde benzer ontolojik yakınlıklar barındırırken aslında psikolojik olarak uzaklık içerir. Okuyucuların ister istemez taraf olduğu bu seçimin dibinde yatan tam da bu psikolojik temeldir. “Bir insana Tolstoy’u mu Dostoyevski’yi mi tercih ettiğini sorun, yüreğindeki sırrı tanırsınız.” Cümlesinin, Georges Steiner’ın Tolstoy mu Dostoyevski mi ismiyle yayımladığı eleştiri denemesinin kapak üzerinde slogan olarak durması bahsedilen psikolojik zeminden kaynaklı olsa gerek. Felsefenin soyut biçimde sorduğu büyük soruları edebi tarzda canlandıran bu iki büyük usta içinde, E. M. Forster ‘a göre “Tolstoy’la boy ölçüşebilecek bir İngiliz roman yazarı yoktur.”  yorumuyla bir tarafı seçer görünür.

Anna Karenina’nın yazarı gibi insanlar, toplumun öğretmenleridir, biz ise sadece onların öğrencileriyiz.” diyen Dostoyevski’nin ölüm haberini aldıktan sonra Tolstoy, Rus düşünür ve edebiyat eleştirmeni Nikolay Strahov’a yolladığı mektupta da şöyle yazar: “Onu bir kez olsun görmedim ve onunla hiç konuşmadım ama şimdi ölünce, birden anladım ki, Dostoyevski bana en yakın, en kıymetli, en gerekli insanmış…”

O halde iki büyük usta birbirinden ayrılmaz ve kopmaz bir biçimde kenetlenmiş, birbirlerini besleyen iki damar.

Lev Nikolayeviç Tolstoy

Soylu bir ailenin çocuğu olarak, Moskova’nın güneyinde bir köyde doğan Tolstoy; iki yaşında prenses olan annesini ve dokuz yaşında da kont olan babasını kaybeder. Bu acı onda kafa karışıklığına; inançları sorgulamasına neden olur. 1841’de Kazan Lisesi’ne girdiğinde onu yetiştiren ve tüm kişiliğinde etki sahibi olan teyzeleri gibi sevgi doluydu... “Delikanlılık Çölü” dediği bu yıllarda; iç bunalımları, inanç çıkmazları yoğunlaşır.

“Bir şey düşünmüyorum artık, bir şey düşündüğümü düşünmüyordum.” Tüm bu çalkantılar içerisinde oradan oraya savrulan Tolstoy; nihilizmi dener. Edebi hayatını da çevreleyen tüm bu bunalımlar, arayışlar, inançlar bu dönemde baskın hale gelir. 1847 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu hastaneye yatar ve aynı odada bulunan Budacı bir Lama Rahibi onun din hakkındaki düşüncelerinde etkiler bırakmıştır. Ontolojik zemindeki bu arayışları ve çalkantıları; onun hayatında bir düzene kavuşmasını da zorlaştırır. Sivastopol Savaşına dahil olmuş, Türklere karşı savaşmış, ardından askerliğin kendisine göre olmadığını anlayıp edebiyata yönelmiştir.

Yaptığı Avrupa yolculukları sırasında şahit oldukları onda; zamanın geçmesinin uygarlıkların ilerlemesi için yeterli olmadığının ispatı olmuştur. Tekrar bir Avrupa turuna çıkan Tolstoy’un bu seyahat sırasında kardeşi Nikolay’ı kollarında kaybetmesi onun “İyiye ve her şeye” olan inancını sarsar. Tanrı’yı ve sanatı da yadsımasına neden olur.  Tolstoy köyüne, Yasyana’ya döner. Burada toprak işleri ve edebiyat çevresi arasında geçip giden hayatında en önemli dönüm noktası daha sonra evlendiği eşi Sofya Andreyevna’ya âşık olmasıdır. Bu dönemde eşi Sofya sadece ev hayatında değil edebiyat hayatında da ona çok destek olmuştur. Kendisi de ufak hikâyeler yazan Kontes Tolstoy eşinin yazılarına yardımcı olmuş, gerektiğinde eserlerini temize çekmiştir.

Kendi hayatının içerisinde kaybolmuş

Hayatında var olan bu düzen, Tolstoy’un halka ve eğitime zaman ayırabilmesine olanak tanımıştır. Tolstoy bu dönemde eserlerini rahatça ortaya çıkarmasını, yaşamını düzene sokabilmiş olmasını, aile hayatının onun karmaşık düşüncelerden arındırmış olmasına bağlamaktadır. Bu dönemde Tanrı, ahlak, toplum problemlerinden uzak kendi hayatının içerisinde kaybolmuş bir durumdadır. Bu durumda ona son derece özgür bir düşüncenin kapılarını açar. Bu düzen ve karmaşık düşüncelerden uzaklık Tolstoy’a geçmiş buhranlarını sadece bir süre unutturabilmiştir. İnanç karmaşası, toplum sorunları tekrardan gün yüzüne çıkar. Bu süreçte eşi Sofya ile de ayrı düşer. Tolstoy’un dine olan sorgulamaları karısı için bir hastalık gibidir. Ve onun da bir an önce geçmesini umar. Evinde onu anlayan kızları dışında kimse yoktur. Oğullarına göre düşünceleri anlamsızdır.

Bu dönemde “Dogmatik Tanrı Bilinci”, “İnancım Nedir? Ne Yapmalıyız?”, “Karanlığın Gücü” gibi sansürlenen, karşıt seslerin yükselmesine neden olan eserlerini yazmıştır. “Kroyçer Sonat”, “İvan İlyiç’in Ölümü” ve “Diriliş” adlı eserleri de bu dönemin ürünleridir. “Diriliş” adlı eserinde var olan bir vaftiz ayini anlatımı onun kilise tarafından aforoz edilmesine yol açmıştır. Bu durum Tolstoy için bir sıkıntı oluşturmamıştır. Çünkü o, kilisenin tekelinde bulunan Hıristiyanlığın İsa’nın öğretilerinden uzak olduğunu öne sürmektedir.

1882’den beri tasarladığı “Sanat Nedir?” adlı eseri de bu dönemin ürünlerindendir. Bu eser toplumun bozulmuşluğuna mizahî bir eleştiri olarak görülebilir. Tolstoy toplum ve din görüşlerinin etrafında bir sanat tanımı yapmaktadır. Bir yapıtın sanat değeri, ancak sanatçının ruhunu toplumla buluşturabilmesi yoluyla ortaya çıkar demektedir. Tanrı ve insan sevgisini halka ulaştıran sanat ise en yüce sanattır. Tolstoy’a göre sanatın asıl amacı, Ahlâkî mükemmelliktir. Kişiyi Ahlâkî olarak eğiten topluma yön veren sanat yücedir.

Tolstoy, bunalım ve sorgulamalar üzerine yaşadığı hayatının bu son dönemlerinde evinde ve ailesinin içinde kendisini sürekli olarak yalnız hissetmiştir. 1910 yılında 28 Ekim gecesi basit kıyafetler, not defteri ve kalem gibi basit ihtiyaçlarını da yanına alarak sessizce evinden ayrılmıştır. Trenle yaptığı bu yolculukta alt düzey vagonlarda tanınmadan yolculuk yapmaya çalışmıştır. Gidiş yönünün Balkanlar ve Sırbistan olduğu da yaptığı yolculuktan anlaşılmaktadır. 1910 yılında 7 Kasım gecesi sınıra geldiğinde geçişine izin verilmez. Bu sırada rahatsızlığı artmıştır ve istasyon şefinin çalışma odasında hayatını kaybetmiştir. Ölümünün duyulması üzerine sevenleri ve ailesinin katılımıyla geniş bir cenaze töreni yapılmıştır. Kilisenin eli altında olmayan tüm halka açık bu cenaze töreni sonrası Tolstoy, Yasyana Polyana’da kendi istediği yere kendi istediği şekilde, kilise töreni olmadan defnedilmiştir.

İtiraflar ve Tolstoy

Tolstoy’un ontolojik arayışını en derin noktalarına kadar yazdığı, otobiyografik eseri “İtiraflar”. Gündelik hayata dair olmaktan ziyade, kafasının, zihninin, gönlünün itirafları. Hayatındaki kırılışların, keskin virajların itirafları. “Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı’ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı’yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu...”

Hayatında kat ettiği yolun izlerini bu itiraflar ışığında takip etmek, zihin işleyişi, düşünce akışı itibariyle çok çok önemli. Bizleri, okuyucu olarak Tolstoy’da çeken şeyi anlayabilmek insana dair olanı çözmek demek. Bu noktada eserlerini okumaktan ziyade düşünce haritasını kavramak daha yol gösterici olacaktır. Biyografisini okuduğunuzda elli yaşında intiharın eşiğine gelişi yahut evden kaçışı gibi detayları okur geçersiniz. “Bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonucunda ne olacak? Hayatının tamamının sonucunda ne olacak?” sorgulaması eşliğinde “İtiraflar”da okuduğunuzda dehanın yaşadığı buhranı ve ona bu muazzam eserleri yazdıran zihnini kavramak mümkün olur.

Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmesi, onu temeli sağlam bir aile ortamında yetişmekten uzağa itmesi, ileriki yaşlarında kardeşinin de kollarında ölümüne tanıklık etmesi, inancın ne olduğunu hep sorgulamasına zemin sağladı. “Hıristiyanlığın Ortodoks Mezhebine göre vaftiz edildim ve o doğrultuda eğitildim. Çocukluk ve gençlik yıllarımda bu şekilde eğitim gördüm, fakat üniversiteyi ikinci sınıfta bıraktığımda hiçbir şeye inanmıyordum.” 

Tüm bu inanç karmaşası içinde denemediği yol, yangınına aramadığı çözüm kalmayan Tolstoy; nihilizmi denediği sıralarda başka bir derinliğini itiraf eder. “Gene de bir şeye inanıyordum. Neye? Söyleyemezdim. Tanrı’ya hâlâ inanıyordum, doğrusu hâlâ onu yadsımıyordum. Ama hangi Tanrı’ya onu bilmiyordum. İsa’yı ve öğretisini de yadsımıyordum; ama bu öğreti neydi söyleyemezdim.” Tolstoy yaşamında çeşitli kavram karmaşaları yaşar, ne yaşama ne de ölüme bir anlam verebilir. Modern dünyanın reddedilemez baskısı neticesinde çoğunluğun yaşadığı bu ontolojik arayış, bu dehalarda ortaya çıkış şekli itibariyle farklı oluyor. Kitabın inceliğini kolay okunabilirlik sanmak bu noktada yanlışa düşmek olur. Her insanın sorduğu ve cevap aradığı aynı sorular Tolstoy’da nasıl bir yönelişe sebep oluyor?

Anna Karenina: Ruhun Diyalektiği

Araştırmacılara göre romanda Lev Tolstoy’un hayat öyküsünden alınmış birçok olay ve kişiler bulunmaktadır. Romandaki Levin’in bizat Tolstoy olduğu pek çok karakterin yazarın gerçek hayattan tanıdığı kişiler ile benzeştiği şeklinde görüşler bulunmaktadır. Levin’in kardeşi Nikolay’da gerçek hayatta Lev Tolstoy’un kardeşidir. Ve gerçek hayatta da romandaki gibi Lev Tolstoy’un gözleri önünde veremden ölmüştür. Henri Troyat’ın kaleme aldığı Tolstoy biyografisinde Anna karakterinin ne denli gerçek olduğu şu şekilde dile getirilmiştir.

“Tolstoy’un Komşusu ve aynı zamanda da arkadaşı olan Bibikov, Anna Stepanovna Pirogova adlı bir kadınla yaşıyordu. Uzun boylu, geniş yüzlü bu kadın, onun metresiydi. Adam, onu pek umursamıyordu. Hatta başka biriyle evlenme planları yapıyordu. Onun bu ihanetini öğrenen Anna, sadece birkaç eşyasını alıp kaçtı. Ve ardından kendini trenlerin altına attığı haberi geldi. Ölmeden önce Bibikov’a bir de mesaj göndermişti. Özetle ‘katilim sensin’ diyordu.”

Nitekim Tolstoy; arkadaşına yazdığı bir mektupta da seçtiği projenin zorluğundan ve ilerleme kaydedemediğinden yakınmış. Dostoyevski’nin; “Bir sanat yapıtı olarak öyle bir olgunluktadır ki, içinde bulunduğumuz çağın edebiyatından hiçbir şey onunla kıyaslanamaz.” dediği “Anna Karenina”da; Tolstoy üzerindeki Fransız edebiyatı kırıntılarını hissediyoruz. Daha okul dönemlerinden başlayarak sık sık okuduğu ve her gün mutlaka bir çeviri yaptığı Fransız edebiyatı etkisi kaçınılmaz olarak yansır satır aralarından. Emma ve Anna’nın sevgisiz evlilikleri, ihanetleri, intiharları Madam Bovary’den gelen etki olarak yorumlanabilir. Kadının toplumdaki yerini sorgularken Tolstoy; Flaubert gibi kenara çekilen bir kadın çizmektense, olumsuzluklara direnç göstermeyen ve bu sırada hayatın içine karışmış bir kadın çizer. Nabokov ise “Edebiyat Dersleri”nde yaptığı geniş kapsamlı değerlendirmesinde birbirlerine benzemediği tezini sunar.

Rusya’nın ataerkil toplum yapısının Burjuva bir toplum olma yönündeki çaba karşısında yıkılışı, köylü ve derebeyi çatışması, Tolstoy’un ahlakî düşünceleri ve felsefik yaklaşımlarının çatışması ile beslenen “Anna Karenina” romanında; Anna’nın tıpkı Dimitri Karamazov gibi hırsına mağlup olması bu temel inancın sonucu olarak bulur bizi. Kiti ve Levin’e karşı Anna ile Vronski’ye olan tutumu; Tolstoy’un halkı ahlakî yönden eğitmeye çalıştığını gösterir.  İngiliz yazar Doris Lessing’e göre Tolstoy bir romancı olduğu kadar toplumsal sorunlara işaret eden bir kişilik ve ahlakçı olarak da ünlüdür. Tolstoy’un Rusya’nın ikinci çarı niteliğinde olduğunu belirten Lessing, Tolstoy’u dünyanın vicdanı olarak görür. Yazara göre Tolstoy’un ruhsal krizi geçirip tamamen dine döndükten sonra hararetli ve heyecanlı yüzünü çevresindeki insanlara kendisi gibi olmakla yükümlü olduklarını söyleyen kabadayı tavrını anlatan hikâyeler vardır. “Anna Karenina” yı inceleyen yazar şunları söyler: “Anna Karenina’nın başlangıcında ahlakçı Tolstoy ile sanatçı Tolstoy arasındaki çatışmaya dair bir ipucuyla karşılaşırız: Tanrı, İçim nefretle dolu, öcümü alacağım, dedi. Ama romanda öç veya nefret duygusundan eser yoktur; romana her şeye sevgi ve anlayışla yaklaşan bir ışığın düştüğünü görürüz.”

Dekamberistlerden Savaş ve Barış’a

Sofya Bers ile yaptığı mutlu evlilik sırasında tıpkı Anna Karenina gibi ortaya çıkan Savaş ve Barış için Çehov; “Bütün gece uyumadım ve Savaş ve Barış’ı okudum.” der. İngiliz romancısı Somerset Maugham bu kalitede ikinci bir roman yazılamayacağını söyler. Tolstoy’u 19. yüzyılın yetiştirdiği ölümsüz devlerin sonuncusu olarak gören İtalyan edebiyat eleştirmeni Giuseppe Antonia Borgese, pek az kişiye nasip olan bir manevi güçle yüklü bu üstün kişinin kaderin bahşettiği son günlerine kadar bilgi ve güzellik konusunda yüceldikçe yüceldiğini dile getirir.

Eleştirmen, Tolstoy’u ozan-peygamber olarak görür ve onun hem yazar, hem söyler, hem heykel yapar, hem de senfoni düzenler nitelikte olduğunu ve çocuklarının beşikleri yanında ninniler söyleyen analar gibi ulusları içinde, onların tatlı düşlerini dile getirdiğini söyler. Tolstoy’un “Savaş ve Barış” eserini bir şaheser olarak nitelendiren eleştirmen eserin bir hayli uzun olmasına rağmen okunurluk derecesinin akıcı ve kolay olduğunu belirtir, eserin asıl konusunun tüm insanlık olduğunu dile getirir. Alman yazar Anna Segher’s Tolstoy’un büyük eseri “Savaş ve Barış”ı hepimizin ortak varlığı olan dünya kültürünün bir parçası olarak görür.

1828 doğumlu Tolstoy, kendi doğumundan 20 yıl önceye, romanı yazdığı yıllardansa yaklaşık 60 yıl önceye gidiyor. Napolyon Bonapart’ın Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlere. 1863’te yazımına başlanmış bu romanın serüveni 5 yıl sürüyor. Bir grup devrimci olan ve 30 yıllık sürgünün ardından affedilen Dekamberistler hakkında politik bir yazı yazmak niyetiyle oturduğu masasının başında, mükemmeli yakalayabilmek için sahnenin nereden başlaması gerektiğini hesap ediyor. Bu sürgün hikâyesinin tam anlamıyla anlatılabilmesi, anlaşılabilmesi için Çar II. Nicholas’a karşı başlayan ayaklanmadan bahsedilmesinin gerekliliği ortaya çıkmış.

Biraz daha titiz düşününce bu ayaklanmayı tetikleyenin de Napolyon’un 1812’de Rusya’ya saldırması olduğu; bu sebeple bu meseleye Rusların Napolyon’un oluşturduğu tehdidi ilk öğrendikleri zamandan, 1805’den başlanması gerektiği ortaya çıkmış. Destansı bu romanın haritası bu şekilde hazırlanmış. Tolstoy’un “Dedelerimizin zamanları” diyerek kaynaklık etmeye çalıştığı o dönemler ele alındığında tarihi bir roman olarak da değerlendirilebilir. Oysa roman tekniği bakımından eleştirenlere ve roman saymayanlara Tolstoy; “Roman, bir Batı Avrupa tarzıdır. Rus yazarlar farklı yazmak zorundadır, çünkü Ruslar farklı yaşar.” diyerek hem eleştirileri göğüslemiş hem de snop duruşunu bozmamış oluyor.

İnsan Ne İle Yaşar

Bu muhteşem romanların sahibi deha; bu sefer kısa hikâyelerle; vicdanî ve ahlakî meseleleri toplumsal olaylar çerçevesinde büyüteç altına yatırıyor. Aforizmalar olarak ifade ettiğimiz cümleler karakterlerin olay örgüsünde canlanıyor.  İnsanın sevgiye olan hasreti; bir avuç toprak mı yahut hırs mı meselesi; gibi her insanın en temel sorularına işaret ediyor. Tolstoy; ölümünden sonra toplandığında 90 cilt eden eserleri ile vicdan ve ahlak tartışmaları her cephesiyle ele alıyor. Sanatın ne olduğu; din ve din kurumlarının Tanrı’nın birer yansıması olup olmadığı, varoluş sancıları, hayatın ne anlama geldiği, varlığımızın ne sebeple olduğu gibi tüm bu soruları; roman, oyun, hikâye, mektup, günce biçimlerinde okuyucusuna sunuyor. Özellikle son eseri olan “Diriliş”te kilisenin sahte ahlakına yaptığı eleştiri yüzünden aforoz edildi. Ama tüm bu teknik ve fiziki dünyaya ait meselelerin varoluşsal olanla alakalı olmadığından yola çıkarsak Tolstoy’u Tolstoy yapan kilise değil, dehası ve imanı olmuştur.

Şeyma Kısakürek Sönmezocak, Gerçekçi Edebiyatın En Büyük Temsilci: Lev Nikolayeviç Tolstoy, Kitabın Ortası dergisi, Eylül 2019, sayı 31.

Yayın Tarihi: 24 Temmuz 2020 Cuma 09:00 Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2020, 07:54
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İkbal Kaya
İkbal Kaya - 5 ay Önce

Tolstoy'un hayatı ve fikir serancamına dair çok güzel bir derleme ve değerlendirme yazısı olmuş. Teşekkür ederiz, emeğinize sağlık. Diğer yazarlara dair benzer yazılarınızı da beklemekteyiz.

banner26