Firuzanfer'in muhteşemce anlattığı rehber

Hz. Mevlana'nın o resmine bakarken ruhumda sonsuzluğa doğru akan ırmakların çağladığını ve kimsesiz gurbet gecelerinde Hak âşıklarının duaları yorgan yaparak ağladığını tasavvur ediyordum..

Firuzanfer'in muhteşemce anlattığı rehber

 

Firuzanfer'in Hz. Mevlana'nın hayatıyla ilgili yazdığı kitabı okuyordum. Kitabın bir sayfasında Hz. Pir’in bir resmini gördüm. Bir an duraksadım ve resim üzerine düşünmeye başladım.

Kalbim bir ormanda kaybolmuş ve annesini arayan yavru bir ceylan gibi koşuyor koşuyordu. Kalbim zalim avcıların okladığı bir ceylan balası gibi kanıyor kanıyordu. Mevlana deyince sular akmayı unutuyor, tutuşan ateşler sönüyordu. Kalbim onun rabıtasında okyanusları bir avuç su gibi içiyor, Hallak-ı daim olan yüce Mevla’nın izniyle her dem yeniden var oluyordu. Bir resim ki ressamını, bir nakış ki nakkaşını söylüyordu.

Neyzen Tevfik’in de şiirinde bahsettiği gibi, "Yaş elli beş, boy boyunca, imiş biraz kanbur,/ Demek ayıb değil amma edepte hayli kusûr" mısralarındaki bir tablo gözlerimin önünde canlanıyordu. Hz. Pir’in sevimli ve insanın içine huzur dolduran resmine bakarken onun nazarını üzerimde hissediyordum. O, geçmiş zamandan gelecek zamana doğru tüm çağların kalbini okumanın rahlesinden sesleniyordu insanlığa.

Resim resim olmaktan çıkıyor, göç davullarının önünde sonsuzluğa doğru yürüyen kervanların önünde bir rehber oluyorduMevlana

Hz. Mevlana'nın resmine bakarken ruhumda sonsuzluğa doğru akan ırmakların çağladığını ve kimsesiz gurbet gecelerinde Hak âşıklarının duaları yorgan yaparak ağladığını tasavvur ediyordum. Hz. Pir’in yaşadığı devirde parça parça olmuş siyasal ve sosyal birliğin karşısında insanların onun abası altına girip, her şeye rağmen ümidi kuşanıp Hak ve hakikat çemberini çevirdiklerini düşünüyordum.

Resim resim olmaktan çıkıyor, göç davullarının arkası sıra sonsuzluğa doğru yürüyen kervanların önünde bir rehber oluyordu. Selçuklu'nun parçalanan birliğine, Moğollar'ın kanattığı yürek yaralarına pansumanlar yapıyordu. Bir nevi insanları Osmanlı'ya ve onun muhteşem birliğine hazırlıyordu. Onun yeşil kubbesi bir kutup yıldızı gibi ruhumuzun semalarında yükseliyor, bizi sırat-ı müstakiym yoluna çeviriyordu.

Allah aşkından ve O’na kul olmaktan daha yüce bir payenin olamayacağını anlıyor, dünyanın sahte sancılarına gömülmüş kalbim biraz daha ferahlıyordu. Mevlana hazretlerinin yemyeşil sarığında Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyesine ittiba etmeyi kendisine temel ilke edinmiş tertemiz bir simanın çerçevelenişini seyrediyordum.

Şeyhim Borlu Ahmet Kuddusi Hazretlerinin Mevlana dergâhı önündeki yakarışları geliyordu aklıma. O gün kapılar kilitliydi ve türbedâr, “akşam oldu, açmaya izin yoktur” diyordu. Kuddusi Baba üç günlük yoldan gelmiş ve Hünkarı ziyaret edecekti. Ve onun kapsında  bir medhiye okumaya başladı: "Âriflerin sultânı,/ Dertlilerin dermânı,/ Kuddûsî'nin cânânı,/ Yâ hazret-i Mevlânâ!" Ve türbe kapısının bu yakarış üzerine birdenbire açılışının şaşkınlığı gizlenemiyordu türbedarın gözlerinde.

“Ben Kur'an'ın kulu kölesi, Hz.Muhammed'in bastığı yerin toprağıyım"

Bir hayal denizinde durmadan çırpınışım ve  hakikat âleminin kıyılarına doğru kendimi atışım  bir an olsun durdu ve zaman ve mekânın kayıtlarına tekrar girdim. Kalpteki yangını ancak pişmanlık ve aşk gözyaşlarının söndüreceğini, dünyanın öldürücü bir tuzak olduğunu anlayarak bakışlarımı yaşadığım ana çevirdim. Hz. Mevlana'nın mesajını yanlış tefsir ederek ve de araçları amaca çevirerek onun tertemiz yolunu kirletmeye çalışanlara karşı kalbim öfke ile doldu.

Hz. Mevlana her ne kadar günümüzün birçok yazarı ve pazarlamacısı tarafından bir tüketim nesnesi haline dönüştürülmeye çalışılsa da, onun verdiği mesajın netliği ve hakikat dairesindeki çizgisi, onu bu oyunların bir parçası olmaktan korumaktadır. O sultan ki "Ben Kur'an'ın kulu kölesi, Hz.Muhammed'in bastığı yerin toprağıyım" diyerek yolunun ana fikrini tüm insanlığa sunmuştur.

Allah bizi onun feyzinden nasiplendirsin.

 

Mehmet Baş yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Ekim 2012, 01:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13