banner16

Fevkaladenin de Fevkinde Bir Ses: Hafız Mevlidhan Mustafa Başkan

Uzun süre Süleymaniye Camii’nde müezzinlik yapmış bir mevlidhan, sesi ve okuyuşu ile meşhur bir şahsiyet Hafız Mustafa Başkan. Safer Efendi de kendisini 'Bir ses dinledim, fevkaladenin de fevkinde bir ses' diyerek övmüş. Dilara Yabul yazdı.

Fevkaladenin de Fevkinde Bir Ses: Hafız Mevlidhan Mustafa Başkan

Bilim ve Sanat Vakfı’nın yürüttüğü Sözlü Tarih projesi ile pek çok farklı kesimden insanın penceresinden geçmişe bakmak mümkün hâle geldi. Türkiye tarihini kitaplardan okusak da o dönemleri yaşamış insanların kendi tecrübelerinden faydalanmak muhakkak ki hem araştırmacılar için hem de meraklılar için çok faydalı. Bu proje kapsamında uzun süre Süleymaniye Camii’nde müezzinlik yapmış bir mevlidhan olan, sesi ve okuyuşu ile meşhur Hafız Mustafa Başkan ile de görüşme yapıldı. Mustafa Başkan’ı usta-çırak ilişkisi içerisinde mevlid meşkinin anlatıldığı bir film olan “Maşuk’un Nefesi”nde mevlidhan olarak görmüş ve mevlid meşki üzerine verdiği bilgilerden istifade etmiştik. Sözlü Tarih sayesinde de hayatı hakkında bilgi sahibi olduğumuz Mustafa Başkan’la ilgili bu yazıda büyük oranda bu projeden yararlandık.

Kendi ifadesi ile “görmeyen ama bir daha dünyaya gelse yine böyle gelmek isteyen” Mustafa Başkan, dört çocuklu bir ailenin ikinci büyük evladı olarak 5 Ocak 1952 tarihinde Bolu’nun Göynük ilçesindeki Kayalıdere köyünde dünyaya gelir. Sülalesinde daha önce görme engelli bir çocuk dünyaya gelmediği için görme engelli olduğunun anlaşılması ailesi için büyük bir paniğe ve üzüntüye sebep olur. Henüz üç yaşında küçük bir çocukken musikiye ilgi duymaya başlayan Mustafa Başkan, evlerindeki radyoyu dikkatli bir şekilde dinleyerek pek çok şarkı ve türkü ezberler. Evladının görme engelli olmasından dolayı çok müteessir olan babası, musikiye ve ezbere olan kabiliyetini fark ettiğinde çok heyecanlanır ve mevlid-i şerîfi ezberleyebilsin diye onu mevlidlerde camiye götürme alışkanlığı edinir. Camilerde dinleye dinleye mevlid-i şerîfin bir kısmını ezberleyen küçük Mustafa’ya ezberlediği kısımları camilerde mevlid cemiyetlerinin sonunda okutmaya başlarlar ve bu kadar küçük yaşta, üstelik görme engelli bir çocuğun böyle güzel okuyabilmesi yediden yetmişe herkesi şaşırtır.

“Elif nedir biliyor musun?”

Sesinin güzelliği ve temiz okuyuşu sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm hocalığı yapan bir akrabasının da dikkatini çeker. Aynı zamanda ilk hocası olan bu akrabası, babasına oğlunun sesinin ve okuyuşunun çok güzel olduğunu ve ona hocalık yapmak istediğini söyler. “Evvela Amme cüzünü ezberletelim, istidat görür isek hafızlığa başlatırız” diye bir teklifte de bulunur. Babasının bu teklifi yerinde bulması ile birlikte hocasıyla Kur’ân-ı Kerîm çalışmaya başlar. Kabiliyetli olduğunu gören hocası hafızlık yapmasının uygun olduğunu söyleyince beraber çalışmaya devam ederler.

Bir gün hocası “Elif nedir biliyor musun?” diye sorar küçük Mustafa’ya. O da “elif be te se” diye saymaya başlar. “Yok” der hocası, “Elif nasıl bir şeydir, onu biliyor musun?” Görmediğinden dolayı harflerin şekillerini bilmeyen Mustafa’nın yüzüne eliyle dokunarak düz bir çizgi çizer ve “İşte Elif budur” der. Bu olay hâlâ duygulanarak anlattığı, hiç unutamadığı bir anı olarak hafızasında yer eder.

9 yaşındayken “hafız efendi” oldu

Karşısına çıkan engellere, hocasının değişmesine rağmen sıkı bir çalışma ile hafızlığını bitiren Mustafa Başkan, böylelikle 9 yaşındayken “hafız efendi” olur. Geleneksel değerlerin yoğun bir şekilde yaşandığı Göynük’te o dönemlerde erkeklerin baş açık gezmesi ayıp sayılır, hele hele “hafız efendi”lerin baş açık gezmesi imkânsız addedilmektedir. Aynı şekilde hafız efendilerin diğer insanlardan daha ağırbaşlı davranması beklenmekte; kendisi de bir çocuk olsa da bir ‘hafız efendi’nin çarşıda pazarda yaramazlık yapması hoş karşılanmamaktadır. Ancak Mustafa Başkan kalabalık yerlerde kınanmak pahasına da olsa elinde düdüğü ile gezmekten, oynamaktan hiçbir zaman vazgeçmez.

“Bu çocuğun muhakkak İstanbul’a gitmesi gerek”

Bir gün köylerine İsmail Hakkı isimli maliyede memur olan bir zat gelir ve Mustafa Başkan’ı uzaktan görür. Sûretâ müeddep, nazik ve temiz yüzlü olması sebebiyle dikkatini çeker ve yanına çağırır, birkaç soru sorar. Sesinin güzel olduğunu öğrenince kendisine biraz Kur’ân okutturur ve okuyuşundan çok etkilenir. “Bu çocuğun muhakkak İstanbul’a gitmesi gerek, eğer babası göndermezse ben göndereceğim” diyerek Mustafa Başkan’ın babasını ikna etmek için yola koyulur; şükür ki ikna etmeyi başarır. Manevi değerlerin had safhada hürmet gördüğü Göynük’ten İstanbul’a geldiğinde çok zorlanır Mustafa Başkan. İlk Kur’ân-ı Kerîm kursunu açan meşhur Hasan Akkuş hocadan ders görür. Bir süre sonra tekrar memleketine dönüp orada yaşasa da devletin engelli istihdamına yönelik çıkardığı kanundan sonra 1970’te bir daha geri dönmemek üzere İstanbul’a yerleşir.

Mustafa Başkan, İstanbul’a geldiğinde ilk önce Kadıköy semtinde ikamet eder. Göynük ile kıyaslanmayacak kadar büyük ve hareketli olan bu semt, seyyar satıcıları, balıkçıları, lokantaları, dükkanları ile Mustafa Başkan’ın çok sevdiği bir yer olur. Boş vakitlerinde ahbapları ile semtin meşhur muhallebicilerinde ve çay bahçelerinde vakit geçirir. Ünlü ‘Gazinocular Kralı’ Fahrettin Arslan’ın Caddebostan’daki gazinosunun karşısındaki deniz üstündeki çay bahçesinde gazino programlarını dinlemeyi adet edinir. Bu dönemde henüz işe başlamadığından mevlidlere iştirak ederek geçimini sağlamaktadır. 70’li yılların mevlidlerinde şimdi olduğu gibi pilav vesaire ikram edilmemekteymiş; hoca efendiler, mevlidhanlar mevlid okunduktan sonra galeta, kurabiye gibi hafif şeyler yenilip 2-3 bardak çay içilir, sonra da ahali dağılırmış.

İlk görev yeri Süleymaniye Camii oldu

Bir camide görev almak ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak çalışmak için ilkokul diploması gerektiğinden Mustafa Başkan, Ankara’da bir buçuk ay yaz kurslarına katılarak diplomayı alır. Diplomayı aldıktan sonra sıra imtihanlara girmeye gelir ve onları da başarıyla tamamladıktan sonra 1976 yılında Süleymaniye Camii’nde göreve başlar. İlk görev yeri olarak Süleymaniye Camii’nde müezzinliğe başlaması pek rastlanan bir şey değildir. Çünkü normalde ve mevzuatta yazdığı hâliyle büyük camilerde görev alabilmek için evvela küçük bir camide görev almak gerekmektedir. Ancak kendisi görme engeli olması sebebiyle sadece 3 ya da daha fazla müezzinin olduğu camilerde çalışabildiğinden, ilk görevi olarak Süleymaniye Camii’nde müezzinliğe başlamıştır.

Süleymaniye Camii’nde göreve başlamak Mustafa Başkan için farklı bir deneyim olur; hem selâtin cami olması hem de devlet büyüklerinin sık sık ziyaret ettiği bir cami olması sebebiyle ona pek çok kapılar açılır. Üstelik Mustafa Başkan diğer müezzinler gibi sadece namaz vakitlerinde orada bulunmamaktadır, geceleri de orada ikamet etmektedir. Yani, Süleymaniye Camii gerçek manada onun evi hâline gelmiştir. Ancak burada kaldığı iki buçuk yıl boyunca çok rahat bir yaşantı sürememiştir çünkü Süleymaniye Camii’nin çevresi bilhassa geceleri tekinsiz olmaktadır. Caminin karşısındaki kahveye gittiğinde “Buraya her neviden adam gelir, burada kumarın hası oynanır.” diye söylerler kendisine. Üstelik o dönemde kahvehanelerde içki de içildiğinden, kumar oynarken çıkan en ufak bir sıkıntı adamların bıçaklarla birbirine saldırması ile son bulmaktadır. Geceleri de silah sesleri, “Cankurtaran yok mu?” bağırışları ve filmlerden aşina olduğumuz “Ben adamı yerim ulan!” naraları eksik olmazmış. Bu sebeple geceleri tedirgin bir şekilde uyuyan ve orada kaldığı zaman boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla rahat edemeyen Mustafa Başkan, kardeşinin evlenip caminin aşağısında ev tutması ile onların yanına yerleşir ve evlenene kadar orada ikamet eder.

Devlet erkânından pek çok kişiyle de şahsi muhabbet geliştirmiş

Hafız Mustafa Başkan, Süleymaniye Camii’nde müezzinlik yaptığı sırada camiye gidip gelen devlet erkânından pek çok kişiyle de şahsi muhabbet geliştirmiştir. Süleyman Demirel’in cuma ve bayram namazlarında Süleymaniye’ye geldiğini ancak Turgut Özal’ın vakit namazlarında da iştirak ettiğini ve Demirel’den farklı olarak Özal’la daha samimi bir ilişki kurduğunu söylemektedir. Umum içinde değil de yalnız olduklarında “Turgut Amca” diye hitap ettiği Turgut Özal, evine telefon bağlatma gibi hususi işlerde de ona yardımcı olmuştur.

Mustafa Başkan’ın o dönemlerde bir diğer yakın olduğu isim de Recep Tayyip Erdoğan. Süleymaniye Camii’nde göreve başladığı dönemde Recep Tayyip Erdoğan ile kısa sürede arkadaş olan Mustafa Başkan, İstanbul’un fethi ile alakalı bir programda Erdoğan’ın da içinde olduğu ekipten gelen rica üzerine ezan okumuştur.

“Musikiye destur vermiyorlar”

Musiki camiasından da Necmi Rıza Ahıskan, Hüsnü Serdağ, Bekir Sıtkı Sezgin, Avni Anıl gibi isimlerle aşinalığı vardır. Bir zamanlar ney üflemeye heves eden Mustafa Başkan, yanlışlıkla neyinin üstüne düşüp kırınca çok üzülür ve rüyasında neyini halka yaptığını görür. O dönemki hocası Hafız Hilmi Toros’a rüyasını anlatınca hocası, “Oğlum, sana musiki için destur vermiyorlar; ney bile senin yaptığın işin yanında hafif kalır, diyorlar.” diye yorumlar rüyasını. Daha sonra rüyasını Safer Efendi’ye (Dal) anlatınca o da, “Doğrudur, sana okumakla ilgili izin verilmiş, sen okuyacaksın.” der. Manevi izni alamayınca ney macerası kısa süren Mustafa Başkan, hayatı boyunca başka bir musiki aletine de ilgi duymaz.

Safer Efendi: “Bir ses dinledim, fevkaladenin de fevkinde bir ses”

Başkan’ın Nûreddin Cerrâhî Tekkesi ile olan bağı ise bir ahbabının vesilesi ile gerçekleşir. Ahbabı emniyet müdürü kadrosu alınca bu olayın şerefine evde sazlı sözlü bir toplantı yapmaya karar verir ve Mustafa Başkan ile birlikte bir liste yaparlar. Hazırladıkları bu listeye ahbabı sürpriz olarak Ahmet Özhan’ı da ekler ve toplantıya o da iştirak eder. Bu sürprizin sebebi Mustafa Başkan ile Ahmet Özhan arasında ikisini de tanıyanların kurdukları benzerliktir. O kadar ki Mustafa Başkan’ın dişçisi ona sürekli “Dişlerin Ahmet Özhan’ın dişlerine benziyor.” demektedir. Tanıyanlar da yüz ifadesini hep Ahmet Özhan’a benzetirlermiş. Mustafa Başkan da bu sebeple hep “Eğer bir gün karşılaşırsak ‘ikiz kardeşim’ diyeceğim.” dermiş. O mecliste karşılaştıklarında Mustafa Başkan “ikiz kardeşim” deyince, Ahmet Özhan da “Hakikaten benziyoruz; tek fark benim bıyığım var, senin ise yok.” der.

Mustafa Başkan, Sadettin Kaynak’ın “Batan gün kana benziyor”unu seslendirir ve öyle güzel bir icra ile okur ki o söylerken tüm kemanlar susar. Safer Efendi daha sonradan Mustafa Başkan’ın arkadaşı olan Âmâ Arif Bey’e “Bir ses dinledim, fevkaladenin de fevkinde bir ses.” diyerek bahseder Hafız Mustafa’dan. 1985’te Konya’ya gittiğinde Ahmet Özhan’la karşılaşınca, Ahmet Özhan ona o gece mecliste çok güzel okuduğunu söyler ve muhakkak tekkeye gelmesi konusunda ısrarcı olur, hatta ‘huzur-ı Hazret-i Pir’deyiz' diyerek söz alır. İstanbul’a döndüğünde tekkeye giden Mustafa Başkan o gün bugündür tekkeye devam etmektedir.

Mustafa Başkan’dan mevlid meşki

Son olarak “Maşuk’un Nefesi” filminden bahsedelim. Film, konservatuar son sınıf öğrencisi bir gencin mevlid meşk etmeye ilgi duyması ve mevlid meşkini öğrenmeye talip olması ile başlamaktadır. Bu genç İstanbul’un meşhur mevlidhanlarından Hafız Mustafa Başkan’ı Sultanahmet Camii’nde tevafuken dinlediğinde çok etkilenir ve çeşitli süreç ve imtihanların sonunda Hafız Mustafa Başkan’dan mevlid meşk etmeye başlar. Bu filmde hem bir talebenin hocanın bilgisine talip olması ve kabul edilmek için imtihan edilmesi anlatılırken aynı zamanda İstanbul üslubu ile mevlid okuyan Hafız Mustafa Başkan’ın mevlidi nasıl talim ettirdiği de detaylı bir şekilde işleniyor. Bu sebeple film, Mustafa Başkan’ın mevlidi nasıl icra ettiğini görmek bakımından da çok kıymetli.

Babasının yoğun ısrarları ile gözünün açılması için gittiği doktora gözünün açılmasını istemediğini, hayatından fevkalade memnun olduğunu söyleyen Mustafa Başkan’ın bu tevekkülü ve Allah’ın ona verdiklerinden ve vermediklerinden dolayı duyduğu rıza, kuşkusuz herkes için ders niteliğinde. Bakar körlerden olmamak dileği ile…

 

Dilara Yabul

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2018, 16:36
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet
Mehmet - 8 ay Önce

Nebevi hayatı tarif ederken "geleneksel / manevi değerler" diye bahsedilmesi İslam'ın cihanşümullük vasfıyla da, din ü dünyayı meczeden, maddeyi de manayı da, zahiri de batını da ihata eden şer-i şerifiyle de bağdaşmamakadır. Geleneksel değerler terkibi ancak mensubu ve geçerliliği kalmamış, ölü bir dinden bahsederken kullanılabilir. Manevi değerlerse ancak maddeye bir sözü olmayan budizm, hinduizm gibi inançları ifade edebilir.

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6