Ezeli hikmetin peşinde bir mütefekkir

Hiçbir otorite ya da hiçbir düşünme biçiminin reddedemeyeceği biçimde kadim, cihanşümul bir bilgelikten ve bu bilginin dayandığı tüm prensipleri içeren en temel bir bilgiden söz eder Frithjof Schoun..

Ezeli hikmetin peşinde bir mütefekkir

 

80’li yıllar sona ermek üzereydi. Üniversite hayatımızın son demleriydi ve bulduğumuz her şeyi sebebini tam anlayamadığımız bir bilgi açlığı içinde sömürürcesine okuyor, böylece de farkına varamadığımız kırık dökük bir farklılaşma havasına bürünerek yarı bilinçli yarı bilinçsiz bir halde üniversite tahsilini tamamlamaya çalışıyorduk. Üstad, Şeyh Fritjof Schoun’un sözlerini de işte tam bu haldeyken duymaya başlamıştık.

Bu sözler iki biçimde sarıp kuşatmıştı bizi; ilki genelde özlü sözler, aforizmalar biçimindeki söylenmişliğiyle müthiş bir düşünme ve sarsılma içine koymasıydı bizi. İkincisi ise, bizim bütün bu kolaycı ve ezberci yaklaşımımıza rağmen bu sözlerin sahibinin öyle kolayca anlaşılamayacağına dair kendimize bile itiraf edemediğimiz bir başka derin düşünce evresine girişimizdi.

Kimdi Fritjof Schoun, perennialist ya da tradisyonalist görüş ne demekti? Nereden ve kimlerden etkilenmişti, nasıl bir Müslümandı ki yer yer Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve diğer kadim inanış biçimlerini de savunuyor, değişmez, yıkılmaz, dönüşmez bir kadim tözden, bir inanıştan, ruha nakşolmuş bir yazıdan ve onu anlayacak bir irfandan  söz edebiliyordu?

Daha çok ilahiyat kökenli arkadaşlarımız ve onların da Schoun hakkındaki yarım yamalak bilgilerle konuşan bir takım hocaları vasıtasıyla öğrendiğimiz ‘Schoun ve kelam’ kaynaklı şüpheler sözgelimi, kafamızı karıştırıyor, bundan da öte zamanın kuvvetlenmeye yüz tutan yerli, millici ve epeyce de devletçi ve akademi kaynaklı ilahiyatçı söylemiyle gelen bu eleştiriye ‘tercüme metinlerin olası zararları’ konulu ağabey yorumlarını da ekleyince Schoun hakkında bir şüpheyi de bir kenarda tutarak üstadın yazmış olduklarından elimize her ne geçerse okumaya devam ediyorduk.

Onu tanımakla, değiştirdiği ismini de oldukça şiirsel bir biçimde öğrenivermiştikFrithjof Schuon

Pek çok dediğini bütünüyle anlayamıyorduk Schoun’un ama şu dediklerini her tekrarladığımızda içimiz ısınıyor, yüreğimiz titriyor, bize öğüt veren ağabeyleri bile susturan bu sözleri kitaplarımızın, defterlerimizin ilk sayfalarına not etmekten de geri durmuyorduk. Sözgelimi “Kişi Allah'ı O'ndan korkmaksızın sevemez, kaldı ki kişi komşusunu da ona saygı duymadan sevemez. Allah'tan korkmamak, O'nu merhamet göstermekten engellemektir. Temel olarak Allah korkusu olmadan manevi olarak hiçbir şey mümkün olmaz, çünkü korku yokluğu bir kendini bilme eksikliğidir.” diyordu Schoun ve ilerleyen sayfalarda ise şöyle bir büyük tembihte bulunuyordu: “…Hakikatsiz iman dalalettir. İmansız bilgi münafıklıktır. Erdemsiz uğraş kibirdir ve uğraşsız erdem beyhudedir.”

Üstad’ın bizi her türlü eleştiri ve şüphenin ötesinde, bütünüyle alıp götürdüğü bu satırlar, bir yandan onu sadece bu söyledikleri ekseninde basit biçimde anlayıp kabul etmemize yol açarken, bir yandan da bu kadim hakikat âşığının hayatına yönelik merakımızı depreştiriyordu. İşte böylece Schoun’un izini takip ederek şeyhi Ahmed el- Alavi’ye ulaşmış ve onu tanımakla, değiştirdiği ismini de oldukça şiirsel bir biçimde öğrenivermiştik. İsa Nureddin el Alavi el- Meryemi olarak değiştirdiği ismi, tıpkı onun Cezayir’deki teslimiyetine benzer biçimde hem bizi hem de Schoun’u okurken dikkat etmemizi tembihleyen dostları, ağabeyleri de teslim almıştı.

Bizim kuşağımızın onu tanıması geç olmuştu elbette, ama bu sadece bir kuşağa özgü bir gecikmişlik de değildi. Zira onu böylece geç tanıyan sadece bizim kuşağımız değil, bizden önceki birkaç kuşak da onu epeyce gecikerek tanımışlardı.

Rene Guenon, Ananda Coomaraswamy, tradisyonalizm, metafizikçi fikir, perennialist görüş ve yeni bir bakışla gözümüzün önünde engin bir ufuk gibi açılan tasavvuf, bir bakıma Schoun’la birlikte farkına vardığımız bir dikkat ve rikkat evresine götürmüştü bizi. Bu evrede aklımıza ilk gelen şey ise; zamanımızın tozu ve kalabalığı içinde kimi bilinçsiz ağızlarda seslendirilmeye başlayan tasavvuf hakkındaki eleştirilerin aslında ne kadar abartılmış bir söyleme dayandığı hususu idi. Değil mi ki, Batılı ve Doğulu pek çok fikir adamına göre ‘çağımızın yüz akı’ denilecek kadar büyük bir düşüncenin sahibi olan Schoun gibi nice deha tasavvuf yoluyla hakikate ulaşabilmiş ve nice evrensel sorun ve problemlere oldukça kıymetli açıklamalar ve notlar düşebilmişlerdi.

Frithjof SchuonSchoun’un serüveninden bir büyük resme

1907 yılında Basel’de doğan ve sırasıyla Almanca ve Fransızca eğitimleri alan Schuon, metafizik ilimlerde söz sahibi olması bir yana, aynı zamanda kuvvetli bir matematikçi ve ressamdı. Paris’te geçen gençlik yıllarında genel olarak çalışmış olduğu metafizik ve matematik vesilesiyle İslamiyet’e yönelmiş, zamanla ciddi biçimde Arapça öğrenmiş ve İslam’ı daha iyi kavrayabilmek için Cezayir ve Mısır'a yolculuk yapmıştı. İlerleyen yaşlarında ise insanın temel bir inanç düzlemindeki hayatını incelerken Amerikan Ova Yerlileri ile tanışmış, Sioux ve Crow kabileleri vasıtasıyla yerli hayatına dair derin bilgiler edinerek uzun bir süre bu topluluklarla birlikte yaşamıştı.

Schuon’un inanç ve hakikat yolundaki gelişimini izlerken dikkati çeken bir başka isim ise; Fransız düşünür, matematikçi Rene Guenon (Abdulvahit Yahya) olacaktır. Zamanla kendisinin de içinde yer alacağı tradisyonalist felsefenin kurucu ilkelerini oluşturan Guenon’un, Schoun’un inanç ve düşünce hayatındaki yeri oldukça önemlidir. Bu anlamda Schoun’un metafizik düşünce, tasavvuf ve İslam’la tanışma serüvenine yoğunlaştıkça, bunun sadece Schoun’un serüveni olmaktan öte daha büyük eksende Guenon’dan İvan Gustav Agueli (Abdulhadi el-Mağribi)’ye, onu İslam tasavvufuyla tanıştıran ve hem Protestan mezhebinden hem de 19. yy. sonu ile 20.yy. başlarında Batı’daki metafizik düşünce üzerinde otorite kuran Germanistik baskıdan kurtaran Emmanuel Swedenbourg’a ve bütün bu vicdan sahibi insanları sanki bir toplamda bir araya getirircesine hep adı geçen İbn-i Arabi’ye, ondan da Şazeli tarikatına, Agueli’yi sarsıp savuran Şeyh Abdurrahman İlliy El-Kebir’e ve Şeyh Ahmed El-Alavi’ye kadar uzanan oldukça düşündürücü bir geniş alana ulaşıyor oluşumuz ise bambaşka bir bilginin keşfi gibi açılır önümüz sıra…

Böylece de sıra kendisine geldiğinde, R.Guenon’un temel prensiplerini açıklamış olduğu tradisyonalist veya perennialist perspektifin özellikle Batı toplumları nezdindeki ufuk açıcı şaşırtıcılığını daha bir yakından tanıma ve anlama imkânına ulaşabiliriz. Bu da rahmetli Erol Güngör Hoca’nın P. Hazard’dan çevirmiş olduğu Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme’de okuduğumuz gibi, Hazard’ın bir bakıma da zaman içinde gelişip farklı bir boyutta devam edeceğini haber verdiği bu büyük değişimin yakın tarihteki başat aktörlerini ve onların hayranlık uyandıran, içi hayır ve hasenatla dolu ilmî mülahazalarını öğrenme fırsatı sağlayacaktır.Frithjof Schuon

İrfanî bir bakış açısı ve irfanla dolu bir yorum

İşte Schoun’un Guenon’dan öğrenerek açıklamaya giriştiği şey, daha çok Antik Yunan’dan Hind’e, Kuzey Yerli geleneklerinden diğer monoteist inanış biçimlerine, Yahudi inancına, Hristiyanlığa ve İslam’a kadar pek çok inanış biçimini bir noktada birbirine benzeten zahiri formların dışındaki batınî bir başka boyutun bilgisidir. Onu okurken ondan feyz alarak konuşan Seyyid Hüseyin Nasr’ın bahsini etmiş olduğu ‘Halidi bilgi’ gelir aklımıza.

O kadar ki, hiçbir otorite ya da hiçbir düşünme biçiminin reddedemeyeceği biçimde kadim, cihanşümul bir bilgelikten ve bu bilginin dayandığı tüm prensipleri içeren en temel bir bilgiden söz eder Schoun. Ona göre neredeyse hemen bütün din ve kültürlerdeki bir külli bilgiye dayanan ve zaman içinde bazı farklılıklar ve bazı kesbi değişiklikler de içerebilen bu kadim bilginin anlaşılabilmesi için elzem olan da, bütün bu kesbiyet içindeki farklılık ve değişikliklerin ancak ve ancak yine o külli bilginin aydınlığında durarak çözümlenebilecek ve anlaşılabilecek oluşudur.

Schuon’a göre biricik ve bütün yönelişlerin ulaşmak durumunda olduğu bir merkezin bilgisidir bu. Ona ulaşmaya çalışan ve bu sırada değişen bütün çabalar da günümüzün farklı gelenekleri, kültürleri ve düşünme biçimleridir. Bu anlamda tasavvuftan yola çıkan Schoun’un bütün bu geleneksel formları bir biçimde anlaşılabilecek farklılıklar olarak tarif etmesine rağmen başka bir biçimde de bütün varlığını gelenek, kutsal ve din karşıtlığı üzerinde kuran modern dünyaya karşı kuvvetini kendi köklerinden alan bir direnişin seslendiricisi haline gelir.

Bu modern ve lüzumundan fazla akıllı gerçeklik karşısında tehlike içinde olan ahlakı ve anlamı koruyup açık bir biçimde ortaya çıkarmak için gereken yegâne şey ise, kalp ile kafa arasındaki iletişime dayanan irfanî bir bakış açısı ve irfanla dolu bir yorum olacaktır.

Schoun’un bu önermesinde onun teklifini anlamlı kıldığı kadar da kimilerince tartışmalı bir alana götüren bir başka boyut ise, Üstad’ın yapılacak olan bu yeni yorumlama biçiminin, modernliğin bütün yol ve yöntemlerinden arındırılmasını istemesi yanında, farklı inanç, kültür ve gelenekler arasında ortaya çıkabilecek farklılıklara bakarak herhangi bir birleştirmeciliğe (senkretizm) ya da seçiciliğe (eklektizm) yer verilmemesi yolundaki sıkı tembihi olsa gerek.

Bu bağlamda Üstad’ın bu senrektizm ve eklektizmi dışlayan görüşünü, tradisyonal ve perennial bakışın zorunlu kıldığı ‘herhangi bir düşünme biçimi, gelenek ya da inanç her ne ise odur ve bu da muhakkak gündeliği aşan bir ilahi iradenin sonucudur’ şeklindeki üst yorumuna götürerek anlamaya ve çözümlemeye çalışmak gerekecektir.

Özetleyecek olursak; tıpkı İslam’ı Anlamak’ta söylemiş olduğu gibi, büyük Üstad Frithjof Schuon’a göre " …her şey daha önceden söylenmiştir, ama her şeyin her zaman ve herkes tarafından anlaşılmış olması için daha pek çok şey gereklidir.”

Bize düşen ise ‘yeni hakikatler’ ve ‘yeni biçimler bulmaya çalışmak değil, dini ve ahlakı aslından uzaklaştırmak için dizayn edilen modern düzene karşı insan ruhuna kaydedilmiş haldeki ezeli hikmeti tefekkür içindeki bir duruşla keşfedip ortaya çıkarmak için çaba sarf etmektir.

Ve unutulmaması gereken odur ki, bu çabayla elde edeceğimiz her şey de çağımızın fikri ile daha çok iç içe olsa da eskiden daha iyi olmayacaktır.

 

 

Şahin Torun yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2013, 15:31
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
namık can
namık can - 6 yıl Önce

arkadaşlar açıkcası merak ediyorum bütün dinlerin son tahlilde insanı kurtuluşa götüreceğine dönük inanaç doğrudan kurana ters değil mi... haşa kimseyi tekfir etmek gibi bir amacım yok ama bu konu kafamı karıştırıyor

şahin torun
şahin torun - 6 yıl Önce

sevgilikardeşim, iyi niyetiniden eminim. ben de kendi adıma üstad ın bu bakış açısını kesin biçimde kabul etmiş değilim. yazıda da dediğim gibi, üstadı ve öncüllerini ve snradan gelenleri içinde yer aldıkları fikir ekseninde ele almak lazım. bir de şu var; bu üstadlar yabancı melketlerde çokça insanı bu halleriyle davet edebilmişler, onlara Allah'ın emrini anlatabilmişler, bu güzel gayret az şey sayılmasa gerek. biz bu açıdan bakmalıyız bence..selamlar...

Y. T. Günaydın
Y. T. Günaydın - 6 yıl Önce

Acaba yanlış mı anlıyoruz? Ben dünyada mevcut dinlerin sahih bir özünün oluşunu, artık tahrif olmuş olmaları şeklinde algılıyorum. Dinlerin tahrif oluşunu ama bugün küllerle örtülü olsa da sahih özleri bulunduğunu belirginleştiren bir anlayış bence tradisyonalizm. Kur'an'daki Musevilik ve Hıristiyanlıkla ilgili birçok sure, ayet de bu öze dikkat çekiyor aslında. 'dinlerin birliği' değil, 'dinlerin aşkın birliği'.. sahih yani tevhidi öze bir çağrı olarak algılıyorum.

banner19

banner13