Esaretten hakiki hürriyete: Cüveyriye Binti Hâris

“Ya Resulullah! Eğer beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!” Vildan Alp yazdı.

Esaretten hakiki hürriyete: Cüveyriye Binti Hâris

Esaretten sonra hakiki hürriyete, saadete ulaşan genç bir annemiz... Esaretten kurtulma bedelini bizzat kendisi Resulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) isteyen ve sonra Allah’ın ikramı ile Efendimizin ailesi arasına katılan müminlerin annesi olma şerefine layık görülen müstesnalardan. İbadete ve zikre düşkün, çok namaz kılan, çok oruç tutan, âbîd, zâhid, hayırsever bir İslâm hanımefendisi: Cüveyriye binti Hâris (Radıyallahu Anha).

607 yılı civarında Huzâa kabilesinin Benî Mustaliḳ kolunun reisi Hâris b. Ebu Dırâr’ın kızı olarak dünyaya geldi. Hicretin 5. yılında (626-27) Peygamberimiz ile (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evlenmeden önce amcasının oğluyla evliydi. Cüveyriye’nin Peygamberimiz ile evlenmesine sebep olan hadise şöyle gelişti: Mustalikoğulları, Hendek Gazvesi öncesinde Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Bunu haber alan Resulullah, düzenlediği Benî Mustaliḳ Gazvesi’yle onları mağlup etti. Bu savaşta yüzlerce esir ele geçirilerek Medine’ye götürüldü ve bunlar gazveye katılan askerlere dağıtıldı. Kocası bu savaşta ölen ve henüz yirmi yaşında olan Cüveyriye de esirler arasındaydı ve ashabtan Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın veya diğer bir rivayete göre amcazadesinin hissesine düştü.

Esaretten saadete

Cüveyriye, esaretten kurtulmak için ödeyeceği fidye miktarını Sâbit b. Kays ile tespit ettikten sonra Peygamberin yanına gitti ve kendisini tanıtarak fidyesinin ödenmesi hususunda yardımcı olmasını istedi:

“Ey Allah’ın elçisi, ben kavmimin efendisi ve ulusu Hâris b. Ebu Dırâr’ın kızıyım. Senin için gizli olmayan esirlik belası gelip bana da çattı. Ben, Sabit b. Kays’ın hissesine düştüm. Kendimi azat ettirmek için onunla anlaşmış bulunuyorum. Kendimi kurtarmak için ödemek zorunda olduğum Fidye-i Necat (Kurtuluş akçası) için senden yardım istemeye geldim.” dedi.

Resulü Ekrem Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona, “Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?” diye sordu. Beklenmedik bir soruya muhatap olan Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi ki? Bir anlık bir tereddütten sonra, “Ya Resulullah! Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?” dedi. Peygamber Efendimiz, “Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir.” buyurdu. Cüveyriye bu teklif karşısında çok şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir anlık şaşkınlıktan sonra yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) teklifine cevabı şöyle oldu:

“Ya Resulullah! Eğer beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!” [1]

İmanlara vesile olan izdivaç

Bu evlilik, Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Benî Müstalik kabilesiyle akraba olması sonucunu getirdiği için ashabın büyük çoğunluğu ellerinde bulunan esirleri serbest bıraktılar. Bu uygulamayı gören Müstalikoğulları, toplu bir şekilde Müslüman olduklarını ilan ettiler. Böylece Müslümanları yok etmek amacıyla harekete geçen bu müşrik Arap kabilesi, savaştan kısa süre sonra Müslümanlar arasına katılmış oldu. Bu gelişmede Allah Resulü’nün, Cüveyriye (Radıyallahu Anha) ile gerçekleştirdiği evliliğin rolü şüphesiz çok büyüktür. Dolayısıyla Benî Müstalik gazvesi hem maddî hem de manevî açıdan Müslümanlar için çok semereli bir askerî harekât olmuştur.

Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde de içtimai bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da kalpleri kendisine ve İslâm’a ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâm’a yardımcı kılmaktı. Bilindiği üzere insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da tabii olarak onları o insanın yardımına koşturur. İşte Efendimiz, Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.

Cüveyriye’nin Müslüman olmadan önceki adı “Sâliha, hayırlı kadın” anlamındaki “Berre” idi. Böyle adlar almayı insanın kendi kendini temize çıkarması olarak değerlendiren ve bunu hoş karşılamayan Peygamberimiz ona “Küçük kız” anlamına gelen Cüveyriye adını verdi.

Kavmi için en hayırlı ve bereketli kadın

Cüveyriye, müminlerin annesi Aişe (Radıyallahu Anha) tarafından, “Kavmi için kendisinden daha hayırlı ve bereketli bir kadın bulunmayan kişi.” olarak tavsif edilmiştir.

Yine Âişe’nin belirttiğine göre Cüveyriye ibadete çok düşkün çokça namaz kılan, Allah’ı tesbih eden ve oruç tutan bir kimseydi. Bu sebeple bazen Peygamberimiz, onun tutmuş olduğu nafile oruçlarına müdahale eder ve orucunu bozmasını söylerdi.

Cüveyriye, yoksullara karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün, Resul-ü Ekrem odasına giderek, ”Yiyecek bir şey var mı?” diye sormuştu. Cüveyriye, ”Hayır, Ya Resulullah! Yanımda yiyecek bir şey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki onu da kadın azatlımıza sadaka olarak verdim.” cevabını vermişti.

Biliyoruz ki Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaşayışı, hâl ve hareketleri, duaları, her şeyi bizlere örnek niteliğindedir. O’nun sünneti bizlere Rabbimizin rızasının nerede olduğunu gösterir. Cüveyriye annemiz vesilesi ile öğrendiğimiz şu dua her müminin hayatına yerleştirmesi gereken kıymetli dualardan bir tanesidir:

Müminlerin annesi Cüveyriye Binti’l-Hâris’den rivayet edildiğine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, Cüveyriye namaz kıldığı yerde oturmakta iken erkenden evden çıktı. Kuşluk vakti tekrar eve döndü. Cüveyriye’nin hâlâ yerinde oturmakta olduğunu görünce:

“Yanından ayrıldığımdan beri hep burada oturup zikirle mi meşgul oldun?” diye sordu. O da:

“Evet”, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Senin yanından ayrıldıktan sonra üç defa söylediğim şu dört cümle, senin sabahtan beri söylediğin zikirlerle tartılacak olsa sevap bakımından onlara eşit olur: Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, adede halkihî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî”[2]

(“Yarattıkları sayısınca, kendisinin hoşnut olduğunca, arşının ağırlığınca ve bitip tükenmeyen kelimeleri adedince ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim.”)

Cüveyriye, Peygamberimizden yedi hadis rivayet etmiştir. Bunlardan biri Ṣaḥiḥ-i Buḫari’de, biri Ṣaḥiḥ-i Müslim’dedir. Kendisinden de İbni Abbas, Câbir b. Abdullah, İbni Ömer ve Mücahid b. Cebr gibi sahabi ve tâbiinler rivayette bulunmuşlardır. Çoğunlukla takvayı öğütleyen hadisleri rivayet etmiş olması kendisinin bu konuda ne kadar titiz olduğunun bir göstergesidir. Nitekim dört yıl süren bir evliliğin akabinde Peygamberimizin vefatı ile gerçekleşen siyasî olaylara müdahil olmayarak ibadet üzere bir hayat geçirmiştir.

Cüveyriye validemizin vefat tarihi ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan birine göre hicretin 56. senesinin Rebiülevvel ayında vefat etmiştir. Bu durumda onun yetmiş yaşlarında olması gerekir. Medine’de vefat eden Cüveyriye’nin cenazesini o zaman Emevilerin Medine valisi Mervan b. Hakem kıldırmıştır. Bu husustaki ikinci rivayete göre ise o, yine Medine’de hicretin 50. yılında vefat etmiştir. Bu rivayete göre vefat ettiği zaman altmış beş yaşlarında idi.

Vildan Alp

Dipnot:


[1] Sîre, 3:307; Tabakât, 8:117

[2] Müslim, Zikir 79, Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24

Yayın Tarihi: 31 Mayıs 2021 Pazartesi 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26