Divane dervişler deli aşıklar!

Zeki Bulduk: 'Onu hatırladıkça, birgün ben de yalan dünyaya doymuştum onun sofrasında; keşke unutmasaydım!'

Divane dervişler deli aşıklar!

Tok karnına iken aç doyuran yazılamaz

Tok karınla yazılamayacak adamlar vardır. Hele ki yazmaya niyet edilen kişinin adı Hilmi Oflaz Söztut ise; işkembe boş, kalp virde râm, beyin davaya kilitlenmiş nefer olmak gerektir. Hilmi Oflaz’ı yazarken aç olmak evladır: derde, davaya, hüzne, muhabbete, ikrama aç olan bir bünye Hilmi Oflaz’ı ancak tavsif edebilir. Şu an karnım tok, başım dertsiz, kalbim aşkın nefesinden uzakta; biliyorum, onu yazarken delilim sakat… Lakin, sofrasından pay almış bir âdem olarak hakkını tevdi etmek namına yazmaktır niyetim; borcumu ödeyemeyeceğimi bile bile…Hilmi Oflaz Söztut

Kimdi o?

Köşkten gecekonduya geçerken dahi yüreğindeki ateşin harı sönmeyen, dünyanın gamına boyun eğmeyen bir kanaatkâr. Biliyorum ki köşkümü kaybetseydim dizimi döve döve ağlayacak kadar kölesiyim şu yalan dünyanın…

Seyyar satıcılar tezgâhlarını büyütüp dükkan, dükkanlarını büyütüp mağaza, mağazalarından da holdinglere terfi ederlerken; çorap tezgâhında Büyük Doğu dergilerini satan… Günü gelince de tezgahını satıp savıp Topbaşı Cezaevi önünde maşukunu bekleyen bir aşık.

Eşini, evini, çocuklarını Allaha emanet edip; fikir, zikir, hayat rehberi olan Büyük Doğu mimarının peşi sıra Anadolu’yu divane bir derviş gibi gezen…

Yanına pasaportunu, kimliğini dahi almadan, hiçbir zaman devlet-i âli’nin sınırlarını daraltmamış bir zihinle yoluna devam edip Hacca gidip-gelen, kimsenin hesap soramadığı bir yolcu.

Okumaktan yemeye ve yazmaya fırsat bulamamış, ayete nefesi tükenene kadar inanmış bir okuyucu.

Dağıtmaktan toplamaya; vermekten almaya; ar kapatmaktan ar açmaya tenezzül etmemiş bir ermiş.

Elindeki ikiyse birini, birse tamamını  veren Ensar’ın sonuncularından.

Makamı mansıbı, şanı  ünvanı insanlara pay edip simitle çayın padişah olduğu sofrada susam olup dillerde tad olan.

Yukarıda zikrettiklerim ona dair bilinenler. Dostları, ahbapları, yarenleri tarafından her dem dile getirildiğinde gözlere iki yumru gibi yaslanan gözyaşı damlaları; yüreğe bir güneş gibi doğan gülümseme, insanın fikrine Sakarya gibi şahlanıp dalan bir süvaridir o anılar, o anlar.

Bana kalan:

İlesam’da iftar vakti soframıza getirilen sımsıcak çorbadır Hilmi Oflaz. Gurbettesin, talebesin, hayata pamuk ipliğiyle bağlı olacak kadar güvenden azadesin. Ve dünyada Hilmi oflaz denli, poyraz fıtrat bir âdemi tanıyorsun; dert, yalnızlık, gariplik ne gam!

Simitle orucunu açan fakülteli çocukların tuzu-biberi, sigarası-çorbası ve en çok da Hoca Ahmed Yesevi’nin son dervişinin masamıza bıraktığı çiği yere damlamamış karanfil gülüşüdür.

Bir deli bir derviş gibi gelirdi. Dilini yalnız divane âşıkların çözebileceği bir lehçede konuşurdu. Hikmet onun kardeşi, sükût rehberiydi. Her bildiğini söyleyenden sakınmayı Ataullah İskenderî’den mi yoksa İbn-i Arabî’den mi öğrenmişti bilmiyorum ama kelam namına üstad’ı, metafizik babası ne kadar umman ise; o bir duru pınardı.

Masaya üç şey bırakırdı: kitap, çorba ve sigara. Cebimize para, gönlümüze bahtiyarlık, zihnimize ise ferahlık saçar; çölden gelmiş bir nebi gibi donatırdı dört bir yanımızı, etrafımız ışığa, aydınlığa, berekete keserdi; burslarımız çıkmamış, memleketten para gelmemiş, otobüse binecek paramız ya var ya yok… Olmazsa olmasın! Hilmi Abimiz vardı ya! İsterse dünyanın en şedit orduları çıksındı karşımıza. O, bir işmarıyla toplardı tüm erenlerini Hacı Bayram-ı Veli’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin yarenlerini, Mevlana’nın muhiplerini etrafımıza. Başlardı bir şehrayin. .. Tüm şedid ordularıyla fakirlik, kasvet, dert, acı, yalnızlık, umutsuzluk def olup giderlerdi çıktıkları ifrit çarşılarına. O, askerlere su dağıtan bir saka gibi dolaşırdı masaların arasında. Biz, onun dağıttıklarını izlerken doyardık. Kana kana içmesek de; suya dokunmuş bir balık gibi nefes alırdık.

Destur almış bir derviş  neylesin dünya malını

Destursuz bağa girenleri taşla, değnekle kovalamaz; bir sözüyle dünyayı başlarına yıkar; Kalenderi bir derviş gibi ayıp açanların, sözüne ayar veremeyenlerin yüzüne bir ayna tutardı. Utanan utanır, susan susar, susmayan ise kendi sözlerinin hoyrat parmaklarıyla boğulurdu. O hüzünlü bir bakış olurdu bu gibi hallerde. Zira, helâk olmuş bir kavmi seyreder gibi esefle bakardı başkalarının kuyusunu kazarken kazdığı kuyuya düşenlere…

Yanımızdayken efsaneydi. Necip Fazıl, köşkte bir başına yaşayan Hilmi Abi, kimsenin eylem yapmadığı bir vakitte Adnan Menderes’i kurtarmak için denize atlayan adam… dedim ya efsaneydi. Siz şehir efsanesi diyedurun; onun sofrasından ikrama ermiş bulunanlar ise susarlar. Zira, Hilmi Oflaz Allahın en güzel kullarındandı. Onu Allah etmişti azat! Ne makam, ne para, ne hayatın güzellikleri köle kılamamıştı kendine.  Bir poyraz gibi eserken tarlalara ziyan vermemiş, adeta başakların başını okşamış, yüzlerce insanı cesur olmaya teşvik etmiş, vermenin almaktan güzel olduğuna inandırmış, yalan dünyanın tamah edilecek yanı olmadığının bilfiil ispatı olmuştur.

Hilmi Oflaz Söztut Onu gören deli zannederdi. Öyle ya onca kelli ferli adamın dostu olup da dünya nimetlerine meyletmemiş, ilim ve muhabbet halkalarının adeta tutkalı olmuş bir adam… Elbette delidir su akarken testiyi dolduranların dünyasında elinde avucunda, yüreğinde beyninde olanı bir harman gibi savuran adam.

Pınarın gözüne aşık olan ne etsin testi testi suyu?

Hilmi Oflaz, testiyi vurup kırmış bir âdemdi. Testinin alabileceğinden fazlasına talipti. Suya, suyun kaynağına baş koymuş bir adam ne yapsın testi testi suyu? O yüreği kanar mı ummana aşık olmuşken?!

Sanki orada bir yerde, İlesam’ın tam da kapısında duruyor… Etrafa bakıyor, Bafra’sından derin bir nefes çekip salıyor dumanını Çemberlitaş’tan Ayasofya’ya doğru. Muhtemelen aç bir insan var mı, diye bakınıyor. İlme aç, muhabbete aç, karnı aç, dostluğa aç, aşka aç… Yakasından tutmuyor; bulduğu açlara sarılıp, omuzlarına elini atıp, bin yıllık ahbabı gibi, incitmeden buyur edip, doyacağı sofraya götürüyor.

Hilmi Oflaz, erenler bağının kapısındaki bekçi, dostlar meclisinin divanında saki, aşhanenin mutfağında pişirdiği yemekten bir lokma yemeyip sofraya gelenleri doyurmak için ömrünü, yüreğini insanlara sunmuş bir ah-çı idi. Ahın yerde kalmasın divane dervişim; ahın yerde kalmasın aklı kalbine yenilenlerin dünyasında Melami poyrazım!

 

 

 

Zeki Bulduk, gönlünün açlığını hatırladı… 

Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2010, 23:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
kemalettin bal
kemalettin bal - 10 yıl Önce

ben bu kalemi seviyorum...

el-Azizli
el-Azizli - 9 yıl Önce

Zeki Bulduk'a teşekkürler

Dilek Bozkurt
Dilek Bozkurt - 2 ay Önce

Evlenmeseydin evledin çocuk yapmasaydım dava adamı.68 seneleri esnin ve çocuklarinın nasıl yaşadığına çocuk halimle sahidim.Allaha emanet edip çekip gitmekle olmuyor.Çünki ailende sana Allahın emaneti.Nurlarda yatsın.

banner19

banner26