banner17

Dervişin her hali farklıdır!

Murat Kapkıner, ruh dünyasını dolduran büyükleri anlatmaya ikinci yazısı ile devam ediyor.

Dervişin her hali farklıdır!

 

Avni Baba’yla o yıllara kadar, hakkında yazdığım bir yazıda dediğim gibi çok gençken bir kez görüşmüşüz. Gene tarikatçilerle bir sorunum olmuş, tarikat şeyhi olarak duyduğum Avnullah Özmansur’a gitmiştim. Bütün cehlime, gençliğime karşın, öyle konuşmuştu ki hem ben bir şeyler öğrenmiş, hem de itirazlarım çok da yanlış olmamış oldu. İrtibat da orada kaldı.

Faik Dayı. Rahmetli babamın arkadaşı. Hep şaşırmışımdır: Kavuştuğum ehli salat (Faik Dayı gibi veliyullah) hangi arkadaşına kavuştu, görüştüysem hayırla yad ediyorlardı ve riya değildi. Oysa babam alkolikti, kumarcıydı. Ama çocukluğuma karşın ben bile hatırlıyorum: ‘Hepsi bura değil! Hepsi bura değil! Ahret var’ diye çıkıştığını, nasihat ettiğini. Mümindi babam.

Herkes farklı bilirdi ama...

Faik Dayı, Malatya’daki (Avni Efendi hariç) hemen bütün meşayihin abileri durumunda. Hemen bir çoğunu O tasavvufla tanıştırmış. Cahil, halk, müridanın dilinde: ‘O vasıllık! O vasıllık!’ idi. Yani şeyhlerinin tarikate girişine onun vasıta olduğu...

Gel gör ki Faik Dayı ne namaz kılar ne oruç tutar ne de herkesin önemsediği herhangi bir şeye saygı duyardı. Matruş, küçücük başı, hafif kambur sırtı, 45 kilo çeken ağırlığı ve fotörüyle, kimilerine göre ‘şeytana tapar’dı. Tahfif etmediği meşayih de handiyse yoktu.

Malatya’da birkaç yılım var ki yegâne arkadaşım O’ydu desem çok yanlış olmaz: O zamanlar O, 60-65 yaşlarında ben otuzların başındayım: ‘Kadehimi doldur Mırat’ (aynen babam gibi yanlış telaffuzla) derdi ve onun kadehini doldururdum: Malatya İstasyon Caddesi’nde yapayalnız yan yana yürüyoruz ve handiyse kulağına: ‘Olmaz ilaç sine-i sad pareme’yi söylüyorum. O’nun için kadehin doldurulması buydu. Dümdüz yüzüyle, elleri arkasında, o dümdüz yüzüyle ağlardı. Ağladığını yakınından geçen anlayamazdı. Yanakları ıslanıyordu salt.

Evde, radyoda o günler aktüel, yeni beste bir şarkıyı dinliyor iki İhtiyar: ‘Ağladım Mırat; nedem dutamadım. Avrat gördü: ‘uy aman! herif ağlıyı mısın ne’ dedi. ‘Ula avrat gençligimde bu şarkı yeni çıxmıştı; biden gençligimi xatirledim’ dedim. ‘Uy’ dedi ‘enin gençliğinde bu şarkı ne arıyıdı?!’’

Her ne kadar Avni Efendi’yle alay ettiğini görmediysem de Avni Baba’nın müritleri ilgisiyle şöyle bir şey yaşadık:

Mübarek Efendimiz’in oturduğu apartmanın alt katındaki kunduracıda Faik Dayı’yla oturuyoruz. O sırada Efendimiz’in sekiz-on müridi belirdi camekânda ve içerde Faik Dayı’yı görünce kuyruğa girip elini öpmeye başladılar. Karşı karşıyaydık büyük ihtimalle ben bacak bacak üstüneydim. Faik Dayı gelenlere, elini öpenlere hiç bakmaksızın, elini bir bela savar gibi uzattı ve: ‘Öpün! Öpün! N’olacaxsa’ dedi. Herkes duyuyor. Bana: ‘Ula Mırat! Ne kötü alıştırmışlar bunları yav!’diyor. Bunu da herkes duyuyor.

'Gel seninle evlenek!'

İşte bu. İşte bu, kimseye saygısı olmayan, işte bu adam bir gün bana şunları anlattı:

‘Mırat! Biliyisin: Bunların kökü zoytarı.(Sahte meşayihi kasdediyor). Biz bunnarnan nedeceyik derken başımıza bi Fadıl Baba çıxdı. (Yukarda bahsettiğim Fadıl Baba’nın şöhretinin yayılmaya başladığı yıllar belki yıl). Bizim Filanı (yaşı yaşına yakın bir müridiydi; belki birazdan anarım) da yanıma alıp bi saher (seher) vakti gettim.’

Faik Dayı namaz kılmazdı ama her seher, her sabah namazı vakti eli arkasında ıssız caddelerde dolaşırdı:

‘Gettik. Yoxarı çıxdıx. Karanlık. Gün daha yeni aydınıyı. Gulubesini tıkladık. Bize kapıyı açıp içeri aldığında gaz ocağında kahve hazır olmuştu. Yerde bir tepside üç temiz fincan hazırlanmıştı. Biz girer girmez kahvelerimizi koydu, içtik, ayrıldık’

Bir gün bana: ‘Gel seninle evlenek’ dedi. Ben bunun tarikate davet olduğunu biliyordum ama Faik Dayı’nın şeriatle telif edilemez hallerinden de cidden korkuyordum. O’na ‘Faik Dayı! Evlenmeyelim de şimdiki gibi flört edelim’ dedim. Flörtden hiçbir şey anlamamıştı ama ‘olur’ demişti. Birkaç gün sonraki buluşmamızda bir çocuk sevinciyle: ‘Mırat! Ben filortun ne olduğunu örgendim’ dedi ‘He: Zengin işi’ (herhalde sosyetik filan demek istiyor). O’na göre Maneviyatın da zengini fakiri vardı. Bir gün cami cemaati İslam adına artık neyi tartışıyor idiyse, bıkkın bir yüzle: ‘Fıkaralıx zor’ demişti.

Yukarda andığım Faik Dayı’nın yaşı yaşına yakın müridinin şimdi adını anımsamıyorum. Öldüyse Allah rahmet eylesin. Yağmurun mümkün olduğu bütün günlerde şemsiyeli, son derece şık, temiz bir beyefendiydi. Faik Dayı, tenezzül etmiş ben deli oğlanı da müridan içine almıştı. Andığım Zat ile ilgili iki anı kalmış aklımda. Biri, ikisini fakirhaneme misafir edişim. Bu fakirhanenin edebî eserlerde geçen fakirhane olmadığı konusunda sizi uyarmak istiyorum. O zaman yaklaşık iki yaştan yedisine kadar beş çocuğum var ve kış geceleri yedi kişi, üçe- beş ebadındaki aynı odada yatabilmek için ben sıçrayarak kendi yatağımı bulurdum. Zaten evimin bunun kadar bir odası daha vardı ve inşa edilmemiş, apartmanın asansör boşluğu mutfağımızdı; başımıza kuş pislediği için (nasıl başarmışsam) yukarıya bir naylon germiştik. Faik Dayı, bu küçücük çıplak odaya girince benim hep köşesine çekilip yirmi dört saatimin belki on saatini okuyarak o köşede geçirdiğim kanepenin o köşesini gösterip: ‘Aha şora benim’ demişti. (Gece boyu oturup, gündüz dokuz saat uyuyor, günde yarım veya bir saat dışarı çıkıyordum.) Namaz oturuşuyla kıbleye karşı oturdu. Ben ve yaşlı mürid yanında yer aldık. Bir ilahî tutturdu ki inanılması zor. Bu ses, bu icra, bu kuş kadar adamdan mı yayılıyordu.

Üç derviş yollarda

Malatya’nın caddeleri, sokaklarında çoğunlukla hep baş başa yürürdük ama bu kez Yaşlı Derviş de var. Ve bu kez Faik Dayı’nın kadehini Yaşlı Derviş dolduruyor: Benim hiç bilmediğim Dede Efendi’ler vesaire gidiyor; çoğunu ancak çocukluğumda filan radyodan duymuşum. Ve benim gibi kulağımıza okuyor.

Bir Pazar günü olmalı ki Malatya’nın o kasvetli ana caddesinde icra ettiğimiz konseri yaygarayla geçen taksilerin düğün alayı bozuyor. Derviş yaygarayı, klaksonları kasdederek: ‘Efendi, insanoğlu tuhaf değil mi? Hayatının üç değişim, başkalaşım noktasında vaveyla ediyor: doğum, gerdek, ölüm’ diyor. Faik Dayı onaylamış olmalı: ‘Amma en muhteşemi de ölüm değil mi!’ diyor ona dönerek. Yürüye yürüye, az yol değil, belki beş-altı kilometre yürümüşüz Faik Dayı’nın evine geliyoruz. İkindi vakti sıkışmış, hemen kılmamız lazım. Ben Yaşlı Derviş’i imam tayin ederken O, kanapeye handiyse kendini atmıştı. Bana: ‘Ula Mırat! Bu ne. Toptancı ol toptancı’ dedikten sonra imametteki Yaşlı Derviş’e, tam kıblemizde bulunan alkoliğin resmini göstererek…

Bu resmi, benim yaşımda olup da meyhaneleri, tekel bayilerini bilenler bilir: Saçı sakalına karışmış bir, çok yaşlı adam, elinde kocaman bir bira bardağı tutmakta.

Faik Dayı: ‘Şo kim?’ diye sordu. Mürit anında:

‘Sensin kurban’ dedi. Bu kez Faik dayı, az ilerdeki natürmort tabloyu göstererek:

‘Şonlar ney’ diye sordu ve Mürid sohbeti noktaladı:

‘Sensin kurban; şerikin yok’ Ardından iftitah tekbirini getirdi, namazı kıldık.

Elbet ben bunları hesabı sorulmak üzere bir deftere yazıyordum. ‘Mırat’ dedi bir gün ‘bu avrat milleti çoğu zaman doğru söylüyü; dinlemek lazım. Gençler bizim eve gelip gittikçe bizim avrat onlara: ‘ula bu osurukludan ne anlıyorsunuz’ diyi. Doğru söylüyü vallaha.’

‘Mırat! Saherlerde edilen dualar makbuldür derler. Doğru da hangi saher. O saher ömrün saheri ömrün saheri: ortalıx aydınlanmaya başlıyı; artık neyin ne olduğunu görmeye başlıyısın: O zaman da dua edip O’nun işine karışmıyısın.’

Murat Kapkıner yazmaya devam ediyor

Murat Kapkıner'in bu yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız.

Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2012, 01:58
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Akift Kuruçay
Akift Kuruçay - 7 yıl Önce

Ellerinden hürmetle öpüyorum Murat abi. Sevdiklerinin şol cihanda akıbeti hayır, ahirleri mamur olsun. Benim de inşallah. Asım hocam, senin de misliyle...

banner8

banner19

banner20