banner17

Çete'nin namazını kılamamıştım!

Çapanoğlu kadar yaşlı ve namlıydı; elinde avucunda hesabını vereceği bir nesnesi bile yoktu; ne güzel!

Çete'nin namazını kılamamıştım!
11784
(+)

Hayali duvarlara sinen adam

Öylece duruyor orada, bozkırın tam ortasında, apartmanların adamları yuttuğu kentin duvarlarına sinmiş silüetiyle. Evsiz. Kimsesiz. Yapayalnız. Üşüyordu sanırım. Ve ona da deli dediler! Oysa, kadınlar geçerken yanından, üstünü başını düzeltir, o yarım yamalak düzelttiği lehçesiyle selam verir idi…

Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı romanında bir deli vardır. Kasabanın güzel kızı Güvercin kaybolduğunda suç boynuna bir muska gibi asılır ve Güvercini sakladığı gerekçesiyle olmadık eziyetlere düçar olur. Deli’nin bir zoru vardır; güvercin resimleri yapar. Zaten Güvercin kıza da aşıktır ama “aklı kıt” olduğundan kimseler o deliyle Güvercini yakıştırmazlar. Her neyse… O delinin kitap sonuna kadar yinelediği bir söz vardır.

“Kar neden yağar kaaar?”

Ne çok rivayet olur düşen hakkında…

Karın neden, nasıl, ne hallerde yağdığını pek merak etmeyiz. Doğru, deli bir yanı vardır karın neden yağdığını merak etmenin ve deli divane, uluorta bu soruyu sormanın. Bizler, uluorta olan işlerin delilere ve çocuklara has olduğunu öğrenmişizdir. Öğretilmiş yalanlarımız ve sormamamız gereken sorularımız vardır. O sorular sorulduğunda “Allah muhafaza deli derler” korkusu yapışır yakamıza.

Bir adam vardı. Siyah paltosu, kirli, uzun, köse sakalı, bir avuç yüzü, tespih tanesi kadar iki küçük gözü, sanırım iki eli ve iki ayağı vardı. Onu yürürken ya da ayakta hiç görmedim. Bu yüzden el ve ayaklarının sayısını tam bilemiyorum ama bir eli olduğu kesindi. O eliyle bir şişe köpek öldüren tutardı. Kendi kendine konuşurdu mır mır, hışır hışır… Durduk yerde gülerdi, diyeceğim ama adamın zaten hareket ettiği yoktu. Uzaktan seyrederdim. Çete, derlerdi adına. Eski zamanlardan kalmaymış. Belki de iki yüz yaşındaymış. Çapanoğlu zamanında beylik yapmış, çok can yakmış, çok yiğitlik göstermiş, çok tarlası taklavatı varmış. Attığını gözünden vururmuş.

Kanına girmişler. Yakalanmış. Hapis yatmış. Aklı uçmuş bir daha da yakalayamamış. O attığını tam gözünden vuran nişan alma yeteneği yerlerde sürünmeye başlamış. Kafa kağıdını yel almış, evini barkını sel almış, evlad-ı ıyalini el alem almış… derler.

Günah işlemeyecek kadar elden ayaktan kesik…

Bir adam düşmeye görsün hele, neler demezler ki?! Efendimiz; iki ayrık yeriniz hakkında teminat verin ben de size cennetin teminatını vereyim, buyurmuş. O iki ayrık yerin durup duracağı yok dünya kurulalı beri. Konuşa konuşa, sevişe sevişe günah işlemeyi öğrenen ademoğulları ve ademkızları bir düşkünün ardından ayrık yerleriyle güle dursunlar; o adam duvar diplerinde uzanır, kış yaz demeden elinde bir şişe şarap yattığı yerde kalırdı. Kimdi, neciydi, başına neler gelmişti? Bilen bir ademe rastlamadım. Lakin, onları yani “delileri” gördükçe içi ezilip ellerine yarım ekmek, bir şişe ucuz şarap sıkıştıran ademlerin çektikleri fotoğraflardan ve bir avuç vicdan sızısından başka bir şey kalmadı delileri görmüş sokaklarda.

11785

Çete, zor yürürmüş. Ayaklarını romatizma ve geçici felç yakalamış. Üzerinde boyundan büyük paltosuyla yaz ortasında gölgeliklere tünemiş yaralı bir kartal gibi bakardı insanların hay huylu dünyasına. Köy garajına koşuşturan insanlar, arabalar, pazarcılar; dünya önünden bir sel gibi akardı. Onu görenler “Çete, fıs fıs fıs…” derler, devam ederlerdi yollarına. Herkesin diyecek bir şeyleri vardı.

Çete’nin diyecek bir şeyleri var mıydı? Mesela, adım şudur, şuralıyım, şu yemekleri severim, karımı çok özledim, gibi. Benim şu yakınlarda bir köyüm var, beni anamın mezarının yanına gömün, der miydi aceba?

Kar yağdığında evsizler üşür mü Allahım?!

Deliler, konuşmazlar. Deliler ucuz şarap içerlerdi o yıllarda. Ben, aceba Allah buna da günah yazar mı? diye düşünürdüm yeni yetme aklımla. Şimdi olsaydı şuralarda bir yerlerde; bir hamama götürür, iyice, keseleye keseleye onu bir güzel yıkar, iç donu, fanila giydirirdim sakız gibi. Onun yaşını ortaya çıkaracak kalın bir kazak, kadife bir ceket, jilet gibi bir pantolon giydirirdim. Belki benden şarap isterdi… Tutar bir kıraathaneye varırdık. Belki de bin yıldır içmediği keklik kanı bir çay ısmarlardım. Onu şehrin en yüksek tepesine çıkarırdım sırtımda, “Bağır, bağırabildiğin kadar babalık! Senin bu dünyadan muradın neydi, ne oldu?” derdim belki. Bunları yaparken muhtemelen için için ağlardım. Zira, gittiğimde, o yine ucuz şarap bulacak, bir duvar dibine sinecek ve insanların hızla akan dünyalarına bakıp mırıl mırıl konuşacaktı kendi kendine.

11786Çete. Bir yalnız adamdı. Hiç delilik yaptığına şahit olmadım. Akıllı adamlar gibi, karıncalar gibi bir şeyler biriktirdiğine de şahit olmadım. Çete, dünyayı saran tüm çetelere, aklımızı, gözümüzü, önümüzü, ardımızı, havamızı, suyumuzu ele geçirmek isteyen şakilere inat adı Çete’ydi ama Allahın bir garibiydi.

Çete, kışları donmamak için ucuz şarap içerek hayatta kalmaya çalışan bir evsiz, yersiz, yurtsuzdan öte değildi.

Çete’nin ölüsünü düştüğü kireç kuyusundan çıkardıklarında kimsesizler mezarlığına gömüldü. Cenaze merasimi olmadı.

Sahipsizlik, delilik, yurtsuzluk denildi mi içimdeki dağlardan çeteler yuvarlanır şehre doğru; Çete’nin cenaze namazını kılmak için.

Şimdi, o çocuk gitti, “Çete’nin içtiği şarap günah mıdır Allahım?” diyen; yerinde deli bir ses var: “Kar yağdığında Çete artık üşümüyor değil mi Allahım?!”

Not: Maalesef, Çete’ye dair bir fotoğraf bulamadığımız için farklı resimler kullandık. Affola…

 

Zeki Bulduk, gidilmemiş bir cenaze namazının kederiyle anlattı

Güncelleme Tarihi: 16 Şubat 2010, 00:01
YORUM EKLE
YORUMLAR
aborjin
aborjin - 9 yıl Önce

zeki baba,eyvallah yeniden...yaşamın bir başka yüzünü ama gerçek yüzünü hatırlattığın için..güzel bir damar yakaladın..takip ediyoruz zevkle,keyifle ve tabiiki yüreğimizin ince yerinde kanayan bir hüzünle...hep toz pembe değil ki yaşam...hatırlat! aynadaki yüzümüzü daim...

banner8

banner19

banner20