Cennetlik kadınların en üstünüydü Hz. Hatice

Ağır yükleri misafir edecek güçlü bir omzu vardı. Çölün kuru ve acımasız yüzü onu pişirmişti. Kum tanelerinin her halini bilir, çölün derdini taşırdı Hz. Hatice..

Cennetlik kadınların en üstünüydü Hz. Hatice

 

O’nun gelip giden, alıp götüren dalgalarına bir kumsal, yoğun yağışların ardından üzerine açan bir gökkuşağıydı. Sağanak yağmurlarının ardından içine çektiği toprak kokusu, kapalı kapıları açan el, içindeki belirsiz sorularına teskin edici cevaptı.

Her renkten severdi O’nu; kırmızı gibi sıcak, yeşil gibi içten, siyah gibi kendinden…

Vahiy evinin O’nu örten kadınıydı…

Yalnızca ona “Üşüyorum!” demişti, içinin üşümelerinden O’na koşup gelmişti “Beni ört!” diye… İlk vahyin üşüten ağırlığını örten elleriydi.

Çünkü Hatice anlatmadan, söylemeden bilendi; içinden, O, şimdi yalnız kalmak ister, diyendi.

Bir sahranın yükünü taşıyacaktı, kumsalına verecek denizi vardı, gözleri görülmezlerde, yüreği sığmazlarda olana yârdı, yamacına sığınana inşirahtı. Gününü insanlardan uzaklaşarak, dağlara, ovalara, Hiralara kaçana bakandı. Bunun için, adımları seri, canı kallavi, kendi için yaşamayan olmalıydı.

Gövdesi dimdikti, kökleri sağlam…

Öyle de olmalıydı.

Çünkü kendisini eş seçecek kişi hayatta kime bağlanıp yaslanmak istediyse bir bir kaybetmiş, yaşı küçük ama emaneti büyük biriydi. Bunun içindi; Hira kadar güçlü olması, Cebeli Nur kadar yüceliği.

Örümcekten önce gizleyendi, güneşlerden koruyan bulutları en iyi anlayandı, sevendi, sevendi…

Yazgının büyüğü oldu, yazılanların bir’i, ilki…

Ondan önce gelmişti dünyaya; hazırlansın, güçlensin, büyütmek, korumak için tedariklensin diye.

Ak alınlı, güçlü nefesliydi.

Bir omuz, dayanak, sığınakta bulunması gereken tüm özellikler mevcuttu yüreğinde.

Hira gibi doruklarda, Hira’ya gidilen yollar gibi sağlamdı bedeni.

İş bilir, olgun ve donanımlıydı.

Ağır yükleri misafir edecek güçlü bir omzu vardı. Çölün kuru ve acımasız yüzü onu pişirmişti. Kum tanelerinin her halini bilir, çölün derdini taşırdı.

Hira’ya attığı her adım ve yürüdüğü yollar Hatice’nin fazlalıklarını dökmüştü

Mekke halkı şöyle derdi: “Muhammed’in anlattığı hayırlı ve güzel söz, Hatice’nin mülkü ve Ali’nin kılıcı üzerinde yükselmiştir.” Eksik tarif edilmiş, anlamı tamamlanmamış olandı.

Gününü sarp bir dağda, kuytu bir mağarada geçiren sevdiğine saatlerce yol yürüyüp azık götüren bir kadın varmış çölün kumları arasında, denilse, adı hemen akıllara gelendi.

Azalan vakitlerin, insanların, daralan zamanların olanıydı.

Kararan gecelerin gündüzü, geciken şafakların ağaran yüzü oldu.

Hira’ya attığı her adım ve yürüdüğü yollar Hatice’nin fazlalıklarını dökmüştü.

Tüm azalan yanlarına yetendi.

Bilmeden beklediği, geç bulup erken terk edeceği sefere gittiğinde, O dönünceye kadar onun gibi yaşayan, nefsini rahat ettirmeyendi. Bastığı kumları düşünen, ağrımadan bir yanı sızısını çeken, görmeden, dönmeden, “Hatice” deyişini duymadan rahat etmeyendi.

Hassas yüreğinin naifine bakmaya doyamayan, ismini telaffuz ederken sinesi buğulanmasın diye nefesini tutandı.

Fatıma’nın gözlerine canından verendi, Ali’nin rahatlığının kaynağı ondandı…

Melekten gelen mesajı ilk duyan, duymadan inanan, en iyi uygulayandı.

Ağır görevin sevdiceğinin belini büküşünde endişeli gözlerine bakıp; “Sen hayatında hiç yalan söylemedin, sen yetimi, miskini ve fakiri gözetirsin, sen akrabalarını unutmazsın, senden asla bir kötülük sadır olmamıştır.” diyerek, yüzüne gülendi. İmanı gösterip, peygamberi görevinde emin kılandı.

O’nun yürekten, derinlerinden tüm samimiyetiyle “Hatice!” dediğiydi.

Sesine cevabı bedeninin tüm dilleriyle verip, sevmenin hakkını verendi, sevendi, sevendi…

Onu en çok, en başka, en farklı sevendi

Adanmışlığın ve fedakârlığın yaşam olarak önümüze sunulduğu bir ütopyaydı. Kitaplarda anlatılamayan, tarifi eksik olarak tanımlanandı.
Muhammed'in (s.a.v) duruşundaki omuz, ömür, bereket, kalabalıkların fazlası, görülmeyen berraklık, tevazu dolu destek, ömründen ömre sunulan inşirah, en güzele hediye edilmiş bir insan profili, anne gibi yârdı…

Beraber susarlardı ince yollu, sarp yokuşlu Hira yollarında. Elinden tutandı sendeleyen duruşlarında. Azığını paylaşan, yediğinden azını, dertlerinden çoğunu alan, “daha yok mu?” diyendi. Dilinin ucundaki gözdü, parmaklarının ucundaki merak…

Bütün yorgunluklarını, sıkıntılarını, dertlerini “Hatice, Hatice, ey Hatice” dediğinde unutandı.

Elinde yiyecek sepeti olduğu halde Hira yokuşuna düştüğünde, meleğin onu görüp Efendimize; “Ya Resulallah, Hatice buradadır, O sana geldiğinde Rabbinden ve benden selam söyle. Rabbi ona içinde gürültü ve yorgunluk olmayan inciden bir cennet köşkü müjdeliyor” denilen, Rabbinin selam söylediğiydi.

“Selam üzerine olsun ey Allah’ın resulü” demek, en çok hoşuna gidendi, sevdiği kişinin Kureyş’i etrafına toplayıp, “Ben Allah’ın resulüyüm” dediğinde gözlerinin içinde bir endişe, yüreğinin içinde belirsiz sevinçler yaşayandı.

Efendimizin kum taneleri üzerine çizdiği dört çizgiden, cennetlik kadınların en üstünüydü. Onu en çok, en başka, en farklı sevendi, sevendi…

Vefatından on yıl sonra bile Efendimizin “İçim onun sevgisi ile kaynıyor” dediğiydi.

Hz Ali gibi bir mücahidi yetiştiren anneydi.

 

Mehmet Deveci yazdı

Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2013, 11:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13