banner17

Cemil Meriç hem Büyük Doğucu hem Yöncü!

Meriç'in en büyük handikapı, tefekkür tarafıyla fikriyatına yakın hissettiklerine aksiyon çapında uzak oluşu ve...

Cemil Meriç hem Büyük Doğucu hem Yöncü!

 

Ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranamamak darb-ı meselinin Türkiye cephesindeki en büyük misallerinden biri, daima yolunu aradığı halde bir türlü bulamamanın ıstırabını yaşayan Cemil Meriç'tir.

Bir veçhesiyle ‘Büyük Doğu'cu, diğer tarafıyla ‘Yön'cüdür. Radikal sol cenah, Cemil Meriç'in efkârına yakın olan taraftır, 60'ların meşhur Yön dergisine fikren bağlıdır. Ruhunu; dil, zevk ve heyecan bakımından Yön'ün tam aksi istikametinde olan Büyük Doğu'ya ait hisseder. Gençlik yıllarında, hâkim karşısına ilk çıkışında, Marksist olduğunu haykırırken, o güne kadar hiç “işçi eli sıkmadığını” seneler sonra itiraf edecektir.

Çatlamayan bir tefekkür ve tahassüs iklimi ve perde inmemiş bir muhayyilesi vardırCemil Meriç

İlk mektepten itibaren Fransızcasını peyderpey tekamül ettiren ve nihayetinde Fransızcayı ana dili kadar iyi konuşup yazabilecek kıvama gelen Meriç, tam bir Fransız edebiyatı meftunudur. Bugün dahi Türkiye çapında, Honore de Balzac'ı ondan daha iyi anlayabilmiş başka bir mütefekkire rastlamak mümkün değildir.

Yazmış olduğu Jurnal’lerinde “hakikat için gözlerini feda edebileceğini” söyler. Garip cilvedir ki, bu lafı söyledikten seneler sonra, 38 gibi genç bir yaşta gözleri tamamen görmez hale gelecektir. Bir gözünün retinası çatlamış, diğerine kararakt neticesinde perde inmiştir. Ancak çatlamayan bir tefekkür ve tahassüs iklimi ve perde inmemiş bir muhayyilesi vardır. Talebeleri, Cemil Meriç'in müthiş bir hafızaya sahip olduğunu, gözlerini kaybetmesinden 20 yıl sonra dahi, kütüphanenin hangi rafında hangi kitabın olduğunu bildiğini ve bu kitabın hangi sayfasında neyin yazdığını hatırladığını hayranlıkla ifade ederler.

Çeyrek münevverler, Meriç'in kalemiyle çok defa delik deşik olmuşlardır

Cemil Meriç, Batı'yı o kadar iyi tanımıştır ki, Türkiye'de, Batı'yı yalnızca platonik bir mahiyette yücelten ve gayesiz, içi boş, kupkuru bir şekilde Batı mürevvicliği yapanları acımasız bir şekilde tenkid eder ve onlara hitabında daima “mustağrib” kelimesini kullanır. Mustağrib “Batılılaşmış” demektir. İçinde yaşadığı toplumu tanımadan, Batı'ya ram olmuş, onun tesiri altında kalmış, içinde yaşadığı toplumu ve Doğu'yu topyekün unutarak Batı'ya kapılanmış “çeyrek münevverler”, Meriç'in kalemiyle çok defa delik deşik olmuşlardır. Ama ne fayda? Meriç, sesini duyuramadığını, bağırdığında yankısını yine ancak kendisinin duyacağını bilmektedir.

Gözlerini kaybettikten sonra peyderpey içine düştüğü ruhî bunalımlar, onu ye’se düşürse de mücadele azmini kat'iyyen kaybetmez, tercümelere, yazmaya ve İstanbul Üniversitesi'nde ders vermeye devam eder. Eşi okur, o tercüme eder; yakın dostu Lâmia Hanım okur, o tercüme eder. Gözlerine artık gerek kalmamıştır. Meriç, gözün sınırlarını aşan bir boyutla hemhal olmuş, efkârını olanca şiddetiyle püskürtmeye devam etmektedir.

Kendisini Prometheus'ye benzetir. O, gökten ateş çalmıştır; Cemil Meriç de Prometheus gibi çaldığı fikir ve tecessüs ateşiyle “Tanrıların gazabına uğrayan bir fikir sancısıdır”.

Sidret-ül münteha'yı görebilmiş olmasına rağmen…

Cemil MeriçHiçbir zaman kendisini ait hissetmediği sol ve sağ cenaha daima afakî (objektif) yaklaşır. Hakikatten bahsedecek olan taraf hangisiyse, Meriç ona saygı duyacak ama asla bağlanmayacaktır. Ona göre Doğu, paha biçilemez bir dil, din, edebiyat ve kültür zenginliğiyle bir bütündür. Bu sebeptendir ki, Doğu'nun mehabetini görmeyip kendisini Batı'ya raptedenlere öfkesi büyüktür. Hint Edebiyatı üzerine yaptığı tetkikatlar sağlığında yeteri kadar alâka uyandırmamıştır. Cemil Meriç, bundan son derece teessür duysa da, lügatında “vazgeçmek” kelimesi yoktur.

Muasır aydınların sık sık düştüğü İslâm'la sosyalizmi bağdaştırmak gibi bir hataya o da düşmüştür. Yine de, İslâm'ın adını anmanın mayınlı arazide tenezzühe çıkmak mahiyetinde olduğu o hengâmda, böyle bir görüş serdetmesi, yanlış dahi olsa, bir cesaret işidir.

Meriç, hakikatin peşinde ömrü boyunca koşmuş, ulaşmak istediği mavera'yı, kâinatın ucundaki o son kiraz ağacını, yani sidret-ül münteha'yı görebilmiş olmasına rağmen, ona erişememenin inkısarını daima ruhunda taşımıştır.

Sağ okumaz, Sol diyalogtan kaçarCemil Meriç, Ötüken baskısı Umrandan Uygarlığa

“Sağ okumaz” derken sitemli, “Sol diyalogtan kaçar” derken öfkelidir. “Ötüken Yayınevi'nin bastığı kitap okunmaz” dediklerinde, sol cenaha dönüp “Öyleyse siz basın” diyerek meydan okur. Mukabele alamaz. Meriç, sağın gösterdiği dostluğu, solun göstermediğinden yakınır. Bu efkârını açıklayınca da, sol güruh kendisini ihanetle suçlar. Meriç'in cevabı müdrik olanlar için çarpıcıdır: “Neye ve kime ihanet?”

Biz İslamcı denilen Müslümanlarla da ömrünün son on yılında tanışır. En iyi talebeleri oradan çıkar.

Meriç'in en büyük handikapı, tefekkür tarafıyla fikriyatına yakın hissettiklerine aksiyon çapında uzak oluşu, amelî olarak uzak durduklarına, reaksiyoner ve heyecanlı oluşlarından sebep, yakın duruşudur. Fikren kendisini ait hissettiği Doğu için hayatı boyunca adeta bir Sisifos misali çırpınıp dursa da, Doğu'nun kurtarıcı gemisini tanıdığı ve bildiği halde o geminin bir neferi olamamış olması, Meriç'in yalnız bırakılmasının neticesidir.

Onun, bu yalnızlığa itilmiş ve Doğu'nun büyük gemisine binememiş olması, şahsî suçu yahut akameti değil, kendisinin fikir yangınlarını görmezden gelen ve görmeyen gözleriyle, gözleri görenlerin göremeyeceği hakikatleri görebilen bu “görmeyen” adamın müteaddi gücünü idrak edemeyen idraksizlerin hatasıdır.

 

Kadir Sarıkaya yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Temmuz 2012, 18:17
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mahmut taşkın
Mahmut taşkın - 2 yıl Önce

Gözlerini ilme kalbini allah'a adamış fikir işçisi ikra ayetine kulak vermiş eşsiz bir aydın

banner8

banner19

banner20