Cami neye hizmet eder?

Hüseyin Kutlu'nun Anlatımıyla Hekimoğlu Ali Paşa Camii ve Kütüphanesi'nin İhyâ Öyküsü…

Cami neye hizmet eder?

Hüseyin KutluHüseyin Kutlu, günümüzün en önemli hattatlarından birisi. Üstad Hâmid Aytaç’ın talebesi olan Kutlu, aynı zamanda üniversitede felsefe eğitimi görmüş nadir cami imamlarımızdan. O, medeniyetimizin merkezi telakki ettiği camiye kurum olarak kaybettiği aslî fonksiyonunu kazandırabilmek için, 2002’de emekli oluncaya dek tam 26 sene Kocamustafapaşa semtindeki Hekimoğlu Ali Paşa Camii imam-hatipliği görevini bihakkın yerine getirdi. Şimdi ise söz konusu caminin giriş kapısının hemen üstündeki, Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı’na bağlı Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesi’nde geleceğin Hâmid Aytaç’larını, Hüseyin Kutlu’larını yetiştiriyor. Burada sadece hat değil, tezhib, ebru, minyatür, Osmanlı Türkçesi, ney ve Türk Musikisi dersleri de veriliyor. Biz de, Mart ayında Hüseyin Hocamızı, bir grup arkadaşımızla kütüphanede ziyaret etmiştik. Hat ihtisası yapan talebeleriyle ders yapan Hocamız, bizi de derse kabul etmiş ve önce caminin ve kütüphanenin hikâyesini anlatmıştı. İşte onun dilinden bir ihyâ öyküsü. Bu öyküde sadece bir caminin son çeyrek asırda geçirdiği değişim yok; aynı zamanda caminin ve imam-hatibin aslî fonksiyonunun ne olduğuna dair çarpıcı analizler de var. O halde buyurun bakalım, Hocamız ne va’zediyor:

 

Hekimoğlu Ali Paşa Camii Kütüphanesi“Buralarda eskiden keçi otlatılıyordu”

Burası aslı itibariyle Hekimoğlu Ali Paşa Camii Kütüphanesi. Yıllarca ilim-irfan âşıklarına, taliplerine hizmet vermiş. Kim bilir ne insanlara mekân olmuş, ne sohbetlere şahit olmuş, nice güzel meclislere aşina bir mekân. Dikkat ederseniz Hekimoğlu Ali Paşa Camii Külliyesi’nin ana giriş kapısının üstünde bulunuyor. Altında tonoz var, ana giriş kapısı var. Ana giriş kapısının üzerinde bulunuşu ilme ve bilgiye verilen değeri ifade eder, simgeler. Yani camiye ibadet için bu kapıdan adım atan herkes ilmin baş tacı olduğunu; bilgisiz, ilimsiz insanın bir değerinin olmayacağını bilsin diye. Veya bildiğini simgelesin diye. Efendim, İstanbul yangınları vardır meşhur. O son yangında bir türbenin saçağı, bu çevre ve bu karşı ada büsbütün yangın yeri. Bizim cemaatten yaşlılar söylüyorlar; burada keçi otlatırdı herkes diye. Şu karşıda gördüğünüz binaların bulunduğu yerlerde keçi otlatırlarmış. Bendeniz bu camiye 1976 yılında cami imamı olarak geldim.

 

Cami bir resmi daire midir?

Geldiğim günden itibaren külliyenin genel durumunun bir tespitini yapmıştım. En başta göz koyduğum mekânlardan birisi de burası idi. O zaman göz koydum buraya. Efendim, çeşitli girişimlerde bulundum. Hatta o hâle getirdik ki teşebbüslerimizi… Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağlıydı burası, “yer bulun biz oradan çıkalım” dediler. Ve yer aradık, bulamadık, bulduk beğenmediler falan derken burası iyice oturulmaz hale geldi. Kültür Bakanlığı’na buranın restorasyonu için yazı yazıyorlar, cevap yok. Üstü akıyor, pencereleri çürümüş. Böyle bir haldeyken, nihayet, burada oturulamaz bir durum söz konusu olunca burayı terk ettiler. Terk ettiler ama bu sefer temelli sahipsiz kaldı burası. Bizim teşebbüslerimiz uzun sürdü. Önce müftülüğe müracaat ettim, dedim ki: “benim görev yaptığım caminin kütüphanesi var. Burası Kültür Bakanlığı Halk Kütüphanesi olarak hizmet görüyordu, şimdi içinden çıktılar, tahliye edildi. Burayı Diyanet’e bağlı yani camiye bağlı bir kütüphane yapalım”. Bizim kütüphaneyle işimiz ne canım, dediler, biz camileri idare ederiz, falan. Yani güler misin, ağlar mısın? Yani burada bir iki şeye işaret edeyim; bu “efendim, bizim kütüphane ile işimiz yok” lafı var ya, aslında büyük bir marazın alâmeti demektir. Hani insanın vücudunu taramak için check-up yaparlar, kan tahlili yaparlar. Orada bir virüs görülür. “Aa, kanser var”. Hemen teşebbüse geçilir, taranır maranır derken biyopsi alınır. Bu durum aynen bunun gibidir. “Bizim bunlarla işimiz yok” var ya, o kanda çıkan muzır bir virüsün habercisidir bu. O zaman tabii bir idealim var; camiyi tamir etmek. Fonksiyonunu yitirmiş, kabuktan ibaret kabul ettiğim caminin, günümüzün, asrımızın şartları, memleketin ihtiyaçları doğrultusunda hangi fonksiyonları yüklenmesi gerektiği, hangi vizyona ve misyona sahip olması gerektiği hususunda bir tarif yapmak… O tarifin merkezinde de şu görüşümüz var, İslam bir medeniyettir, bu medeniyetin merkezi de camidir. Tutturduk böyle bir şey. Medeniyetsiz, ilimsiz olur mu? Medeniyet ilimsiz olur mu? Olmaz. Ee kütüphane  de onun ifadesi. Şimdi bana denmiş oluyordu ki müftülük canibinden yani diyanet canibinden, “ne İslam’ı medeniyet olarak algılıyoruz ne de camiye senin yüklemek istediğin fonksiyonu yüklüyoruz. Cami, memur olarak tayin ettiğimiz imamın belirli vakitlerde, efendim, Allahu Ekber Allahu Ekber, hadi güle güle; bir araya gelinen, ama sûretâ bir araya gelinen, resmi bir dairedir, devlet dairesidir.” Ama yani ne cemaat var ortada ne de cami. Çünkü cemaat böyle olmaz. Resmi makamlara, postaneye, hastaneye giren adamlar gibi birbirini hiç tanımayan adamlar giriyor. Birbirinin yüzüne doğru dürüst bakmadan, hatırını sormadan, alâkadâr olmadan yine gidiyor. Böyle cemaat olur mu? Ne alâkası var! Yani tam bir resmî daire. İmam girer mesela imam odasına, özel kıyafetini giyer. Ya kardeşim eğer bu sarık, cüppe sünnetse cemaat niye giymiyor? Yani namazla ilgili bir sünnet ise bu, cemaatin bu sünnete ihtiyacı yok mu? Efendim, girer oraya, aynaya bakar falan. Kıyafetini giyer, böyle rap rap rap rap gider mihraba. Namaz kıldırır, kimsenin yüzüne bakmadan inip, öyle gelir odasına. Soyunur çıkar. Kimse kimseyle konuşmaz, küs herkes. Ya böyle cemaat olur mu? Böyle cami olur mu? Neyse…

8964Sonra başka bir şey daha; devlet dairesi… Niye devlet dairesi? Mesela bir zamanlar faizle ilgili ne vaaz edebilirdin ne de hutbe okuyabilirdin. Niye? “Kanunlara aykırı…” Niye aykırı oluyor kardeşim, Allah yasaklamış bunu, ben bunu anlatacağım. “Siyasi. Dini siyasete alet ediyorlar.” Yani yukarıdan bağlı olduğun kurum yani devlet, senin neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğini tayin ediyor. Böyle bir cami olur mu yahu? Cami devletin bir dairesi olmamalıdır. Neyse kapatalım bu parantezi çok uzar bu. Fakat meramımı bir nebze de olsa ifade ettiğimi zannediyorum. Bunu söylüyordu aslında bana, kendi bağlı olduğum daire: “ne diyorsun kardeşim sen, Allah Allah. Cami dediğin şey, işte bundan ibarettir. Sen kendi kendine böyle ütopik şeylerle uğraşıyorsun. Başımıza bela olma” kabilinden. Ee peki ne olacak? Düşündüm, eğer Diyanet bunu kabul etmiş olsaydı; şimdi burada kurulduğu günden bugüne kadar yapılmış bir sürü faaliyetler var, yayınlanmış kitaplar, sanat albümleri var, sergiler var, bu kadar yetişmiş sanatkâr var, bunların hepsi Diyanet’in yetiştirdiği kişiler olacaktı. Ama böyle bir açılımları yok. Neyse ben hızımı alamıyorum, kapatayım bunu.

 

Kendi kendini yetkilendiren imam

Derken ne yapalım, benim kurucusu olduğum Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı mütevelli heyetine bu meseleyi anlattım. Burada yapılabilecek şeyleri anlattım.Vakıflara müracaat edildi, burayla ilgili programlar, neler yapılacağı vesaire… Burası, restorasyonunu üstlenen Efe Hazretleri Vakfı’na, Bakanlar Kurulu kararıyla tahsis edildi. Şimdi, burası harap… Ha bu sırada bir sürü müracaat ediyorsun, bilmem ne. Zaman geçiyor. Burası balici merkezi oldu. Esrarkeşler, baliciler… Hadi bakalım onlarla mücadele. Aslında caminin imamı olarak burası bana bağlı değil, Kültür Bakanlığı’na veya Vakıflar’a bağlı. Aslında benim hiçbir yetkim yok. Türbeyle uğraşırım, sebille uğraşırım, hadi olmadı taa karşıdaki tekkeyle uğraşırım. Bunların hepsi aslında devlet memurluğu açısından suç teşkil eden şeyler çünkü üzerine vazife olmayan şeylere burnunu sokan adam oluyorsunuz bu şekilde. Fakat geldiğim gün itibariyle ben bunun farkındayım. Benim yetkim var mı? Yetkim yok. “Hadi oğlum namaz kıldır” demişler, imamlık bundan ibarettir. “Namazını kıldır işine bak”. Başka? “Ne demek başka? Senin görevin bu”. Haa, yetkim yok tamam. Ee ne yapacağız peki? Yetki istesem vermezler. “İşte ben şöyle yapacağım, böyle yapacağım”, boyundan büyük işlere karışma diye haddini bildirirler adama. Yetki yok. Kendi kendime dedim ki: “ben seni yetkilendiriyorum”. Kendime, lazım geldiği kadar yetki verdim. Ya böyle havadan yetki olur mu? İyi de bir sürü sorumluluk alacağım. Alacağım sorumluluklara denk düşecek kadar kendime yetki verdim. Önce sorumlu kıldım kendimi, bak sen buradan, kütüphaneden sorumlusun diye. Hatta o kadar sorumluluk yükledim ki bu aşağıda bir kapı var, gördünüz mü bilmiyorum, Cerrahpaşa caddesinde… Yani bizim caminin hâlihazır avlu kapısından çıkarsınız, Hekimoğlu Ali Paşa avlusu sokağı. Bakın şimdi, ‘Hekimoğlu Ali Paşa avlusu sokağı’ndan aşağıya kadar inersiniz, meydanda bir tane kapı var. Giderken oradan gidin de, onu ibretle seyredin. Kitâbeli filandır kapı. Hekimoğlu Ali Paşa külliyesinin esas kapısı orası. Duvarlar yok. Hurra içeriye girmiş millet, bütün bu adayı işgal etmiş. Vakıflar bunu satmış, çarçur etmiş. Ben o kadar sorumluluk yükledim ki, efendim, buranın vakfiyesini çaldırdım. İşlediğim suçlardan biri de bu. Çünkü vakıflardan vakfiyeler istendiği zaman verilmiyor. Çünkü ortaya çıkacak; misal Ali Paşa şöyle demiş vakfiyesinde, bunlar böyle yapmış gibi. O zaman genel müdürlükte vakfiyeler. Şimdi tabii açıldı bunlar, her şey ortaya çıktı. Taa o dönemi söylüyorum, 77’leri filan söylüyorum. “Ne yapacağız, ne yapacağız?”. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde arşivlerde çalışan birini ayarladım. Rüşvet falan vermedim ha, rüşvet haramdır çünkü. Efendim, o vakfiyenin fotokopisini aldım. Dolayısıyla ben aynı zamanda Ali Paşanın vekili gibi de görmeye başladım kendimi, uçunca insan uçuyor. Dedim: “ Ali Paşanın vakfettiği bütün akarlarıgeri alacağım”. Oranın haritasını çıkardım, tek tek tapu sahiplerinden, tapudan, o kimden almış, o kimden almış, ne zaman satılmış burası, nasıl satılmış filan öğrendim. Tabii sorumluluk çok ağır, ona göre de yetkilendiriyorum seni dedim, başladım işe. Efendim, neyse buraya dönelim.

8963

Restorasyon zor zanaat!?

Burayı biz tahsisen aldıktan sonra restorasyon yapmamız gerekiyor, sözleşme öyle. Efendim proje hazırla, rölövesini çıkar. Tamam çıkartalım. Restorasyon projesi, tamam çıkartalım. Peki, keşif bedeli? Çıkartalım. Keşif bedeli o zaman kaç liraydı unuttum, onun yüzde onunu, efendim güvence olarak mı ne bankaya yatır. Ya ne güvencesi, restore edilecek işte! “Yanlış restorasyon yaparsan?”. Yıkılmış zaten burası yani. “Olmaz efendim. Yanlış restorasyon yaparsan biz o paraya el koyarız”. O zaman da enflasyon almış başını gidiyor biliyorsunuz, eski yıları hatırlarsınız. Yahu bu para şimdi restorasyon süresince duracak, eriyecek. Dolar olarak yatıralım. “Olmaz”. Altın olarak? “Olmaz, Türk lirası olarak”. Peki. Bu restorasyon beş sene sürdü, beş sene sonra sen bu parayı nasıl ödeyeceksin? “Ne vermişsen, onu verecek”. İyi de erimiş olacak. “Ee ne yapalım?”. Peki çare yok, yatırdık. Restorasyonuna başladık falan.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii Kütüphanesi

Şimdi vakıflardan mimarlar geliyor. Mesela bir tanesini söyleyeyim. İlk değil, birçok gelen giden oldu. O zaman ben aşağıdaki medrese odamızda bulunuyorum. Eski talebelerim bilir orayı. Geldiler dediler ki, vakıflardan mimar gelmiş seni çağırıyor. Tabii mimar hanıma demişler ki: “Hoca orada”. “Çağırın” demiş. Yani kendisi gelip: “Ben bu kütüphaneyi incelemeye geldim, teftişe geldim” demek, tabii, gururuna ters düşüyor. “Çağırın”. Geldim işte, bakıyor. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedi. Şimdi karşısında cami imamı var, yani bu fakir, neye benziyorsam artık bilemiyorum… “Efendim, burada bazı yerlere sıva yapmak gerekecek”. Hâlbuki ben o kadar hassas davranıyorum ki, eski sıvalardan hiçbirini döktürmüyorum. Vakıfların restorasyon tarihinde asla gösteremedikleri itinayı gösteriyorum. “Bunları Tübitak’a göndereceksiniz, orada tahlil edilecek. Tahlil neticesinde bunların içerisinde hangi maddeler varsa siz de aynı şekilde yapacaksınız” filan buna benzer şeyler söyledi. Neyse, biz peki diyoruz, tabii diyecek bir şey yok. Derken ben gayet iltifatlı, nezaketli muhatap oldum. Sonra da giderken dedim: “mimar hanım bizim burada çalışma odamız var, bir beş dakika uğrayabilir misiniz?”. İşim var filan dedi. “Lütfedin” diyerek içeriye aldık. Orayı bilirler tabii yine bilenler. Her taraf levha, orijinal levha. Girince tabii şaşırdı birden bire. “Bunlar, ne bunlar?”. İşte bunlar, fakir bunlarla uğraşıyor falan derken…  Aa değişti tabii. Ya işte ben de çok meraklıyım, da derken bana talebe olmaya kalktı. “Ne olur beni kabul eder misin?” falan. Sonra dedim ki : “mimar hanım, Tübitak’a gideceğiz bilmem ne, yahu bu vakıflar hangi bir restorasyonunda, bir tane gösterir misin, sıva tahlil yapmış?”. “Yani öyle tabii” dedi. Derken burayı tamamen bizim yetkimize bıraktılar. Artık, “sen nasıl istersen; sen daha iyi bilirsin” faslı başladı. Efendim burayı restore ettikten sonra 2002’de Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi olarak hizmete açmış olduk. İşte o gün bugündür de malum, derslerimiz, kurslarımız, çalışmalarımız devam ediyor.

 

Uygulamalı Türk - İslâm Sanatları Kütüphanesi

Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi, Koca Mustafa Paşa - İstanbul

Tel : 0 212 585 53 54 - 530 48 85

 

Mehmet Emre Ayhan dinledi ve aktardı.

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2017, 12:37
YORUM EKLE
YORUMLAR
Esra Nur M.
Esra Nur M. - 9 yıl Önce

Hüseyin Kutlu Hoca'ya bir kez daha hayran kaldım.
nemelazımcıların okuması gereken bir yazı...

yalnız, kafama takılan bir şey var, 76-77 lerden bahsederken, 2002'ye geldik. arada geçen yıllarda restore tamamlanamamış mı ?

Mehmet Emre Ayhan
Mehmet Emre Ayhan - 9 yıl Önce

Sorunuzda haklısınız. Koyduğum spotla, konuşma sanki restore sürecini anlatacakmış gibi duruyor. Restorasyonun ne kadar sürdüğünü, tam olarak ne zaman bittiğini ben de bilmiyorum. Hoca da bahsetmedi. Ama şu an faal olarak işlev görüyor orası, faaliyetler devam ediyor.

banner19