Çağlarını aşan Çelebi'lerimizi ne kadar tanıyoruz?

Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi, UNESCO tarafından tarihe damga vuran 20 kişi arasında yer aldı. Nidayi Sevim bu Çelebi'ler üzerine yazdı.

Çağlarını aşan Çelebi'lerimizi ne kadar tanıyoruz?

UNESCO tarafından doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2009 yılı Kâtip Çelebi, 2011 yılı ise yine doğumunun 400. yılı sebebiyle Evliya Çelebi yılı ilan edildi. UNESCO bünyesinde yapılan taramalar neticesinde Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi tarihe damga vuran 20 kişi arasında yer aldı. Bu önemli gelişmelerden çok az insanın haberi oldu. Yine pek çoğumuz Kâtip Çelebi ile Evliya Çelebi'yi birbiriyle karıştırırız. Çünkü haklarında ansiklopedik bilgimiz dahi yok. Bu yazımızda İstedik ki savaş zamanında kılıçlarını, barış zamanında kalemlerini konuşturan bu iki çelebimizle ilgili kısa da olsa bilgi verelim. Yad etmek için bir yüz yıl daha beklemeyelim!..

Çelebi, Osmanlı’da görgülü, bilgili ve nazik kimseler için kullanılan bir unvandır. 17. asra kadar, hanedan mensupları, yüksek dini erkân ve meşhur müellifler bu unvanla anılmıştır. Kâtip Çelebi, Hacı Halife olarak da bilinir. Asıl adı Mustafa bin Abdullah’tır. 1609’da İstanbul’da doğdu. Osmanlı devlet ve siyâset adamlarının eğitildiği kurum olan Enderun’da yetiştirildi. Tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya ile ilgili çalışmalar yaptı. Dünya bilim tarihinde en ünlü ve bilinen eseri, İslam dünyasının en değerli eserlerini içeren 15.000 kitabı ve 10.000 yazarı alfabetik dizin sistemine göre tanıtan “Keşf ez-zunûn’an esâmî el-kutub ve-l-fünûn”dur.  Diğer önemli eseri yine bir şaheser olarak nitelendirilebilecek “Cihannüma” isimli coğrafya ansiklopedisidir. Bu eser daha sonra İbrahim Müteferrika tarafından 1728’de çoğaltıldı. Haritacılık, tıbbiye, tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya gibi farklı bilim dalları ile ilgili olmasının yanında pek çok savaşta da bizzat yer almıştır Katip Çelebi.

Konulara eleştirel yaklaştı, metodolojik yöntemler kullandı

Kâtip Çelebi’nin fikirleri-görüşleri bize göre sosyolojinin kurucusu sayılan İbni Haldun ile pek çok konuda benzerlik gösterir. Örneğin İbni Haldun devleti-yaşam süresini insan vücuduna benzetir, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evreleri diye de sınıflandırır. Kâtip Çelebi de aynı görüşü savunur. Fakat bir farkla ki ona göre bazı müdahale ve iyileştirmelerle bu yaşlılık evresi uzatılabilir. Nitekim Osmanlı bu tedbirlerle Çelebi’den sonra yaklaşık üç asır daha ayakta kalmayı başarmıştır. Eserlerinde gerçekçi bir anlatım ve disipliner üslup hemen sezilir. Çağdaşı olan, kendisiyle benzer konularda çalışmaları bulunan Evliya Çelebi ile arasındaki en belirgin fark da sanırım budur. Osmanlı Devleti’nde Batı bilimleriyle yakından ilgilenen ve Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim adamlarından biri olarak gösterilir.

Konulara eleştirel yaklaşarak metodolojik yöntemler kullanan Kâtip Çelebi’nin zaman zaman sosyoloji yaptığını da söyleyebiliriz. Mesela IV. Murad devrinde tütün kullanımı devlet tarafından yasaklanmıştı. Fakat o tepeden inmeci yasak yerine bu kötü alışkanlığın önüne geçmek için eğitici-önleyici tedbirlerin alınmasından yanadır. Bu ve benzer konularda açık yüreklilikle görüşlerini dile getirmiştir. Kendi ismiyle Sirkeci’de bir cami yaptırdığı fakat caminin günümüze ulaşamadığı biliniyor. 1657 tarihinde henüz 48 yaşında iken vefat etti. Vefatının ardından Unkapanı’nda yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. Medrese 1910 yılındaki bir yangında yok oldu. İMÇ bloklarının yapımı sırasında türbenin etrafı çevrilerek yanında yatan Şair Necati’nin kabri ile birlikte küçük bir hazire haline getirildi.

Kâtip Çelebi ile Şair Necati’nin mezarlarının hemen arkasında etrafı duvarla çevrili bir alan daha var. Burada da Sivrihisarlı meşhur âlim ve düşünür Nasreddin Hoca’nın torunu Hızır Bey’in kabri bulunuyor. Fetih’ten sonra (1453-1458) ilk İstanbul Kadısı ve İstanbul Efendisi adıyla anılan ilk belediye başkanıdır.

Seyahatname” nasıl oluştu?

İkinci kahramanımız Evliya Çelebi, 1611 tarihinde İstanbul, Unkapanı’nda doğdu. Asıl adı Derviş Mehmed Zillî’dir. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul’a yerleşmiş, zaman zaman Kütahya’da da kalmışlardır. Ailenin bazı üyeleri tarihi seyir içinde saray çevresine hep yakın pozisyonda oldu. Evliya Çelebi çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim gördü, Enderun'da yetişti. Genç yaşta hafız oldu. Kısa sürede yaptığı işlerle devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. Zekâsı ve güzel konuşmasıylaIV. Murad’ın büyük muhabbetine mazhar olup ona musahiplik yaptı. Devletten asla maaş almadığı gibi hiçbir imtiyazdan yararlanmak yoluna da gitmedi. Hayatı boyunca bu minval üzere yaşayan Evliya Çelebi 21 savaşa katıldı. Kazanılıp kaybedilen bu savaşlarda, savaş kazanıldığı vakitlerde zafer müezzinliği de yaptı. Evliya Çelebi, eserlerinde kendinden de bahseder. Nesebini Ahmed Yesevi’ye, oradan da Hz. Muhammed’e  (s.a.v.) kadar dayandırmaktadır. 

Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”’si meşhurdur. 17. yüzyılda yazılmış olan çok ünlü bir gezi-seyahat kitabıdır. 10 ciltten oluşur. Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı deyimler çokça kullanılmıştır. Evliya Çelebi’nin seyahatlerine başlamasının bir de hikâyesi vardır. Rivayetlere göre bu seyahatler bir rüya üzerine başlamış ve yaklaşık 50 yıl hiç durmadan devam etmiştir. İstanbul-Eminönü sahilinde, bugün İstanbul Ticaret Üniversitesi olarak işlev gören İstanbul Ticaret Odası'nın eski binasının karşısında Ahi Çelebi Camii vardır. İşte bu camide Evliya Çelebi bir rüya görür. Rüyada Hz. Peygamber Efendimiz kendisine gösterilir. Gayet heyecanlanan Çelebi, “Şefaat Ya Resulallah” diyeceğine “Seyahat Ya Resulallah” deyip çıkar işin içinden. Tabi bunu bir işaret olarak kabul eden kahramanımızı artık kimse durduramaz. O ülke senin bu ülke benim diyerek 50 yılı aşkın bir süre zarfında neredeyse dünyanın yarısından fazlasını gezer. “Seyahatnâme” adlı eserini de bu arada oluşturur. İmparatorluğun çöküşünü fark eden Çelebi’nin Osmanlı’nın ihtişamını gelecek nesillere aktarmak gayesi ile olsa gerek eserlerinde bazen abartı yaptığı söylenebilir. Fakat edebiyat tarihi açısından dünyanın geldiği noktaya baktığımızda da Çelebi’nin aslında çağının ilerisine geçtiği ve bugün dahi ondan ilham alındığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle bizim kadrini kıymetini bilmediğimiz bu cevherden Batılılar yeterince yararlanmıştır.

Evliya Çelebi’nin fantastik sayılabilecek anlatımının aslında dünyanın başka coğrafyalarında sıradan, doğal bir hadise olduğuna bir örnek verelim. Birçok balık türü, bazı kaplumbağa ve kurbağa gibi omurgalılar, ısı, sıfırın altına düşünce donarlar. Kışı don halinde geçirip, ilkbaharda bir şey olmamış gibi yeniden hayata başlarlar. Bunu günümüzde yeni yeni öğreniyoruz. Pek çoğumuzun bu inanılması güç hadiselerden haberi bile yoktur. Bir belgeselde izledim. Tıpkı bazı bitkiler gibi kışın sanki birer ölü haline gelen kimi canlılar yazın tekrar diriliyor. Evliya Çelebi, Erzurum’daki kışın şiddetini anlatırken şöyle der: “Burada öyle bir soğuk olur ki zemheride kedi damdan dama atlarken donar, baharda karlar erirken miyavlayarak aşağı düşer ve kalkıp yoluna devam eder.” Bunu dinlerken insan ister istemez “yok canım, bu kadar da olmaz” demekten kendini alamaz. Lakin yukarıdaki kışın donup, yazın tekrar yaşam alanına dönen canlıları öğrenince Evliya Çelebi’nin bu bilgilere sahip olabileceğini düşünmeden edemiyoruz.

Diğer yandan mesela “çılgın proje” olarak yakın zamanda gündemimize giren “kanal” projesinin yeni bir proje olmadığını, bu projenin Evliya Çelebi’nin 10 ciltlik eserinin ilk cildinde yer aldığını da yeni öğreniyoruz. Benzer daha birçok ilginç konunun eserde yer aldığını söyleyebiliriz.

Devlet-i Âli Osmaniye’nin ihtişamını resmeden medeniyet gezgini

Evliya Çelebi gibi Fatih'te dünyaya gelen ve halen doğduğu evde ikamet eden değerli büyüğümüz Mehmet Kamil Berse ağabey onunla ilgili bakın neler söylüyor: “Evliya Çelebi, üç kıtaya yayılmış Devlet-i Âli Osmaniye’nin ihtişamını resmeden medeniyet gezginidir. Her medeniyet kendi gezginini içerisinden çıkarır. Gezginler, coşkun ırmaklar gibidir. Aktıkları yerlerden geçerken zengin birikimlerini de buralara bırakarak geçerler. Tarihe damga vuran 20 kişiden biri ilan edilen Evliya Çelebi, 51 yılını yollarda geçirmiş, 25 milyon metrekarelik bir alanı kapsayan 30 ülke, 250 şehir, yüzlerce, binlerce kasaba ve köy gezmiştir. O üslup sahibi bir edip, çok iyi bir tarih bilimcisi, donanımlı bir coğrafya uzmanı, halkbilimci, gezdiği yörelerdeki bitkileri de inceleyip onların yararlılıklarını kaydeden bir eczacı, zarif bir hattat, belleğinde binlerce eser bulunan musikişinas, mahir bir nakkaş, Hafız-ül Kur’an’dır. Döneminin Türkçesini yalın bir ifade kullanarak halkın anlayacağı seviyede tutmuş, Türk diline çok emeği geçmiş, önemli bir dil bilimcimizdir.”

Evliya Çelebi'nin gözünden Eyüp Sultan

Evliya Çelebi’den bahsedilir de Eyüp Sultan unutulur mu? O, 1630’larda, Haliç üzerinde Defterdar Camii’ne kadar olan bölgeyi tasvir ile düzlükteki Çömlekçiler Mahallesi’nde bağlı-bahçeli kat kat hoş manzaralı 1000 kadar evden, birçok konak ve bostanın varlığından söz eder. Yine Evliya Çelebi’ye göre bu mahallede 300 dükkânlı çarşıdan başka 250 çanak çömlekçi dükkânı vardır. Çömlek fırınları ve atölyelerinde çanak-çömlek, testi, tabak, yağ, bal ve su kapları, her türlü oyuncak imalatı söz konusudur. Bahçe ve bostanları, şehzade ve sultan hanımlarına ait konakları, saraya kar sağlayan kar kuyularını özellikle belirtmiştir. Ayrıca Çelebi, Eyüp Sultan semtimizi tarif ederken şöyle diyor: “Eyüp Sultan şehrinin suyu, havası, kadın ve erkeklerinin güzelliği methedilir. Ayan ve eşrafı çoktur. Halkının çoğunu bilginler meydana getirir. Eyüp Sultan şehrinin has ekmeği, kaymağı, yoğurdu, şeftalisi ve kayısısı meşhurdur. Eyüp Sultan Camii avlusundaki çınar ağaçlarına yuva yapan leylekler, her sene başlarından ikişer tel tüyü baştan başa nurlu Eyüp Sultan Camii kubbesi üzerine bırakarak hediye ederler.”

Evliya Çelebi’nin 1682 tarihinde Kahire-Mısır’da vefat ettiği rivayet edilir. Mezar yeri belli değildir. Bir rivayete göre de kabri İstanbul’dadır. Tabi bu ikinci ihtimal biraz zayıf gibi görünüyor. Bütün olumsuzluklara rağmen Evliya Çelebi gibi bir büyüğümüzün kabrinin gözlerimizin önünde yok olup gittiğine insan olanın inanası gelmiyor. Babası, annesi ve büyük annesinin Beyoğlu’nda şimdiki Lohusa Sultan Türbesi yakınındaki Meyyit Mezarlığı’nda gömülü olduğu bazı kaynaklarda yer alır. Bir zamanlar büyük bir alanı kaplayan buradaki mezarlık maalesef günümüze kadar ulaşamamıştır. Burada şimdi etrafı çevrilmiş küçük bir alan içerisinde birkaç kırık mezar taşı parçası bulunuyor. 1594 ve 1756 tarihlerini okuduğumuz iki mezar taşı parçasından Evliya Çelebi’nin ailesini işaret eden bir bilgiye ulaşamadık.

İnsanın ameli iyi olduktan sonra nerede gömülü olduğu, mezarının olup olmadığı aslında pek de o kadar önemi değil. Bu minvalde Hz. Mevlana’nın şu veciz ifadesi aklıma geldi: “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” Rabbim cümle geçmişlerimize rahmet eylesin…

 

Görselleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Nidayi Sevim yazdı

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2016, 17:15
YORUM EKLE

banner19

banner13