banner17

Bu toprakların gür sesi oldu

Çanakkale Mahşeri, Ah Yemen, Dahiler ve Deliler, Yazılamamış Destanlar gibi onlarca eseriyle bu toprağın çocuklarına sesleniyor Mehmed Niyazi…

Bu toprakların gür sesi oldu

Bazı anlar, bazı fotoğraflar aradan yıllar geçse de sizin peşinizi hiç bırakmaz. Kütüphanenin birinci katında bir yere gitme hazırlığı içinde, ayaktaydı önce. Sonra sandalyelerden birine oturdu, tâkâti kesilmiş bir hali vardı. Avuç içlerini diz kapaklarına kavuşturdu. Kütüphanede sadece yazmak için otururdu, onun dışında dinlenmek üzere, yahut takatsizlikten oturuşu hiç vâki değildi. Bugün Sitare’nin uçmağa varışı göğsünü soluksuz, dizlerini dermansız bırakmıştı. Saçları karışık, yüzü allak bullaktı. Onun dilinden söyleyen, Orta Asya bozkırlarından, Yemen ovasından ses veren alnı ak ışıklı küheylanına binen pehlivan cüsseli Dilaver Ağa’nın toprağa düştüğü haberi şimşek gibi düşmüştü müsveddelerin üzerine. Gözlerinin buğusundan mı kağıdın elinden kayışından mı bilinmez karmakarışık oldu satırlar... Kalemi bıraktı, ölüleri dirilerinden gittikçe çoğalan insanların hüznüyle daldı uzaklara.  Onun, hayalimden hiç bir zaman silinmeyecek karelerinden biridir bu anlar. Bir de bundan birkaç yıl evvel Kültür Ocağı Vakfı’nda yaklaşık iki saat süren, bize heyecan ve ilham yükleyen konuşması. Ayaktaydı, o kadar içi dolmuş ve aşkla konuşuyordu ki bu hararetle oturması mümkün değildi; işte ben burdayım, dimdik ayaktayım, “benim olmadığım yerde hiç kimse yoktur” perdesinde hiç duraksamadan hafızasının ince kıvrımlarından akıp gelen isimler, eserler, olaylar arasında hepimizi hayrete düşüren bir berraklıkla çağladı. Dava da başka nasıl anlatılırdı ki zaten.

 

Mehmed Niyazi ÖzdemirBu toprağın çocuklarına…

Sadettin Ökten Hoca’nın; “Bizim de ecdâdın yâdigârı ve devamı olan kendi gökkubbemiz vardı, lakin çok harâb ve zayıftı; ayrıca bu kubbenin içinde mağmum ve dumanlı bir hava hakimdi ki biz çoğu kez kendi gökkubbemizi göremezdik. Fakat onun orada, o kara bulutların ardında olduğunu ve bizi ecdâdın şefkati ve kudreti ile himaye ettiğini ve edeceğini bilirdiksözleriyle tasvir ettiği kendi gökkubbemizin yaralı ve solgun çehresini örten sis ve duman perdesini keskin kalemiyle delen bir münevverdir Niyazi Hoca. Yirmiyi aşkın kitabı, belki onların sayfalarının yekunu tutan “hür tefekkürün kalesi” köşe yazılarıyla devlet, medeniyet, edebiyat ve özellikle de tarih bilinci ve şuuru kazandırmaya yönelik yazıların yaşayan mimarıdır. Allah uzun ömür versin, hocanın yaşı kaçtır bilmem, aslına bakarsanız hesabını da yapmak istemem. Hani askerler için sayılı gün çabuk geçer derler ya sayılınca bir şeyin çabuk tükendiğine inananlardanım. İsterim ki hocamın ömrü “kumlar sayısınca bî-hadd ü aded” olsun. Çok kıymet verdiği bu milletin, bu toprağın çocukları,  onun bütün satırlarını okuyup, hıfzedip, okuduklarıyla amel eyleyinceye, maverası ve macerası dillere peleseng oluncaya kadar... Mehmed Niyazi Hoca muhakkak ki pek çok yönüyle anlatılacak bir kıymettir. Onun en mümeyyiz vasıflarından biri olan millet hafızasını oluşturmadaki gayretine takdir, haddimiz değil; olsa olsa minnet borcumuzdur.

 

Mehmed Niyazi ÖzdemirMilletin hafızasını oluşturmak

Büyük dehalar nasıl yaşadılar? sorusunu kitaplar kadar, bazen onlardan daha etkileyici anlatan müzecilik disiplini bizde maalesef asla istenen düzeyde değildir. Neden mi bahsediyorum? Kafka’nın Prag’da müze haline getirilen ve büyük bir ihtimamla sergilenen eşyası bugün Kafka’nın yazıları kadar milletinin beslendiği bir başka mesaj kaynağıdır. Doğru, biz bir “hiç” medeniyetiyiz. Ölümden gayrısını yalan biliriz, dâr-ı bekâyı düşününce bu dünyanın bir çivi çakımlık kıymeti de yoktur. Destanlar yaratırız ama yazmaya vaktimiz olmaz. Gerek de yoktur. Amennâ! Ama bir şeyi unutmuyor muyuz? Yazmayı ve korumayı bilmezsek, ihmal edersek, “millet hafızası”nı nasıl oluşturabiliriz? Batı, milletine mâl olmuş kim ve ne varsa ölüsüne de dirisine de sahip çıkar, onu bütün dünyaya kendi yöntemleriyle tanıtmak için gayret sarfeder. Bu gayretin tabii bir neticesi olarak bugün müzecilikte boy ölçüşemeyeceğimiz kadar ileridedir. Nitekim bizde Çanakkale hafızasının teşekkülünde şehitliğin korunmasının yanında Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirinin, isimsiz bir neferin “Çanakkale Türküsü”nün, Niyazi Hoca’nın “Çanakkale Mahşeri”nin nesiller üzerindeki tesirini kim inkar edebilir.

 

Mehmed Niyazi Özdemir, İslam Devleti FelsefesiMünevverler ocağı İSAM’da

Çoğunlukla İSAM’da kütüphanenin girişinde sağdaki masalardan birinde otururum, eğer saat on birden önce gelmişsem muhtemelen biraz sonra göreceğim kütüphanenin meşhurlarından birisi Mehmed Niyazi hocadır. ( Bir not: Hocamız bir mülakatında 1969’dan beri zorunlu haller dışında her neredeyse her gün muhakkak oranın kütüphanesine gittiğini, çalışmalarını orada yürüttüğünü söylemişti. ) Bu arada Goethe çalışmalarıyla tanıdığımız Senail Özkan ve “Altıncı Şehir”den “Dersaadet”e avdet eyleyen Ahmet Turan Alkan Hocalar da kütüphanenin gediklilerinden ve Niyazi Hocanın ‘kanka’larındandır. Kışın kütüphaneye paltosuyla gelir. Diz kapaklarının üzerinde kalan bu palto hocanın upuzun boyunu örtmede kifayetsiz kalır. Paltosunu, Akif’in paltosuna benzetirim. Çok benzemezler belki ama ben her ikisinin içinde tevazuun sükûnetini, hakikatin pörsümez gür sesini taşıyan, vefanın varisi iki abidevî şahsiyeti gördüğümden benzetmek isterim herhalde. Umumiyetle müsveddelerini ve bir iki kitabı taşıdığı çantası omzunda, hafif dağınık saçları ve dimdik yürüyüşüyle kütüphane girişindeki görevlilere seslenerek, diğer kimselere ise başıyla selam vererek dolaplara doğru ilerler. Yüzünde vatan için cihad mahşerini yaşamış bir gazinin alın terinden mürekkep çizgiler, bakışlarında geçmişten geleceğe işaret eden ufukların seyri, uzun boyuna yakışan bir asker gibi dimdik duruşunda Tuna boyunun, Sakarya’nın akışı vardır. O bu haliyle cepheden yenice gelmiş, tüfengini siperde saklamış, yaşadıklarını yazan bir yiğittir. Öyle ki: “Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli/ Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli…”

 

Uzaktan aşk

Hoca kütüphaneye gelmişse garip garip sevinmeler geçer içimden, birkaç manası vardır benim için. En önemlisi; ohh çok şükür hasta değil, yürümüş, gelmiş, işte burada. Bu satırları yazanın hocanın hastalığı sırasında gelip gittiğini, onu yokladığını zannetmeyin sakın; ah keşke öyle yapabilse. Geçen yıl hepimizi korkutan, biraz uzun süren hastalığı sırasında onu ne aradım ne sordum. Benimki uzaktan sevmek gibi birşey. Hocayla pek konuşmuşluğumuz da yoktur kütüphanede. Sonra bilgenin yanında susmak ve dinlemek makbuldür şiarımızca. O anlatacak biz dinleyeceğiz, zaten birazdan masasına geçecek, gazetedeki köşesini yahut kitabının yeni bölümlerini yazacak, biz de satırlarını okurken dinlemiş olacağız.

Mehmed Niyazi ÖzdemirÜst katlardan birindeki masasına geçer, fikir hamulesinin sadık birer işçisi olan elleri kalemiyle buluşur. Bir çocuğun en zevkli vakitlerini oyuncaklarıyla geçirmesi gibi çevrenin bütün etkilerinden âzâd olarak mütemadiyen yazar. Bu vakitlerde gökkubbenin bir başka diyarında muzaffer bir kumandanı yahut paşayı diriltmekte, kimbilir hangi adsız neferin redifinden vatan türküsünü söylemekte, bu toprağın çocuklarına “çizgi”li yaşamanın altından yolunu çizmektedir.

 

Bir ahfâdın atasını sevdiğinin resmidir.

Bir zamanların Marmaratörü, demli ve hararetli sohbetlerin aranan ismi Mehmed Niyazi Hoca’yla kısa ama anlamlı bir yolculuğumuz oldu. KOCAV’da divan sohbeti var ve kendisi o günki sohbette post sahibi... Masasına gidip ismimi söyledim, bana görev verdiler, sizi oraya götüreceğim dedim. Saat geldiğinde bana haber ver kızım, dedi ve yazmaya devam etti. İkinci defa masasına yaklaştığımda masasından kaldırmakla bir yazara ne büyük kötülük yaptığımın farkındaydım. Kütüphaneden çıktık, kapıda taksinin beklediğini görünce otobüsle Üsküdar’a inip, oradan vapurla karşıya geçmek istedi. Yok hocam dedim, bizimkiler taksiyle gelmemizi istediler, sizi yormak istemiyoruz, dedim. Biraz kızdı, ne gerek vardı dedi. Taksici de demesin mi efendim ben karşının taksisiyim, lutfedin sizi götüreyim, zaten karşıya geçeceğim. O zaman razı oldu, bindik. Ben, taksicinin mi hocanın mı yoksa her ikisinin mi mübareklerin zaviyesinden olduğunu kestirmeye çalışırken karşıya geçtik. Beşiktaş’ta inelim, dedi. İndik, ordan otobüse bindik. Otobüs dolu, ayaktakilerin sayısı da oturanlar kadar... Hoca o vakur duruşuyla, gözleriyle yer aramaya tenezzül etmeden tavandaki halkalardan birine yapıştı. Bu arada beni bir sıkıntı aldı, Allah vere de birisi hocayı tanıyıp yerinden kalksa ya da büyüklüğüne, ağarmış saçlarına hürmet eden bir vatandaş çıksa derken herhalde bir iki durak sonra önümüzdeki yer boşalınca hoca oturdu. İçimde yine o gizli sevinç, oh neyse kurtardık.

Çanakkale Mahşeri, Ah Yemen, İki Dünya Arasında, Dahiler ve Deliler okuduğum kitapları. Diğer eserlerini düşününce ne kadar Mehmed Niyazi cahiliyim, onun hakkında birşeyler yazmak cüretine de bak diyorum. Zaten bu satırlar da bir ahfâdın atasını sevdiğinin bir beyannamesidir.

"Mehmed Niyazi Özdemir" fotoğrafları için tıklayın.

 

Ümran Aysevgileri yarınlara bırakmadı.

Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2010, 14:50
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ayse Rukâl
Ayse Rukâl - 9 yıl Önce

Ortaokuldayken Mehmet Niyazi'nin Varolmak Kavgası isimli romanını okumuştum. oldukça etkileyici bir hikayesi ve anlatımı vardı.

SEVGİ ALTINOK ALAGÖZOĞLU
SEVGİ ALTINOK ALAGÖZOĞLU - 9 yıl Önce

Arkadaşım kalemine ve yüreğine sağlık! Yazan güzel, yazılan güzel, okuyan da güzel inşallah!!

banner19

banner13

banner20