banner17

Bu toprağın türkülerini göğertti şair!

Abdurrahim Karakoç, o huruca kalkmış zekâ saydamlığındaki şiirleri ve mahvetmeye hazır yazıları ile tavizsiz, pazarlıksız bu dünyadan vuruşarak çekildi.

Bu toprağın türkülerini göğertti şair!

 

O derinlere, belli ki alnacından korku çekilmiş yüzüyle bakan çiftçi Ümmet Karakoç’un mahdumu Abdurrahim Karakoç, uçsuzluğu tımar eyleyerek uzak anların merakıyla ansızın dalıp gitmiştir bir fotoğrafta. Zaten hep böyle değil miyiz hepimiz? Varlığı var eden ‘var’ı düşünüp bir özge can için dünyalık adına bir yerlere dalmakta değil miyiz? Sürekli ötelenen yalnızlığımız ve ‘ölüm işte, daha ne olsun!’ şaşkınlığımızla öyle umarsız, öyle firaklı akıp durmakta değil miyiz? Bir gün bir haber gelir, o haber ansızın gelir ve titrek bir akıl humması sonrası yerini dünyalık gerçeğe bırakır. Dünyalık gerçek, varlığı kavrayış başta olmak üzere, insana dair cümle gizli köşeleri bir bir ortaya döker de ölüm karşısında hangi gerçek yapraklarını titretmez?

Sesiyle bir inancın yalınkılıç müdafii Karakoç

Abdurrahim Karakoç, son dönem halk edebiyatında âşık geleneğinin son halkası olarak, can kuşunu sahibine emanet etti. Sadece şair kimliğiyle değil, düşünce adamlığı ve şahsiyetiyle de bir milat taşıdı omuzlarında. Bindokuzyüzaltmışlardan bugüne sesi sürekli dolanıp durdu çevremizde. Ve şimdi, kayda geçen o nazenin gerçeği konuşmak nafile bile olsa, Karakoç bir doru atın sırtında, artık bu dünyadan, dünyamızdan, bizim hayatımızdan çekildi! Dalıp giden havsalasında, o meşhur mısraları da beraberinde götürdü.

Bize kalan, bize ya nasip niyetiyle kalan, sözde ölümün elinden kurtarılmış, ateşi karıştırmaksızın uzun uzun dağları düşünüp hep mâveraya bakan bir şair fotoğrafı ve bir Anadolu çağlayanında durulanmış kitapları dost şimdi. Yürek katında darası çekilmiş o kitaplar, o meşinlere, sahtiyanlara sarılı şiirler, Anadolu büyüklüğünde çatal yürek bir yumruğun harcıdır zahir. Sesiyle bir inancın yalınkılıç müdafii Karakoç, öz niyetinde berraklaştırdığı Türk’ü ve âlemşümul kuru cihangirliğin hasmı olan yalın hâliyle İslâm’a dair dünyalık bir endişe, tedirginlik duymaksızın davasını mahkemelere taşımış kızgın bir Mohaç sipahisidir.

Varlığını, sebepler hanesinde özetlerken şunları ifade etmektedir: “Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var?’ diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. Bana gelince: Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkâğıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım(!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (c.c) kısmet ederse...”

Sözde Karakoç’u sahiplenenlerin ‘Mihriban’a tutunup davayı kulak arkası ettikleri gibi…

Abdurrahim Karakoç

Karakoç’un o durgun, intikamı hepten alınmış bir adam tavrında gizli duran ve hüzünkâr çehresiyle dervişâne sakinliğindeki bakışı yanında, içimize tüneyen o uzun havalar, yaban bozlaklar, bakir kırlar, yılgın kuşlar ve bakır renginde dağlar hepten yavan artık. Bu böyledir zahir. Eskimiş bir ömür sonrası, eskimez bir hayatı kucaklayan, o hayatı kucaklayan kolların sahibi olarak, onun adına, ER kişi niyetine tutuldu saflar. Saflar tutuldu ve ER kişi, mert kişi sevabına okundu cümle dualar. Karakoç, bir dünyadan diğerine sığınırken, son sözünü söylemiş bir ozan sazı kadar rahattır artık. Son tezene son tellere dokunmuş, sona doğru hazırlanan azık, bahtiyar bir savaşçının nimet bildiği ‘nokta nokta sokulan ruh’ tasvirince mânâ kazanmıştır. Bir derin duyuş hâlinde Karakoç, şiirini bilediği vakit, inancının vazgeçilmezlerinden İslâm söz konusu olduğunda biliriz ki azat kabul etmez bir köle idi. Bununla birlikte, sözde Karakoç’u sahiplenenlerin ‘Mihriban’a tutunup davayı kulak arkası ettikleri gibi, onun kimliğinde kronikleşen diğer yumuşatıcılarla birlikte onu ‘dava’dan berî tutma gayretlerini, sadece aşk şairi boyutuna indirgenen hamlığını nasıl anlamamız gerekir? Bunu kabul edebilir miyiz? Öyle sanıyorum ki modern çağın büyücüleri için ‘dava’, paraya tahvil edildiği ölçüde değer kazanmaktadır. Yüzlerce türkü sözünü kaleme alan bir şairin vefatı, elbette bestekârlarla birlikte ondan beslenen gayrı samimi esnaf takımını da üzmüştür. Oysa modern çağ, şair öldüren tarafıyla mahkeme kapılarında sürüklediği ruhları hiçbir zaman anlayamamıştır. Karakoç’un bir menba hâlinde bu toprağın türkülerini göğertmesi, onlara hayat sunması, sorumluluk hesabından başka bir şey olmamıştır.

Sizi bilmem ama ben, vefatı sonrası bir kez bile göz atımı olsun bakamadım Karakoç’un tek karecik bir tek fotoğrafına. Anadolu’nun yıllar yılı saklanan kederli ruh ıstırabıyla yoğrulmuş, samimiyetin ve teslimiyetin buruk lezzetlerle bezediği o masum çehrede, bakanı deliye döndüren tanımsız ve tuhaf, iğreti ve garip acıyı açıkçası yakıştıramadım Karakoç’a. İçimden avaz avaz kuşlar havalandı da Anadolu türkülerinin ram olduğu adamı bir tutamadım ölüm ile.

Yok, düşündüğünüz gibi değil öyle. Ölümün yakışamayacağı çehre elbette yok, biliyorum. Fakat nasıl derler, o Anadolu kıtasını çağlar boyu ‘bir lokma bir hırka’ anlayışıyla mamur hâle getiren irfan meclisinin yanık yağda kavrulmuş yüzü görmekteyim ki artık çekilir oldu evrenimizden. Belki şunu da söylemek mümkün, merhametin ikbal peşinde koşanlara öğrettiği bir sıradanlıktır yaşadığımız günler.

Evet, Karakoç, o bahçede, henüz kurumamış çimler üzerinde, o katlanır tahta iskemlede uzaklara, çok uzaklara dalıp dalıp giden hasta bir şair olabilir. Isırganların, yediverenlerin bittiği bir bahçe düşüncesi içinde iliklerimize kadar teslim alınmış olabiliriz. Değil mi ki serde dünyayı sevmek var, dünyayı vasfınca övmek var, öyleyse çekilsin ıstırabın kara perdesi! Bu perdenin hemen önünde, yorgun bir savaşçı olarak bekleyen Karakoç, o huruca kalkmış zekâ saydamlığındaki şiirleri ve mahvetmeye hazır yazıları ile tavizsiz, pazarlıksız bu dünyadan vuruşarak çekildi. Vuruşarak çekildi ve aşk ve kavga bahsinde, umutlu olmak adına bütün hücrelerimizi dirgenlere, yabalara çekti. Ne diyordu, hatırlayalım lütfen, “Savaştayım elli yıldır / Ömrüm geçti boşalt doldur / Anlamadım bu ne haldir/ Bir gün tüfek çatamadım / Suları ıslatamadım.”

Suların ıslanacağı yok, zira Karakoç, bilinsin ki bu dehrin şiddetli gazabını tatmış muhalif bir Türk-İslâm savaşçısı olarak ümmet şuuruna ziyadesiyle yakın fikir örgüsü içinde ıslanmayan türkülerin ve çözülmeyen dillerin ‘fakat’sız, ‘ama’sız şaha kalmış şahdamarıdır!

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2012, 07:32
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20