Bizler de Üşüyoruz Koca Reis

Karanlığın içine doğru bir otobüs dolusu üzgün adam yol alıyoruz.

Bizler de Üşüyoruz Koca Reis

Kimse birbiri ile konuşmak istemiyor. Gözler sulandıkça ağladığımızı belli etmemek için öte tarafa dönüp, nemli göz kapaklarımızı ovuşturuyoruz.

 

Camlara yapıştırılmış “Bizler de Üşüyoruz Koca Reis” afişleri geceyi yalayıp geçiyor.

 

Yanı başımızdan Anadolu'nun nice ilinden, ilçesinden, beldesinden büyüklü küçüklü otobüslere doluşmuş bir gömlek, bir ceket kışın son günlerine aldırmadan öylece yola düşmüş vefalı binlerce çocuk gecenin karanlığına hızla dalıyorlar.

 

Molalarda birbirini tanımayan, ama camlara, otobüslerin önlerine yapıştırılmış “Muhsin Yazıcıoğlu” resimlerinden ortak kaderlerinin olduğunu anlayıp selamlaşan bu Anadolu çocukları, vakur hallerini çay masalarına bırakıp yeniden yollara düşüyor.

 

Giderken kimse ile konuş(a)madım. Pardösümün yakalarını kaldırıp nemlenen gözlerimi saklayarak geçmiş günlere doğru defalarca gidip geldim.

 

 

1990 yılının bir öğleden sonrası Ankara Sıhhiye'de ilk kez gittiğim Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'ndayız. Birazdan Muhsin Yazıcıoğlu gelecek. Hapisteki ülkücülere ve mağdur ailelerine yardım yapmak amaçlı kurulan bu vakfın o günlerde başkanlığını yapıyordu Yazıcıoğlu. İçeride 15-20 kişi kadarız. Küçücük bir odaya sıkıştık. Sorular soruluyor, başkan bıkmadan cevaplamaya çalışıyor.

Ben o zamanlar diğerlerine göre daha küçüğüm. Daha yolun başındayım belki. Bu ilk sohbette Muhsin Başkan'ın söylediği her sözü, İslami bir temele dayamaya çalışmasını dikkatlice takip ediyorum. Anlıyorum ki bu adamın milliyetçilik fikriyatı o zamana kadar duyduklarımdan, okuduklarımdan daha farklı, daha derinlikli. İslam'a uymayan hiçbir şeye yüz vermeyen bir konuşmaydı bu, hatırladığım kadarı ile.

Hiç unutmuyorum hatta bir meseleyi açıklarken uzakdoğu sporlarından örnekler vererek ikna etti orada bulunan kalabalığı. O vakte kadar başkanın uzakdoğu sporları ile ilgilendiğini de bilmiyordum. Lise yıllarımda bu sporlara ilgi duymuş ve bütün zihni, bedeni olgunlaşmamda faydasını görmüştüm ben de. Ve politik bir meseleye verilen cevapta uzakdoğu sporları ile ilişki kurularak yapılan açıklama müthişti.

 

Bütün bir milliyetçi omurga içerisinde aslında Muhsin başkan, o vakitlerde de ayrışık duruyor ve daha İslamcı bir pratik ve söyleme yaklaşıyordu. Bu beni epey cezbetmişti açıkçası. Ayrıca yine o vakitler hapiste bulunan ülkücülerin yazılarının yayınlandığı Bizim Dergah isimli bir dergi de çıkıyordu. Hatta bugünden bakınca oldukça radikal İslami söyleme sahip bir yayın anlayışı dahi mevcuttu bu derginin. Muhsin başkan'ın Bizim Dergah ile organik bağı vardı. Başkana ait İslami söylem bir anlamda bu dergi ile kendisini yasallaştırıyor ve kendisine böylece zemin elde etmeye çalışıyordu.

 

Bu İslamcı yapı tabi bir müddet sonra ana gövdede sorun olarak algılandı. Ve gerekli kişinin emri ile Ankara'da Bizim Dergah dergisinin bürosu basıldı, kurşunlandı ve sorumlu abi tartaklandı. Böylece Muhsinci denilen ekibin gövdeden ayrılıp, temizlenmesi(!) için adeta zor kullanıldı. Sonrasını bütün Türkiye biliyor zaten. Başkan BBP'yi kurdu, söylemlerine taban aradı.

 

Ben zihni yapı olarak aslında üniversitede, Muhsinci ekip ana gövdeden ayrılmadan da evvel milliyetçi gruptan kopmuş İslamcı çocuklar ile ilişki kurmaya başlamıştım. Mutaharri, Bakır Es- Sadr, Humeyni, Ali Şeraiti okumaya başlamıştım.

 

Bu süreç içerisinde ayrıca Hasan Sağındık ile tanışmam ayrı bir dönüm noktası oldu. O da benim gibi Muhsin başkandan yana tavrını koyunca ortak çalışmalara başladık. Teşkilatlar yeni yeni kuruluyordu. Nizam-ı Alem ocakları yeni yeni genç arkadaşlara kapılarını açıyordu.

Böylece teşkilatların konserlerine gitmeye başladım. Yıl 1994. İlk konserimi Bursa Nizam-ı Alem Ocağının etkinliğinde verdim, bir düğün salonunda. Tabi bu konserlere Ülkü ocaklılar geliyor bizi çok taciz ediyorlardı. Biz sahnede iken saldırgan sözler sarfediliyor, ortalığı kargaşaya vermeye çalışıyorlardı.

Muhsin başkan bu anlamda bizim yaşadığımızın bin katını yaşamak durumunda kaldı. Ama hiç birisinde karşı bir hamlede bulunmadı, hep zamana bıraktı, bilgice davrandı, tahriklerde kapılmadı.

 

Şunu söylemek gerekli ki ülkücülük  gibi ortotoks, militer bir yapıdan ayrılıp bir teşkilat kurmak ve karşı söylemde bulunmak öyle kolay bir şey değildir. Bunu bu zamana kadar kimse başaramamıştı. Kalkışanlar dövülmüş, tehdit edilmiş, yaşama şansı tanınmamıştır.

Ama bu defa Muhsin Yazıcıoğlu gibi efsane bir isim vardı ortada. Ve bunu kolay kolay kimse göze alamadı.

Neden mi?

Çünkü ömrünün en güzel çağlarının 5,5 yılını Mamak'ta Tecrit Hücresinde geçiren, hergün işkence gören, Filistin askısına asılan, her yerine elektrik verilen, ıslatılan, darp edilen birisi için artık dünya yüzünde kaybedecek bir şey yoktur. Bütün bunlar karşısında sadece Allah'a sığınmış bir adamın gözünü artık hiçbir şey korkutamazdı.

Burada herkesin yanlış bildiği bir şeyi de düzelteyim. Başkanın hapiste sadece 7,5 yıl yattığı sanılıyor. Oysa başkan 80 darbesinin evvelinde de içeri alınmıştı ve bu süre toplam 10 yıla ulaşıyordu.

 

Cenazenin kaldırılacağı gün Ankara'ya varınca gözlerime inanamadım. Hipodrum, cenaze için gelenleri getiren otobüsler ile dolu idi ve sürekli yenileri giriyordu. Ülkenin her yerinden binlerce insan. Herkesin yüzünde kaç gündür taşıdıkları hüzün, ellerinde başkanın resimleri…

 

Gazi hastanesine ilk varanlardan birisi idim. Sevgili başkanımın mübarek naşı buradan alınacak. Tam yanımda Doğu Türkistanlı bir grup. Metrelerce büyüklükte bir gök bayrak taşıyorlar. Beşevler'den, Tandoğan'a, Maltepe'den Kızılay'a ulaşan kortejin ucu bucağı gözükmedi bir süre sonra. Ankara'nın ortasında binlerce vakur adam, liderlerini kaybetmenin derin sancısı ile bir devrin son ismini taşıyordu omuzlarda. Kimi esnaf acımızı bölüşen pankartlar, kimileri de bürolarının camlarına bayraklar asarak bu ahlak abidesi başkanı son kez uğurlayan korteje selam duruyordu.

 

Tam yanımda sürekli ağlayan bir genç arkadaş var. Büyükçe bir Türk bayrağını tutan ekibin içinde, gözlerinden düşen yaşlar Ankara'nın soğuk asfaltlarına düşüp düşüp parçalanıyordu. Çok sarılmak ve oturup saatlerce ağlaşmak istedim bu tanımadığım genç çocuk ile.

Bütün cemaatlerden, bütün sufi hareketlerden yüzbinlerce insan ülkücü yapı içinden kopup kendilerine yaklaşan bu genç başkana son görevlerini yapmanın huzurunu taşıyorlardı adeta.

 

Tam Kızılay'dan geçerken içimden “Ey Ankara!ey insanlar! görün bakın biz bu adamı ne kadar sevdik, bu adam işte bakın arkasından yüzbinleri ağlatan mübarek birisi idi. Siz fark edemediniz ama biz ilk günden beri O'nu fark etmenin vakurlu bir ayrılacağını, onurunu taşıyoruz şimdi” cümleleri geçip gitti.

 

Kocatepe kimseyi alacak gibi değil. Camiye bile ulaşamadım. Dışarıda kalan binlerce insan gibi sokakların, caddelerin arasında kıldım namazını. Yıllarımı birlikte geçirdiğim, konserlerde aynı mekanı soluduğum, aynı evlerde konuk edildiğim, seyahatlerde aynı arabaları paylaştığım başkanımın mübarek naşına dahi yaklaşamadım ne yazik ki.

 

Muhsin başkan yaşadığı hayatın uzantısı olan çok önemli bir yere defnedildi. Ankara'da Tacettin Dergâhına. Başkanın uzun yıllar korumalığını yapan ve tasavvuf ehli olan Murat abiye göre Tacettin Sultan Hazretleri O'nu özellikle yanına aldı. Gerekçelerini tasavvufi açıdan bana açıkladı ama burada yazmam uygun olmaz. Bazı şeyler de bana kalsın.

Murat abinin anlatımını teyit edecek şekilde gerçekten de Dergâhın tam arkasında mezarlıkta sadece bir kişi için yer kalmış ve oraya da bir kaderi ilahi olarak başkanımız defnedildi.

Sanki orası yıllarca bu mübarek adamı beklemiş, kendisini O'na saklamış gibi..

 

Hepimizin bir şekilde şimdi ya da geçmişte bir parti, bir cemaat, bir vakıf vs ile ilişkisi vardır.

Benim de uzun süre içinde bulunduğum bir hareketti BBP.

Ancak zaman sonra benim başından beri beklediğim sivilleşme gerçekleşemeyince geri çekilmek, evime dönmek durumunda kaldım.

Yine de sevgili merhum başkanım ile özel günlerde ve geçirdiği önceki kazalarda telefonlaşıp, arayıp iyi dileklerimi bildirmişimdir.

Her zaman inandığım bir şey vardı benim. O da Muhsin başkanın teşkilatlarından daha demokrat, daha sivil ve daha İslamcı olduğudur.

Etrafında ufku daha geniş, daha entelektüel bir kadro bulunsaydı mutlak başkan, ülkenin tıkandığı noktalarda herkesi ferahlatacak açılımlarda bulunabilirdi.

Devletin organlarınca eziyete tabi tutulmuş, işkence görmüş, gençliğini rutubetli hücrelerde bırakmış bir adamla her zaman özgürlük, sivillik adına bir şeyler paylaşılabilirdi.

 

5,5 yıl iki buçuk metre genişliğinde bir hücrede yatan birisinin akıl ve vücut sağlığını koruyarak oradan çıkabilmesi sizce nasıl açıklanabilir. Ancak başkanımın tasavvufi yönünün olduğunu bilmek belki şimdilik yeterli olabilir okur için. O dönem cezaevinde yatan birçok kişi ile tanıştım ben yıllar sonra. Bir kısmı ile hala görüşüyorum. Hepsi o günlerden kalma bedeni rahatsızlıklar taşıyor bugün. Psikolojilerinin de bizim gibi çalışmadığını bilmenizi isterim.

Ama başkanda bütün bunlardan hiçbir iz yoktu.

Hapisteki birçok ülkücüye de Kur'an okumasını bizatihi o öğretmiştir. Bu bilgilere de şahit oldum.

 

Cezaevinden çıktıktan sonra arkadaşları ile beraber bir ülkücü olarak Adıyaman'ın Menzil köyünde mübarek bir zatın dizinin dibine çöken de, yine kendisi gibi bir kazada kaybettiğimiz rahmetli Esat Coşan hocaefendi ile de sürekli görüşen bir dava adamı var karşımızda ve bu kimlik kesinlikle ülkücü kimliğinin çok dışında ve hatta ötesinde bir yolculuğun durakları olarak algılanmalıdır.

 

Cenazede de bunu gördüm. BBP'lilerden çok, gönüllü teşekküllerin, cemaatlerin, sufi hareketlerin müntesipleri yürüyordu yanımda. Sanırım bu cenaze kortejine BBP yöneticileri de şaşırmıştır. Çünkü başkan onların da kavrayamadığı şekilde ülkücü kimliğinin üzerine taşmış bir lider idi.

Mesela ben çok şahit olmuşumdur başkanın kendisine “Başbuğ” denmesinden rahatsız olduğunu ve bunu yasakladığını. Ama ülkücülükten başkaca bir şey üretemeyen ve giderek içine kapanan bir yapıdan, bu söylemlerini aşmasını beklemek çok zordu. Belki başkan sadece ülke siyaseti ile mücadele etmedi, etrafına taş duvarlar ören bir BBP ile de savaşmaya çalıştı.

Mesela en son eski genel başkan yardımcılarından Selçuk Özdağ'ın NTV'de söylediği açılım bütün teşkilatlardan gizlenmiş. Başkan seçimden sonra Ahmet Altan, Mehmet Altan, Etyen Mahçupyan, Kezban Hatemi, Baskın Oran gibi isimler ile bir toplantıyı çok arzulamış ve organize için Özdağ'ı görevlendirmiş. Ama bu girişim de teşkilatından özellikle saklamış.

Bu bilgi ile beraber başkanın 28 Şubatta, e-muhtırada ve cumhurbaşkanlığı seçimindeki milletten yana, darbe karşıtı cesur duruşunu hatırladığımızda benim de söylediğim gibi gerçekten teşkilatlarından daha demokrat, daha sivil bir adam gibi adam duruyor karşımızda.

Ayrıca şunu da unutmayalım ki ülkücü bir yapıdan sıyrılıp gelen ve bütün cemaatler, sufi hareketler içerisinde kendisine “itibarlı” bir yer edinen bir ikinci isim daha  sayamazsınız bana. Ve başkan bu itibarı tek başına, samimi tavırları neticesi, herkesin gönlünde yer edinerek elde etti.

Cenazesi sonrasında çok ilginç bir şey daha okudum gazeteden. Irak Kürdistan İslami Birlik Partisi (sanırım böyle bir isimdi) yöneticisi şöyle diyor başkan için : “Derdimizi dert edinmişti”. Bu cümleleri hakeden bir adam kesinlikle ülkücü kimliğinin çok ötesinde bir algıya sahipti ve bunu ne yazık ki BBP'liler anlayamadı.

Selçuk KÜPÇÜK yazdı

Yayın Tarihi: 09 Nisan 2009 Perşembe 13:45 Güncelleme Tarihi: 10 Haziran 2011, 09:43
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Gökhan Gökçek
Gökhan Gökçek - 12 yıl Önce

Nizam-ı Âlem'in en büyük takipçisi, Allah senden razı olsun. Mekânın cennet ola Başbuğum.

kamil büyüker
kamil büyüker - 12 yıl Önce

yazan güzel yazılan zaten güzeldi hakiki sevgiliye kavuştu. abi yüreğine sağlık. ne zamandır senin duygularını merak eder dururdum hatta selçuk abi muhakkak yüreğinde kopan ızdırabı yazacak diye bekledim. ne iyi ettin. acımızı tazeledin ama ne güzel hayat, ne güzel ölüm, ne güzel bir insan... tekrar rahmet, tekrar dua, güle güle muhsin başkan

y a
y a - 12 yıl Önce

çok içten bir yazı. yer yer ben de duygulandım. hüzünlendim. cenazeye katılamadım ama saatlerce tv'den izledim. çok mühim bir adam idi muhsin başkan. mekanı cennet inşallah. ne güzel. ardından onun için dualar eden yüzbinler bıraktı. ne güzel bir ölüm...

cemal ergeç
cemal ergeç - 12 yıl Önce

YÜREĞİNE SAĞLIK ABİ.SİZİN SAYENİZDE MUHSİN BAŞKANIMIZI YAKINDNA TANIMIŞTIM.AMA UZUN ZAMANDIR SİZE ULAŞAMIYORDUM ŞİMDİ HUHSİN BAŞKANIMZIN BU KAZASI SEBEBİYLE SİZİ GÖRMEK NASIP OLDU.KEŞKE BAŞKA BİR ŞEY SEBEB OLSAYDI AMA TAKDİRİ İLAHİ.SİZİ METİN ABİ Yİ,ÖZCAN ABİYİ,CEMİL HOCAYI,MUSA KARDEŞİ O O CAKTAKİ GECELRİ UNUTAMIYORUM..

İlker Kayalıoğlu
İlker Kayalıoğlu - 12 yıl Önce

Kıymetli ''Selçuk Küpçük'' dostum, sevgili başkanımızı anladığın ve anlattığın için seni kutluyorum. Güzel insanların güzel dostları oluyor. Aziz naaşının kabristana defnide O'nun kimlere dost olduğunu göstermiştir. Allah c.c. sevdiklerini böyle uğurlatıyor demekki. O üşümeyecek artık. Peki biz ne yapacağız O'nsuz? Güzel yüreğinle, güzel şiirinle, seslen O'na da, acımızı senin yiğit sesinle paylaşalım. Yüreğimle...

Emre Şimşek
Emre Şimşek - 12 yıl Önce

O gün, "boşluk" denen, tariflerden münezzeh olanla dost olmuş idim;
ve gözlerim ağlamış idi ben bakmış idim; sanki...

Eline sağlık ağabey.

Allah Azze ve Celle,
Başkan’ın gönlündeki duyguları, içten; hani nasıl derler, şöyle “ciğerden” anlayanlara sabr-ı cemil niyaz etsin inşaAllah !

Bahar geldi "üşüdük" ; usta ne iş ?

bülent
bülent - 12 yıl Önce

yazyı birkaç kez okudum. ilginç tespitler var. hem duygusal hem de önemli eleştiriler var aslında.. yine de güzel bir yazı

eda aktaş
eda aktaş - 12 yıl Önce

selçuk bey çok güzel anlatmış cenazeyi. çok dygulandım ben de. etkileyici bir kalabalık idi


banner26