banner17

Bir ses sahibi olarak kimdir Necip Fazıl?

Büyük Doğu’nun mustarip entelektüeli: Necip Fazıl Kısakürek.. Reşit Güngör Kalkan yazdı..

Bir ses sahibi olarak kimdir Necip Fazıl?

 

Devrimler sonrası yeni bir dünyaya uyanan Türkiye’de İslâm, tarihî bir gerçeklik olarak dönemin ağırlaştırılmış şartları içerisinde uzunca bir süre asıl hüviyetinden yoksun bir manzaraya gönülsüz ram olur. Bu manzara içerisinde, Necip Fazıl’ın, bir dönem bütün şubeleriyle ciddi kırılmalara uğrayan tasavvufa mânâ boyutuyla derinden bağlılığının 1934 yılına rastlamış olması ise aslında önemli bir tevafuk sayılmalıdır. Zira o güne kadar Necip Fazıl’ın dışında bir başka kalem tarafından ekarte edilemeyecek denli kökü derinlerde yatan ilmî birikiminin âdeta satıh üstüne çıkarılmış sûreti ancak tasavvuf vasıtasıyla mânâlandırılabilirdi.Büyük Doğu

Bu sûreti tatbik sahası olarak muhalif tavrıyla örgüleştiren ve ileri bir hamle hâlinde ilk sayısı 17 Eylül 1943 tarihinde yayınlanan Büyük Doğu, Necip Fazıl’ın ruhu ile mündemiç kılınan esaslı bir yayın vasıtası hâlinde, yeni bir hayatın mümkünlüğünü ispat yolunda atılmış fevkalade önemli bir görev üstlenir. Satıh üstüne çıkarılmış İslâm düşüncesi ile Büyük Doğu, yazmaya durduğumuz ve bundan sonra da şüphesiz birçok kalem tarafından yazılacak olan Necip Fazıl portresinin esas platformunu oluşturması bakımından ayrıca önem taşımaktadır.

Bugün cemaat, parti, dernek, birlik, vb. oluşumların hamur teknesinde Büyük Doğu’nun fikir ıstırabı, aksiyon mayası ve inanç mefhumunun mevcudiyeti aşikâr bir şekilde her cepheden ıstırap duymaksızın okunabilir. Mutlak olarak Necip Fazıl’da neşv-ü nema bulan ve o güne kadar astar cebinde unutulan, kaybedilen İslâm, varlık sahasına adımını sadece edebî bir form olarak değil, siyasî bir güç olarak belirleyici rolü de yine onun ‘kitaplık çapta’ eserleri ve dehası neticesinde kazanılmıştır.

Bir ses sahibi olarak kimdir Necip Fazıl?

Oluşturduğu tesir bakımından Büyük Doğu, bir mânâya ulaşma gayretinde canhıraş bir çığlık, dönemin agorasına inebilme cesareti gösterebilmiş cevval bir yayın organı ve İslâm’ın toplum hayatında ‘nasıl’ını göstermeye aday ilk manifesto olarak ebette büyük heyecan uyandırır. Zira tek parti anlayışının sözde camilere ve vicdanlara hapsetmeye çalıştığı inanç ritüellerinin, toplumsal belleği yok sayan kastî tutum etrafında işbirliği yaptığı o netameli yıllarda, bir ‘dava’nın varlığını günyüzüne çıkarmış olması bakımından Necip Fazıl’ın sesi günümüze kadar hep yüksek perdeden ulaşmıştır bizlere.

Bir ses sahibi olarak kimdir Necip Fazıl? Düşünce dünyamızdaki varlığı bakımından taşıdığı önem ve misyon, İslâm’ın sarih bir biçimde toplum hayatında anlaşılması noktasında göstermiş olduğu çaba neye tekabül etmektedir? ‘İslâm’ın emir subayı’ olarak Büyük Doğu mefkûresi Necip Fazıl’ı anlama yolunda mânâya nispetle bizlere yeterince ışık tutabilir mi?

Büyük Doğu

Bir misyon sahibi olarak Necip Fazıl, kaybettiği kimliği ile ruhu arasında sıkıştırılmış yeni Müslüman tipinin ‘asl’a nispetle ruhunu asıl olarak yeniden kazanması yolunda bir ömür canhıraş bir tavır ile samimiyet ve bedahet derecesinde ortaya koymuş olduğu fevkalade bir iradenin ifadesi bakımından üstün bir sanatkârdır. Henüz 1920’li yılların başında -o güne kadar- esas itibarıyla şiir bahsinde göstermiş olduğu başarı, devrin önde gelen edebiyat adamlarını derinden etkilemiş, bu ‘ses’i yakından tanımak isteyen kalburüstü eleştirmenlerin bir anda dikkatini celbetmiştir.

Mânâya dâhil olmak ve mânâyı hayata tatbik etmek bakımından eserlerini -bohem geçen yılların dışında- tasnif etme gereği duymadan, topyekûn ‘Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği’ olarak, buzdağının eritilmesi yolunda bütün istidadını aynı istikamet üzere hasretmiştir. Bununla birlikte, İslâm düşüncesini pratik bir gerçeklik hâlinde lif lif örgüleştirerek, mekânın ve zamanın asıl sahibine karşı Necip Faızlmümin bir tavrı aksiyoner yönüyle toplum meydanında örneklendirmiştir. Bugün Necip Fazıl’a ve eserlerine düşünce pratiği olarak ‘anlaşılmaz’ tavrı ile yaklaşanların gerçek mânâda niyetlerini anlamak çok zor olmasa gerek. Yaşadığı çevrede üst üste kopuşlar yaşayan Necip Fazıl, bohem bir kalıbı ters yüz ederek içinde oğul biriktiren ve Yûnus Emre’nin ‘ballar balını buldum, kovanım yağma olsun’ dizesine eş bir bağlılıkla davasını dert edinir.

Necip Fazıl, ‘çile’ye gönüllü talip olmuş mümtaz bir fikir adamı

İç ve dış dünyayı eserlerinde dinamik bir üslûp, yakıcı bir vecd hâlinde ortaya koyan bir mütefekkiri tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Mânâ yolunda fikir ve aksiyon kalıbını örgüleştirerek alternatif bir dünya görüşü sunan Necip Fazıl’ın ana sütun etrafında göstermiş olduğu gayret, devrin ekâbiri tarafından kısa sürede fark edilmiş, ‘Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez!’ hadis-i şerifini Büyük Doğu’ya levha yapma cesaretini devrimlere rağmen gösterebilmiştir. Bu yönüyle Müslüman şahsiyetini parça-bütün ilişkisi içerisinde değerlendiren ve teori-pratik ayrılmazlığını öz şahsiyetinde müşahhaslaştıran Necip Fazıl, ‘çile’ye gönüllü talip olmuş mümtaz bir fikir adamı ve mümin tavrı olarak esas ölçünün nasıl olması gerektiği sorusunun da cevabını vermiş orijinal bir entelektüeldir.

Özellikle tek parti iktidarının âdeta demir yumrukla ülkeyi yönettiği, aslî hüviyetinden uzaklaştırılmış İslâm düşünce ve pratiğinin dipçik zoruyla bastırıldığı liyâkatsiz ve ehliyetsiz kadrolar boyunca Büyük Doğu, intizamsız ruhlar arasında aşk, iştiyak, iman ve vecd ile birleşerek buz dağını eritme yolunda billûrdan bir düşünceyi kendisine istikamet tayin etmiştir. “Düşünmediğimizi düşünmedikçe düşünebilmekten uzak yaşıyoruz” diyen Necip Fazıl için kutsal addedilen biricik mesele, yalnız ve yalnız Allah davası ve Resûl aşkıdır. Bu aşkı, yetmiş dokuz yıllık hayatının her döneminde mihenk taşı olarak aksiyonlaştıran bir portre hâlinde Necip Fazıl, durağanlaşan, cisimleşen ve sönmüş bir volkan tabiatıyla İslâm davasını âdeta yeniden lavlar fışkırtmaya, faaliyete zorlayan eserleri ile bir gençlik ve bir nesil bulma ümidini asla yitirmemiştir.

Sözünün ve davasının sahibi, eser hakkını kini ve öfkesi ile saklı tutan bir kimlik, zirve bir kişilik ancak Necip Fazıl’da saklı duran bir gerçeklik olarak barınabilir. Bu gerçekliği yüzü aşkın eseri, kırk yıla varan gazeteciliği ve yayıncılığı ile bir ‘kıvılcım’ hâlinde dahi olsa kıvranarak beklediği ‘gençlik’ esprisi içerisinde değerlendirmek gerekmektedir. Zira gençlik ve İslâm bahsinde, ‘bütün dikeyleri yatay hâle getirecek’ gençlik rüyası doldurmaktadır bütün dünyasını. Yani, en ulvi tecrit ve mânâlandırmalarNecip Fazıl yanında en süflî teşhis ve maksatlandırmalar ile birlikte şunları ifade eder: ‘Ben mücerredler adamı o kadar indim ki mutlaka her türlü tecridin sonunda varması gereken yer müşahhasdır, toplumdur, insandır, eşyadır, olaydır.’

Arzuladığı sonsuzluk kervanına 29 yıl önce katıldı

Şüphesiz Necip Fazıl, yeni bir anlayış, yorum oluşturma yolunda aksiyoner bir kimlik ve kişilik olarak ortaya konulması gereken müşahhas ve mücerred bütün hâl dilini sergileyen bir şahsiyeti ziyadesiyle önemsemektedir. Bu noktada onun madde planında para ve dünya ile ilişkisini birtakım komplolar eşliğinde değersizleştirmeye, itibarsızlaştırmaya gayret gösterenlerin var olduğunu da bu noktada unutmamak gerekiyor. Modern toplumlarda fikir kalıbını ortaya koyan ve bir kavram etrafında çığlıklar atarak felsefe girdabında kaybolan düşünce sahiplerinin aksine Necip Fazıl, temsil ettiği dava ve liderlik makamının hakkını ifa eden, önderlik vasfını haiz ve polemik murakabesini önce nefsinden başlatan sancılı bir ‘aşk’ ehlidir.

Bugün Büyük Doğu’nun açtığı ışıklı yolda ferman buyuranların, siyasî cephesi ile Necip Fazıl sözkonusu olduğu zaman derin bir sessizliğe gömülmelerini şaşkınlıkla karşılamamak ne mümkün! Davasının gereğini gözünü kırpmaksızın pratikleştiren bir teorinin pratikte zuhur etmesi hadisesi, ancak Necip Fazıl düşüncesinin parti, cemaat, dernek, kulüp, klik, vb. toplumsal bir yansıması olarak okunup kritiğe tâbi tutulmalıdır. Nefsinin ötelerinde bir mâvera denizinde boğulmaya karar vermiş Necip Fazıl, yıllar yılı süren gözaltılar, tutuklamalar, hapisler ve sürgünlerle geçen hayat serüveninde bedel ödemekten hiçbir zaman kaçınmamış müstesna bir düşünce kutbu olarak yeniden ve yeniden okunmalıdır. Zira bedel ödeme noktasında, İslâm düşüncesini pratik öz hâlinde anlayabilmek için şahsına ait şu satırlar inceden inceye düşünülmelidir:

“Muhal farz… Sonsuz fezanın dibine varsalar… Dibinin, dibinin, dibinin, dibindeki dibi, sonu, nihayeti bulsalar… Ve o hiç çıksa… Bütün kâinat bana en uzak yıldızlardan, en yakın ağacına kadar küfür, inkâr ve şüphede ısrar etse… Sistemli, teşkilatlı ve techizatlı küfür, aya secde ettirecek, güneşe elektrik faturası kestirecek marifete erse ve bütün bu marifetleri küfre bağlasa… İnsanı ölümden kurtarsalar, ölümleri bitirseler, ebedî hayatın sırrını bulmuş gibi görünseler… Ve, ve… Bütün insanlık bir araya gelip Allah ve peygamberine inanan bir mümini âlemin en korkunç ve bulaştırıcı hastası diye kezzap şişeleri içinde yaksalar, eritseler, yok etseler… Ben senin; ve kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığın sevgili’nin çizgisi çizgisine ve noktası noktasına yolu üzerinde kalacağım.”

Arzuladığı sonsuzluk kervanına 29 yıl önce katılan ve açtığı ışıklı, nurlu yolda birkaç nesil yürüten düşüncemizin mümtaz şahsiyeti üstad Necip Fazıl Kısakürek’i bir kez daha rahmetle anıyorum.

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2012, 17:38
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20