Bir inanç erine gönül borcu

"İslâm sadece aklın ve fıkhî mükellefiyetlerimizin sonucu elde edeceğimiz ödül (Cennet) ve ceza (Cehennem) sisteminden ibaret değildir." Doç. Dr. Türkan ALVAN yazdı.

Bir inanç erine gönül borcu

Hepimiz Allah dostlarının menkıbelerine dair illâ ki bir şeyler okumuş veya duymuşuzdur. Bize aktarılan bu dünya, onların gerçek hayatından sahneler içerse de şaşırtıcı biçimde gerçeküstü imgelerle yüklü görünür. Gündelik hayatın sıradanlığında kaybolan bizlerin bu dünyanın gerçekliğini inanması, mâzî ve âtî arasında bağ kurması zordur. Bu yüzden çoğumuzun aklında bunların gerçek hayatta karşılığı olmadığına dair soru işaretleri oluşabilir. Ne var ki bugünlerde “akletmek” adına değil menkıbelere; Hadis-i Şeriflere bile hurafe diyenlerin Kur’an-ı Kerim’i dahi sorgular hâle geldiğini hatırlarsak neyi kaybettiğimiz daha iyi anlarız. Zira İslâm sadece aklın ve fıkhî mükellefiyetlerimizin sonucu elde edeceğimiz ödül (Cennet) ve ceza (Cehennem) sisteminden ibaret değildir.

Ehli bilir ki İslâm dininin bir mükellefiyet bir de muhabbet yönü vardır. Hoca Ahmed Yesevî’nin Arslan Baba ile münasebetinde; Mevlana ve Şems-i Tebrizî’nin karşılaşmasındaki merace’l-bahreyn sırrında; Yunus Emre’nin buğday yerine himmet dileyişinde; Bursa kadı nâibi Mahmud Hüdâyî’yi “Aziz” kılan gönül ateşinde ısıttığı suyla rehberi Üftade’ye abdest aldırışında; İstanbul’un Fethi müjdesini bekleyen Sultan Fâtih’in Akşemseddin’in çadırı etrafında çaresizce kıvranışında ve daha nice rivayette muhabetullahın, imanın lezzeti saklıdır.

Akıl dediğimiz şey yalnızca rasyonel akıldan (IQ) ibaret değildir, duygusal akıl (EQ) kalbin aklıdır. Rasyonel aklın eğitimi ve terbiyesi önemsenir, ancak kalbin, gönlün terbiyesi ve arınması göz ardı edilir. Bunları fehmedene kadar bir zamanlar aklımda şöyle sorular geziyordu: “El-Alîm olan Allah kimin cennetlik, kimin cennetlik olduğunu biliyorsa hayatın anlamı, sevinci nerede saklıdır?”, “İlahî aşk aslında nedir?”, “Hz. Musa ile Hızır (as.) arasında yaşananların hikmeti nedir?”. Hele Kur’an-ı azîmüşşanda Allah’ın emanetini yüklenen insanın kınanmasından bahseden Ayet-i Kerimenin idrakinde yaşadığım sıkıntı… Öyle ya bu ayette[1] dağların, göklerin, yerin yüklenmekten çekindiği emaneti üstlenen insan; yiğitliği sebebiyle övülmesi gerekirken neden “Câhil ve zâlim” diye yerilmektedir? Gençliğim bu soruların peşinde geçti, okumak yetmedi.

Derken hakikatin bilgiden ibaret olmadığını, bildiğimi zannettiğim şeylerin ârif ve kâmil bir muallimin fem-i muhsininden çıkarsa gönle tesir edeceğini bendeniz de anladım. Bayezid-i Bistâmî’nin buyurduğu gibi “Aramakla bulunmaz, bulanlar hep arayanlardır.” Öyledir evliyaullahın menkıbelerine hürmet edip ardındaki hikmeti anlamaya çalışanlar, kendi menkıbesini yazarlar. Bu açıdan bakınca gönül sancısı çeken herkesin tevafuklarla örülü menkıbevi bir hayatı vardır. Yani P.Coelho’nun Simyacı’da anlattığı gibi “Kişisel menkıbemizde gerçekten arzu ettiğimiz bir şeyin gerçekleşmesi için tüm evren işbirliği yapar.” O gönül ki Allah ve Resulü’nün aşkıyla yumuşadığında insanoğlunu “Hazret-i insan” yapar. Ve gönülden gönüle nice yol vardır, mesafeler ve yıllar iki gönül arasında lisân-ı hâl ile kurulan yüce ve mukaddes bağa zarar veremez:

            Görünür sûret-i cânân gönülden gönüle

Keşf olur sırr-ı azîzân gönülden gönüle

Bir midir mey hum-ı sâgarda leb-i sâkîde

Fark eder neş’e-i irfân gönülden gönüle   

(Şeyh Gâlib)

Allah’ın velî kullarının tükendiğini düşünmek iman zafiyetidir. Mevlana, Yunus Emre, Molla Câmî gibi nice Allah dostu bugün de sîrâcen münîrâ[2] ışığıyla, modern hayatın içinde kaybolmuş bizlerin yolunu aydınlatıyor. Allah dostlarına çamur atan niceleri toprak oldu, unutuldu. Lâkin Allah dostlarının çerağı el-ân uyanık ve nice kararmış kalbi aydınlatıyor, aydınlatacak. Belki bir Mevlana, bir Yunus bu devirde yetişmez, ama onların kıymetini, düsturlarını bize hatırlatan ve çerağıyla nice gönlü uyandıran Allah dostları ve onları sevenler hâlâ var ve kıyamete dek var olacak. Çok şükür bendeniz Muhammedî âşık olan böyle bir inanç erini tanıdım.

Ömer Tuğrul İnançer medeniyetimizin ihtişamını ve Anadolu irfanını şahsiyetiyle ortaya koyan zarif bir beyefendiydi. Onun hayatını hoş sohbetiyle kendi sesinden[3] dinlemek evladır. Ama bendeniz umre ve hac arkadaşım, aile dostumuz bu aziz şahsiyetin bazı müstesna özelliklerinden bahsedeyim. İsmail Hakkî Bursevî’nin necl-i necîbinden gelen Ömer Tuğrul İnançer, “Evliya Burcu” Bursa’nın Osmanlı yadigârı bir mahallesinde 5 Mayıs 1946’da dünyaya geldi. “Fetih yâdigârı” İstanbul’da hakikî âleme göçtü. İsmiyle müsemma bir şahsiyetti. Hz. Ömer gibi adaletli, ferasetli bir yiğitti. Bir işin içine şahsî menfaat giriyorsa o kurum batıla gitmiştir.” düsturuydu. Zekât anlayışı da farklıydı. Zekât vermek için yıllık hesap yapmaz, eline geçen her kazancın zekâtını anında verirdi. Emaneti ehline vermek, ehl-i hüneri takdir ve iltifat etmek konusunda çok hassastı. Umuma zarar veriyorsa irfansızlığa ve edepsizliğe tahammül etmez, “Müslüman her şeye eyvallah demez, bir illallah noktası vardır.” derdi.

Hep Allah rızası için celallenirdi ki bunun ardındaki cemâli sevenleri anlardı. Nüktedân ve hoş sohbetti. Çokça şahit olduk ki farklı kesimlerden insanların meşrebini bilir, ondaki cevheri bir şekilde açığa çıkarırdı. Karşılıksız baskısız burs verdiği gençler vardı. Tinerci bir çocuğu okutup adam ettiğine şahidiz. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey gibi fütüvvet ruhuyla donanmıştı. Bu yüzden Tuğrul Bey ile aynı tarihte, 4 Eylül’de vefat etmesini anlamlı bulurum. Türklerin İslâm medeniyetine katkısını her fırsatta gençlere hatırlatır ve millî benliğin dinî kimliğe etkisine çok önem verirdi. Yurt içinde ve yurt dışında verdiği sayısız konferanslar, ehl-i irfan ile yaptığı istişareler ve kitaplarıyla Afrika’dan Amerika’ya kadar dünya çapında sessiz sedasız çok büyük hizmetlerde bulundu. Özellikle ecdad yadigârı Balkanlar’a özel ilgisi vardı. Sırbistan’ın Novipazar şehrinde, Makedonya Kalkandelen’de iki Halvetî dergâhı inşa ettirdi; Afrika’da bir tekkeyi ihya etti. Bu dergâhlar el-ân ziyaretçilerine, Osmanlı devri tekke âdâbı ve erkânını sanat zevkiyle seyretme fırsatı sunmaktadır. Üsküdar Selamsız’da kendi imkânlarıyla bir cami yaptırdı. Dostlarını her yıl Ramazan’da umre gibi Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı ziyarete teşvik etti.

Ömer Tuğrul İnançer’in Mevlevilikle münasebeti Halvetî kültüründen evvel başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi talebesiyken Konya Mevlevî Âsitânesi son dedegânında Süleyman Hayatî Dede’ye biat edip Mevlevî yolunu seçti. Bazen anlatırdı: “Üniversitede okurken Ankara’dan aktarmalı belki 20 saatlik yolculuğu göze alır, Konya'ya Süleyman Hayati Dede'yi görmeye giderdim. Hayatî Dede’nin kerpiçten bir Konya evi vardı. Yarım saat bile olsa meclisinde sessizce bulunurdum. Bazen bir şey anlatırdı, bazen de anlatmazdı. Sonra o uzun yolu geri dönerdim.” Bir gün yine Konya ziyaretindeyken Süleyman Hayatî Dede onunla İstanbul'a geldi ve bu parlak genci kadîm dostu Beyazıt Sahaflar Şeyhi Hacı Muzaffer Ozak’a teslim ediverdi. O sıralar müezzin ve vaiz Muzaffer Ozak Efendi Osmanlı döneminden kalan Karagümrük’teki Cerrahî Âsitânesi’nde Türk Tasavvuf Musikisini Koruma ve Yayma Cemiyeti’nin başındaydı. Ömer Tuğrul İnançer önce Muzaffer Ozak, sonra Safer Dal riyasetinde bu kültür ve sanat ocağına zâkirbaşı gibi vazifelerle hizmet etti.

1970’lerde Galata Mevlevihanesi dervişi Ahmed Bîcan (Kasapoğlu) Dede’den sema meşk etti. Mevlevî adâb ve erkânını ve layıkıyla üstatlardan öğrenen İnançer; Türk ve dünya müziğinin en muhteşem eseri olan Mevlevî âyîn-i şerîflerini devr-i kebir, hafif, zincir gibi büyük usullerle beraber yürütebilecek kabiliyete sahipti. 1980’lerde Prof. Dr. Baha Tanman’ın evinde dostlarıyla Mesnevî okumaları yaptı. 90’larda Mevlana’nın neslinden gelen Celaleddin Bakır Çelebi[4] hac dönüşünde; aldığı manevî emirle kendisine destarlı Mevlevi sikkesi giyme yetkisi verdi. Ömer Tuğrul İnançer bu şekilde Mevlevi mukabelesini yönetme yetkisi icazeti aldı. Ancak o sadece Mevlevilik değil, tasavvuf kültür ve sanatını yayan bütün şubeleri için mütehassıslığını, korumacı tavrını sürdürmüştür. “Dört kapı esasına dayanan sahih tarikatlar, tarîk-i Muhammediyye’de birleşen ara caddelerdir. Bu yüzden tasavvufta hiçbir yolunun hiçbir yolundan üstünlüğü yoktur.” derdi.

Mezhep ve siyasi fırka içinde donmuş ve sınırlandırılmış Ehl-i Beyt kavramına karşıydı. Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya tevellâ ve teberrâyı canından aziz tutardı. Ama onun Ehl-i Beyt-i Mustafa anlayışına Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) pak zevceleri de dâhildi. Fatıma kadar Aişe (Radıyallahu Anhüma) annemizi de severdi. Her fırsatta “Fahri kâinat Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgili zevcelerinin müminlerin annesi” olduğunu hatırlatır, bunu önemsememenin ciddi bir iman zafiyeti olduğunu hakkel-yakîn hissettirirdi. Bu yüzden sadece Peygamber’in (Sallallahu Aleyi ve Sellem) niçin poligamiyi tercih ettiğine dair lakırdılarda müminlerin annelerini ismen anmak edepsizlikti. Zira her biri bir cevher olan Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zevceleri üstün ve seçkin vasıflarıyla övülmeliydi. Bir seferinde bizden rica etmişti. Bendenizin Fatıma (Radıyallahu Anha) hakkında yazdığı güfteyi, refikim M. Hakan Alvan hicazkâr makamında besteledi. Sonra Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) pak zevcelerini anlatan bir güfte yazdım. M. Hakan Alvan bunu “Vâlidelerimize Uşşak Niyâz” adıyla besteledi. Bu eserlerin şimdi farklı mecralarda okunuyor olması bizim sevincimizdir.

Aziz İstanbul’u azizleriyle her fırsatta yâd ederdi. Yeditepeli şehrin hangi semtte hangi velinin türbesi, tekkesi varsa sözlü ve yazılı tarihiyle ondan sorulurdu. Çok renkli, kadîm İstanbul dergâh kültürünün usulleri, musikisini kitaplaştırdı. Üsküdar âşığı bir Üsküdarlıydı. Vefatından birkaç sene evvel kadim geleneğimiz olan İstanbul’da Perşembe ikindiden itibaren minarelerden yeniden salâ verilmesine vesile oldu. Klasik Türk şiiri zevkini benimsettiği, aruzla şiir yazan nice genç tanıyoruz. Bir seferinde, gençliğinden beri ziyaret ettiği Said Paşa İmamı Hasan Rıza Efendi’nin şiirlerini kitaplaştırmamı arzu etmişti. Bunu hüsnükabulle çalışmaya başladığımda M. Hakan Alvan arkadaşlarıyla bu şiirleri besteledi. XIX. Asrın En Meşhur Mevlidhanı Said Paşa İmamı Hasan Rıza Efendi adıyla kitaplaşan bu esere yeni besteler eklendi. Eski dostu Uğur Derman’la Ömer Tuğrul İnançer’i buluşturan bir panelin ardından yapılan konserde bu yeni besteleri Ahmet Özhan Beyefendi seslendirdi. Mehmed Âkif’in Said Paşa İmamı şiirinin bir kısmını M. Hakan Alvan bestelemişti. Konserin en güzel yanı, bu eserin icrasında, şiirin tamamını seslendiren Ömer Tuğrul İnançer’e kendi davudî sesini dinletmekti. O gün onun gözünde yakaladığım sevinç pırıltısını unutamam.

Sevenlerine son yâdigârı Kalb-i Selîm kitabı kaldı. Ömrü vefa etseydi bu kitabını Zevk-i Selîm takip edecekti. Bendenizden çalışmamı istediği bazı kitap projeleri var. Şimdi o ödevlerin arasına Zevk-i Selîm kitabını da ekledim. Vakti geldiğinde o ve onun gibi Habibullah’ın ve evliyaullahın meclislerine mihman olan güzel insanlarla buluşmak nasip olursa belki Zevk-i Selîm onlara naçizâne hediyem olur.

Sana gönül borcum var ödemek kolay değil

Şu yalancı dünyaya yeniden gelebilsem (de)

Seni bir ömür değil, bin ömür sevebilsem (de)

Doç. Dr. Türkan ALVAN 

Hüma Dergisi, Sayı:19

Dipnot:


[1] Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi; çünkü o çok zâlimdir, çok câhildir.” Ahzâb Suresi, 72

[2] “Ey Peygamber! Biz Seni hakikaten bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Allâh’ın izniyle, bir davetçi ve nurlar saçan kandil olarak (gönderdik).” (Ahzâb, 45-46)

[3] Vav TV, Yüzler ve İzler Programı, 15.Bölüm, 2021.

[4] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin 19.kuşaktan torunu ve Konya Mevlevî Âsitânesi’nin son şeyhi olan Abdülhalim Çelebi’nin torunudur.

Yayın Tarihi: 02 Kasım 2022 Çarşamba 15:30
YORUM EKLE

banner19

banner36