Bir büyük mücadele adamı Rızaeddin Bin Fahreddin

Kazanlı büyük fikir-ilim adamı, gazeteci, yazar, şair, kadı, politikacı, marifetçi, pedagog, eğitimci, filolog, tarihçi Rızaeddin Bin Fahreddin... Muaz Ergü yazdı.

Bir büyük mücadele adamı Rızaeddin Bin Fahreddin

Rızaeddin Bin Fahreddin’in hayatını okurken Edip Cansever’in ‘Mendilimde Kan Sesleri’ adlı şiirindeki “İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” mısraları geldi aklıma. Yaşadığı yere, muhite, içine doğduğu aileye… İnsanı yoğuran, şekillendiren coğrafyadır çoğu zaman. Düşüncelerin tutunabilmesi, kök salması da coğrafyanın dip dalgasıyla örtüşmesine bağlıdır. Coğrafyayı, kültürü, yaşantıyı göz önünde bulundurmayan bütün düşünceler marjinal kalmak gibi bir tercihle karşı karşıyadır.

Rızaeddin Bin Fahreddin, Kazak Türklerinden. Ömer Hakan Özalp, onun için, ‘Rızaeddin Bin Fahreddin & Kazan’la İstanbul Arasında Bir Âlim’ kitabında, “Kazanlı büyük fikir-ilim adamı, gazeteci, yazar, şair, kadı, politikacı, marifetçi, pedagog, eğitimci, filolog, tarihçi” diyor. Molla bir ailenin mensubu. Eğitimli, edep, erkan sahibi bir aile… İlk öğretmeni annesi. Köydeki çocuklarla birlikte Rızaeddin’i de yetiştiriyor annesi. Çok sabırlı, şefkatli, herkesle ilgili bir insandı Fahreddin’in annesi Mevhûbe Hanım. Babası ise yaşadıkları köyün imamı Molla Fahreddin Hoca.

Kazan'da canlı ve verimli bir ilim hayatı vardı

Dediğimiz gibi insan içine doğduğu ailenin yansımasıdır aynı zamanda. Üstad da aynı böyle… Kazan Türkleri okumaya, yazmaya, medrese eğitimi almaya çok meraklılar. Tüccarlar Tatar gençlerini Buhara’ya götürerek orada eğitim görmelerine yardımcı oluyorlar. Buhara’daki medrese sistemini aynı zamanda Kazan’a da taşıyarak eğitimin yaygınlaşmasını sağlıyorlar. Bu dönemlerde Tatarlar arasında okuma yazma oranının İngiliz ve Fransızlardaki okuma yazma oranından daha yüksek olduğu söyleniyor. İşte böyle bir ortamda soluk alan Rızaeddin Bin Fahreddin, birçok ilmi ve düşünsel alanda çalışmalar yapıyor.

O zamanlar Kazan’da çok canlı, verimli tartışmalar söz konusu. Bugün ele alınan ve sorun alanı oluşturan yığınla mesele ta o zamanlarda ele alınıyor. Kazanlı âlimler ana dilde ibadet, Kur’an tercümesi, Türkçülük, kadınların durumu, Latin harfleriyle eğitim öğretim, modernleşme gibi birçok dini ve milli meseleler tartışılıyor. Yine Ömer Hakan Özalp’in söylediği gibi tartışılan bu meseleler Fethali Ahundof, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Halim Sabit, Abdurreşit İbrahim, Musa Carullah vb… önemli şahsiyetler tarafından ülkemize taşınıyor.

Hem gelenekçi Müslümanlar hem de ceditçiler tarafından benimsendi

Yaklaşık yirmi yıl çeşitli medreselerde hem öğrenci hem de hoca olarak eğitim alan ve eğitim veren Rızaeddin Bin Fahreddin, kendini medrese dışındaki alanlarda da yetiştirdi. Yalnızca medrese müfredatına dayalı bir eğitim programına bağlı kalmadı. Kendi başına Arapça, Farsça ve Rusçayı öğrendi. Kendi gayretleriyle matematik ilmini çalıştı. Modern fikir akımlarını elinden geldiğince takip etti. Bulabildiği, ulaşabildiği gazete ve dergileri büyük bir dikkatle okuyup tahlil etti. Hayatındaki en önemli olgulardan biri de o yıllarda Rusya’da bulunan Cemaleddin Afgani ile görüşmesi ve onun sohbet meclisinde yer almasıdır.

O, klasik bir müderris ya da köy imamı profili dışındaydı. Siyasetle yakından ilgilendi. Yazılarıyla, görüşleriyle Rusya Müslümanlarının siyasi ve kültürel mücadelesine aktif olarak katıldı ve destek verdi. Çok sabırlı, hoşgörülü, merhametli, insanlara yumuşak davranan bir aile ortamında yetişmesi dolayısıyla fikirlerini dile getirirken çatışmacı bir üslubun yerine ılımlı bir üslubu benimsedi. Muarızları ve muhalifleri bile ona saygı ve edep dairesi içinde yaklaştılar. Kırıcı olmadı ama bu, düşüncelerinden ödün verdiği anlamına gelmesin. Sovyet baskısının kendini çok yoğun hissettirdiği dönemlerde bile düşünce ve eylemlerinden geri adım atmadı. Günümüzde sıkça kullanıldığı gibi dik durdu ama diklenmedi. Hem gelenekçi Müslümanlar hem de ceditçiler tarafından benimsendi.

1891’de Çarlık Rusyası’ndaki Müslümanların dini idarelerinden biri olan Orenburg Müftülüğü’nde kadı olarak görevlendirildi. Kadılık din işleri başkan yardımcılığı demekti. Bir köy medresesinde yetişip imamlık yaparak bu makama gelmek çok zordu. Onun eserlerinden birer nüsha o zaman müftüye gönderilmiş ve müftü de ondaki cevheri keşfetmişti. O, bir yandan medresede ilim talim ederken bir yandan İsmail Gaspıralı Bey’le irtibata geçmiş, Arapça sayesinde İslam klasiklerini okumuş, Şehabettin Mercani’nin kitaplarını okuyarak kendini geliştirmiş. Zamanının büyük bölümünü müftülüğün arşivinde geçirmiş. Kadılık görevi on beş yıl sürüyor. Bu dönemde Müslümanların kimliklerinin korunması noktasında büyük gayretler gösterdi.

Şura dergisi, zamanında, münevverler için bir ‘açık üniversite’ vazifesi görmüş

1906’da kadılık görevinden istifa ederek gazeteciliğe başladı. Bu dönemin belli bir süresi Vakit gazetesinde geçiyor. Sonrasında Şura dergisinde başyazarlık. Ömer Hakan Özalp bu konuda şunları söylüyor: “1917’de kapanana kadar, bu mecmuada dini, ilmi, tarihi, pedagojik… yüzlerce makale ve yazı dizisi kaleme aldı. Bölgede bugüne dek yayınlanmış en ciddi ve ilmi mecmua sayılan Şura, zamanında, münevverler için bir ‘açık üniversite’ vazifesi görmüş; bütün bir neslin estetik ve ictimai görüşlerini terbiye ederek, Rusya Müslümanlarının milli-medeni uyanışlarında çok büyük hizmeti geçmiştir. Tatarların yanı sıra Osmanlı Türkleri, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek ve diğer Müslüman Türklerce de okunan mecmuanın yabancı ülkelerden de pek çok okuyucusu olduğu kanaatindeyiz. Okuyucular, tercüme ihtiyacı hissetmeden rahatlıkla okuyabiliyorlardı.”

Fahreddin, 1918 yılında tekrar kadılığa dönüyor. 1923’de müftü olarak seçiliyor. Rusya’da müftü demek bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı demek gibi bir şey. Bu dönemde Sovyet Rusya’nın dini baskı ve sindirmelerine karşı büyük bir direnişe geçiyor ve bütün Müslümanları bir araya topluyor. Birçok caminin, mescidin kapanmasına engel oluyor. Mescidlerde dini derslerin verilmesinin devamını sağlıyor. Müftülük arşivinin korunması onun sayesinde. Kendisi büyük maddi zorluklar içinde olmasına rağmen mücadeleden bir an olsun vazgeçmiyor. Hem siyasi ve kültürel kazanımlar hem de büyük bir emeğin, zihin çabasının sonucu elliden fazla kitap… İslam Mecellesi adlı bir dergi… Bütün bu mücadele, cehd, gayret 12 Nisan 1936’da ölüm gerçeğiyle noktalanıyor.

Müslümanları yattıkları derin uykudan uyandırma gibi bir göreve talip oldu

Rızaeddin Bin Fahreddin zor bir coğrafyada doğmuş ve yaşamış bir örnek Müslüman. Yaşamı ve mücadelesiyle… Geleneksel yaşamla modern hayatın çatıştığı, bunların ötesinde dini yaşamın yasaklandığı, insanların tornadan çıkmış demirlere dönüştürülmeye çalışıldığı Rusya’da doğdu. Geleneksel eğitim metoduyla işleyen medreselerde okudu. Kendi içine kapanmak yerine yaşadığı zamanı anlama ve Müslümanları yattıkları derin uykudan uyandırma gibi bir göreve talip oldu. Kar, kış demeden Rusya’nın birçok yerini dolaştı. Müslüman kardeşleriyle bir araya geldi. Sorunları dinledi, yaralara merhem olma arzusuyla dolup taştı. Çok müşfik, dindar bir ailede yetişmesi en büyük avantajıydı. Yaşamına sinen bu iklim onun her yerde kabul görmesini sağladı. Kırmadan, gocundurmadan anlattı düşündüklerini. Ama asla düşüncelerinden ve yaşamından da taviz vermedi. Rusya’daki kadimcilerle ceditçiler arasındaki mücadelede eskiyi yok saymadan, yeniyi inkâr etmeden en doğruyu bulma gayretinde oldu.

Yazımızı Ömer Hakan Alper’in şu değerlendirmesiyle nihayetlendirelim. “Rızâeddin Fahreddin, Tatar Rönesansı’nın Abdülkayyûm Nâsırî ve Mercânî’den sonra önde gelen şahsiyeti kabul edilmektedir. Aynı akıma mensup ıslahçı din âlimi Mûsâ Cârullah, Rızâeddin’in yakın arkadaşıdır. Fikrî yapısını etkileyen en önemli kişiler ise Mercânî, Gaspıralı İsmâil ve Cemâleddîn-i Efgānî’dir. Ahmed Cevdet Paşa, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal ve Ahmed Midhat Efendi gibi Osmanlı müelliflerinin eserleriyle yakından ilgilenmiştir. Muhammed Abduh, Kāsım Emîn gibi Arap ıslahatçılar, Corcî Zeydân ve Ferah Antûn gibi Hıristiyan müellifler de onu etkilemiştir. Yazılarında yeni Selefî akımın ıslahçı tutumunu benimsemiş, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye ve Nakşî şeyhi Zeynullah Resûlî’ye duyduğu saygıya rağmen tasavvufa karşı mesafeli durmuştur. Kendisi de Gaspıralı İsmâil ve Mûsâ Cârullah gibi Türk dilinde birliği savunmuştur.”

Ruhu şad olsun. Mekanı Cennet!...

 

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2016, 12:37
banner12
YORUM EKLE

banner19