banner17

Bir Başka İstanbul var mıydı?

Yalnızca kitaplarından tanıdığımız ve bu suretle 'Düşünce Evi'ne misafir olduğumuz ne çok isim var…

Bir Başka İstanbul var mıydı?

Aslında bu isimlerin çoğunu gerçek hayatta tanımayı, o kurgu dünya dışındaki bir varlık kisvesinde görmeyi istemeyiz bile. Çünkü nedense, o kurgu dünya dışındaki hallerinde –son derece normal olarak- farklı olmalarından korkarız. Bazense bu farklılıklar daha da sevdirir o yazarı/fikir adamını bizlere…

 

Orhan OkayOrhan Okay denince…

Orhan Okay hoca da tanıdıkça daha çok sevilen kimselerden… Muhakkak, öğrencisi olanlar bu hissi derinden yaşamıştır. Fakat birkaç kere kendisiyle müşerref olanlarda da bıraktığı his, “geçtiği yerde gül kokusu bırakıyor” dedirtecek kadar etkili... Bu hisleri kalem diline alan aciz, iddiasında makul ve mazurdur; zira Orhan Okay’ı düşünce evinden daha müşahhas bir yerde, bizzat kendi evinde de görmüştür. O gün, bir kitap cenneti halinde çalışma odasına çevrilmiş çatı katında bizi ağırlayan hoca, yalnız zarif tavırlarıyla değil, eli öpülmeye gelmiş tatlı bir dede edasıyla da bizlerin gönüllerinde yer etmişti. Aynı edayı, geçtiğimiz aylarda “vakıf insan” olarak vasfedildiği bir programda da görmüş ve bir kez daha sevmiştik kendisini…

Halihazırda Orhan Okay bir yeni edebiyat profesörüdür; yani bir akademisyendir, yani fikri tarafı ağır basar. Fakat dikkat ettiyseniz yazının başından beri, kendisi ile ilgili her cümle bir hissin dile getirilişi ile nihayet buluyor: Sevmek, gönüllerde yer etmek, geçtiği yerde gül kokusu bırakmak… Böyle oluyor, zira, isimlerin başındaki unvanlardan daha ehemmiyetli görülen kıymetlerin olduğu bir dünya geliyor akla Orhan Okay denince: Bir Başka İstanbul, hem adı hem muhtevası itibariyle o kitabı…

Başka bir İstanbul değil, bir başka İstanbul… Çünkü İstanbul asıl olan; onun çehresini arazlar değiştiriyor. Çünkü asıl olanın her parçası, aslından gayrı değil… Orhan Okay’ın anlattığı İstanbul, konakların, cariyelerin, büyük ikballerin İstanbul’u değilken İstanbul. İnsanıyla, o insanın başka insanlarla münasebetleriyle İstanbul… Bir şehri şehir yapanın insanları olduğunu fark ettirecek kadar “İstanbul olan insanlar”ın yaşadığı bir İstanbul…

 

Orhan Okay, Bir Başka İstanbulBir Başka İstanbul Portresi

Peki, nasıl bir İstanbul burası?

Bir kere mekân, o devirde neredeyse yalnız “ahalisince ve oraya bir işi düşenlerce” bilinen, gösterişsiz bir yer: Balat. Eyüp ile Eminönü arasında kalmış bir saklı semt adeta. Gayrimüslimlerin de ağırlıklı olarak yaşadığı bu civarda, elektrik henüz çok az evde var. Radyo, lüksler arasında. İkinci Dünya Savaşı yılları.. Karnelere bağlı pek çok temel yiyecek. Tabii kara borsaya düşenler sayılmazsa… İnsanlar fakir olduklarının bile farkına varamayacak kadar fakir. Savaş zenginleri bu listeden sayılmazsa… Maddi olarak her şeyin az olduğu, hatta çoğu şeyin olmadığı yıllar vesselam…

Fakat bazı şeylerin yok olması, hiçbir şeyin olmadığı manasına gelmez elbette… Mesela o fakir evlerin bahçeleri var. Bayramları ve bayram yerleri var. Bayram yerlerinde yaklaşık beş dakikalık tek kişilik gösterimlerle, sessiz kovboy filmlerinin hayallerde sürüp giden maceraları var. Ailecek gidilen piknikleri var. Kandil çörekleri var. Bayramlarda birbirini tebrik eden, her milletten komşuları var. Komşu bahçelerinde ip cambazları var. Çocukların türlü türlü oyunları var. Oyunlarda söyledikleri “Bezirganbaşı” türküleri var. Birbirlerinden üttükleri mileleri, gazozları, bilyaları var. Malını hemen tüketmek derdinde olmayan esnafları var. Karartmaları var, sığınak olan camileri ve tatbikat mı gerçek mi belli olmayan sirenleri var.

Ve elbette tüm bunları yaşayan, iliklerine kadar yaşayan, etiyle kemiğiyle gerçek insanları var!!!

 

Bu Başka İstanbul’da Bir Çocuk

Ancak bir çocuk, saf ve sahih olabiliyor belki bu denî dünyada... O sebepten olsa gerek, çocukken yaşanılanlar bir başka güzel oluyor ve hatırda kalıyor. Nitekim Orhan Okay’ın hatıralarını okuduktan sonra, her şeyden çok bu çocuk yüzü akılda kalıyor. Devrinin her çocuğu gibi bir çocuk. Ufak şeylerden muazzam zevk alan, annesinin, babasının, anneannesinin yüzlerinden hayatı okuyan, bu hayata kendi rengini ve sesini veren, onu oyunları ile süsleyen, “Olmen!” deyince tüm dünyayı “eller yukarı” vaziyetinde durduruveren bir çocuk…

Bu çocuk o kadar tüm zamanlar ve zeminler üstündedir ki, zannederim, dünyaya katılan olumlu manada ne varsa onun delaletiyledir. Ve bu çocuk her çocuktur haddizatında. Tüm hikâyeleri, hatıraları, masalları anlatan odur. Zira o, kirlenmemişliğin sembolüdür.

 

Orhan OkayUnkama’nın Hikâyesi…

Çocuk Orhan bir masal okur… Zaman, az gider uz gider, dere tepe düz gider ve ancak bir arpa boyu yol gider ama öyle bir yere gelir ki, masalın kahramanı Orhan Okay olur.

Masalda, on yaşlarındaki Afrikalı Unkama, bahçelerinde her yıl bir defa meyve veren ağacın meyvesini çalan garip mahluku görür ve meyveyi ondan geri alabilmek için peşine düşer. Bir süre sonra canavarı gözden kaybeden Unkama, tanımadığı bir kasabada bulur kendini önce ve kendi köyüne doğru tekrar yola koyulur. Sonra köyüne gelir ama köy ne başka bir köydür ne kendi köyü… İnsanların hiç birini tanımaz, kendi evini bulamaz, bildiği yerleri göreme. Derken bir ihtiyara sorar: Unkamaların evi nerede? İhtiyar cevap verir epey düşündükten sonra: “Unkama mı? O çok eski bir masaldır. Unkama diye bir çocuk bir canavarın peşine takılıp gitmiş, bir  daha da dönmemiş. Dört yüz sene evvel geçmiş bir masal…”

Bugün, İstanbul, Orhan Okay için, Unkama’nın dönüp de yerinde bulamadığı köyü gibidir. Onun ifadesiyle “Şimdi o güzel insanların o güzel atlara binip gittikleri gibi, sanki bütün bir şehir, medeniyeti, zarafeti kuşanmış insanlarıyla beraber” kaybolmuştur. Üstelik aradan bir dört yüz sene bile geçmediği halde…

 

Hatırla sevgili, o mesut günleri…

Gerçi hatıralarda hatırlatılır Hayyam’ın bir rubaisi… Der Hayyam:

“Geçmiş günü beyhude yere yad etme

Bir gelmeyecek an için de feryad etme

Geçmiş gelecek hepsi masal bunlar hep

Eğlenmene bak ömrünü heba etme”

Varsayalım ki, haklı Hayyam… “İç bâde, sev güzel” yaşayalım faraza… Lakin, geçmiş, geçmiş olsa da, bize duyurmaya devam ediyor sesini… Üstelik, bunu çocuklar gibi saf ve sahih olabilenlerin diliyle yapıyor… Sonra işte karşınıza, o hâlâ başka olan İstanbul’un, çocuk gönüllülerinden biri, bir Orhan Okay çıkıveriyor…

Gayrı nasıl mümkün olsun tıkamak kulakları ve bu sesin sahibinin büyüsünden korumak “akl u şuuru” olan insanı?...

Duyduk, iman ettik, böyle bir başka İstanbul, böyle bir başka zaman, böyle bir başka yaşayan insanlar var imiş, vesselam…

-Orhan Okay, Bir Başka İstanbul, Kubbealtı Yay., 2002.

"İstanbul Olan İnsan" Fotoğraf Galerisi için tıklayın

 

Ayşe Akdağ, Orhan Okay’ın şahsında o Bir Başka İstanbul’u hasretle andı.

Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2010, 09:15
YORUM EKLE
YORUMLAR
bekir yıldız
bekir yıldız - 9 yıl Önce

böylesine güzel insanlardan bahseden haberlerin artması dileğiyle...

ahmet cihat uysal
ahmet cihat uysal - 9 yıl Önce

"baska bir Istanbul degil bir baska Istanbul.." bu ne güzel bir ifade böyle..okurken kendimi Istanbul da hissettirdiginiz icin cok tesekkur ederim..kaleminize saglık devamını bekliyoruz insallah..

ümran ay
ümran ay - 9 yıl Önce

böyle zarif ifadelerle yazan bir hanımefendinin diline ve kalemine İstanbul ne yakışmış:))

suna gökçe
suna gökçe - 9 yıl Önce

böyle mi güzel dokunulur insanın içindeki istanbula hemde böyle değerli bir insanla...kalemine ve gönlüne sağlık...daha güzellerini okuamk dileğiyle....

banner8

banner19

banner20