Bilmiyisin Mırat bilmiyisin!

Murat Kapkıner hayatının ‘tabakat’ kitabından anlatmaya devam ediyor Dünyabizim okurları için.

Bilmiyisin Mırat bilmiyisin!

 

Fadıl Baba hücredeydi ama...

Üst kata çıktım. Nöbetçi olarak bir kıdemli mürid sağı solu topluyordu ve yalnızdı. Artık beni de tanıyordu. Mescid olarak düzenlenmiş olan kilimli alanda ufak tefek bir ihtiyar başını göğsüne gömmüş, namaz oturuşunda, kıbleye karşı tespih çekiyordu.

Baktım: profilden görüyordum ama bu yaşlı adam Fadıl Baba’ydı. Emin olmak için kıdemli müride O’nu gösterip: ‘Fadıl Baba’ya ne kadar benziyor değil mi?’ dedim. Adam önce bir duraladı. Dikkatlice baktı. Fevkalade heyecanlanmıştı çünkü bu yaşlı, hücresinde sandığı Fadıl Baba’dan başkası değildi. Yanına gidip, kim olduğunu, nereli olduğunu, ne zaman geldiğini sormaya çalıştı ama adam aynen Fadıl Baba gibi anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Bir yandan da yüzünü saklamaya çalışır gibi önüne öteye bakarak mırıldanıyordu. Mürid sonunda eğilip, (yani handiyse yere yatarak) yüzüne bakıp şaşkınlık içinde yanıma geldi. “Yav bu Fadıl Baba ama Fadıl Baba hücresindeydi yav!” dedi.

Girişte bir yerlerde yazarkenki sıkıntılarımdan bahsetmiştim. Şimdi gene birini daha gördüm. Kötü bir alışkanlık olarak  baktım ki ben gene roman yazıyorum. Oysa eskinin tabakat kitapları gibi bir şey düşünmüştüm: parçalar halinde, kopuk kopuk anılar.

Hoca o gün gelmeyince...

Gerçekten Baba hücresinde birkaç  ay kaldı. O arada ben bu tuhaf tekkeye gidip geliyordum. İmam Hatip Lisesi öğretmenlerinden İhsan Hoca her öğlen ve ikindi  gelir namaz kıldırırdı. Gelip gittiği mesafe de az değildi; İmam Hatip’le Babuklu arası. Sanıyorum andığım ziyaretlerden sonraki ilk karşılaşmam. Yukarı çıktım. İkindi vaktiydi. Baba ortada olmak üzere birkaç kişi bir küçük saf oluşturmuştu. Beni görmedi, gidip arkasında da ben saf tuttum. İhsan Hoca halâ gelmemişti. Baba (ezanı kastederek)  seslendi: ‘Hadi okuyun’ Birisi: ‘Efendi Baba, Hoca gelmedi’ dedi. O kendi kendine gibi: ‘Yav Hoca geldi’ dedi.

O an içimde bir ses bana ‘seni kastediyor’ dedi. Hiç bilmiyorum neden içime öyle doğdu. Gerçi bana hep ‘hoca’ ve ‘usta’ diyordu ama bu daha çok yinelenmiş bir şey değildi.

Herkese farklı bir ad veya lakapla seslenirdi. Ve hep isabet ederdi. (Beni tanıyanlar bilir: aynı huy başından beri bende de var). Benimkinde olduğu gibi: (Bana da ya hoca ya usta derdi) Hem elektrikçi ustaydım, Hem sayısız öğrencim olmuştu. Aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra Türkiye’de yer yer benden  ‘üstad’ diye bahsedilmesini katmıyorum. Yazdıklarımla nasıl bir hocalık yaptığımı, ayrıca ömür boyu, dönem dönem, yıllarca Tefsir ve hadis dersleri verdiğimi anmıyorum.

Bir defasında da karşısında oturuyordum. Arkasında bir karacı astsubay arkadaşımız vardı. Arkasını  dönmeden, baş parmağıyla arkasını işaret ederek, bana: ‘Bu da sizden’ dedi ‘Sen bir zaman asker elbisesi giydin değil mi?’ Benim matrut astsubay olduğumu bu meczubun bilmesi olanaksızdı. Söz astsubaylardan açılmışken şunu da zikretmeliyim:

Kuran okunurken postanede işin ne!

Vaktiyle mesai arkadaşlığı  yaptığım bir astsubay arkadaşım, O Kur’an okurken karşısında boynunu bükmüş dinliyor:

‘Murat! Cebimde mektuplar vardı. Fadıl Baba’dan çıkınca postaya verecektim. Bir ara dalmışım postanede söz konusu mektupları atıyordum ki Baba’nın azarlayan sesiyle kendime geldim:

“Başefendi! Başefendi! Burası postahane mi. Kur’an okuyoruz yav!”

Baba ‘Hoca geldi’ deyince müridan İhsan Hoca için alt kata bakıp geldiler:

-Hoca gelmedi Baba.

-Yav Hoca geldi. Hoca burda ha, deyince Baba, müridan bahçeleri dolaşıp geldi; çünkü Baba yanılmazdı. Heyecanım gittikçe artıyordu. Gelip son kez: ‘Baba Hoca gelmedi’ dediklerinde derhal arkasındaki bana dönüp: ‘yahu bunları niye bu kadar yoruyorsun’ der gibi: ‘Haydi Hoca!’ dedi.

Ben bu sonucu başından beri bekliyordum.

Ben,  kıraat bilmeyen, bütün namazlarını dümdüz bir sesle kılan, kıldırırsa kıldıran ben öne çıktım. Biri bana cübbe giydirdi, biri sarığımı  başıma geçirdi: Hayatımda ilk kez hep lüzumsuzluğundan bahsettiğim cübbeyle, sarıkla namaz kıldıracaktım. Ayrıca yüreğimde bir tedhiş vardı: Evliyalar evliyası koca Fadıl Baba arkamda namaz kılacaktı, cemaatimdi.

Nasrettin Hoca’ya eskiyen ayları ne yapıyorlar diye sorduklarında: ‘kırpıp kırpıp yıldız yapıyorlar’ demiş. Benim de kısmen romanlarıma giren anılarımın doğru olanı burada yazılanlardır. Ötekiler romanlaştırılmış, tahrif edilmiş şekilleridir; bilinmesini istedim. (Bu bir parantezdir).

Dergahta zikir halkası

Namaz bitince her imamın yaptığı  gibi cemaate döndüm. Dört-beş kişiydiler.  Ben, hiçbir deneyimim olmadığı için, salt dönmüş öylece bakıyor ve bir yandan bu sapık tarikatçıların benim ‘tevhidî’(!) inancımı zedelememeleri için müteyakkızdım. Baba bana: ‘Haydi hoca! Oku!’ dedi. Asr suresini tilavetsiz, hitap şeklinde okudum. Elbet Arapçanın sesleri açısından da belki bir milyon hata ile.

Baba bunu beğenmemiş olacak ki kendisi bir aşır okudu, tesbihattan sonra, yanındaki birkaç kişiye: ‘Haydi okuyun hele. Söyleyin’ der demez gençler zikre başladı.

Ben kendi itikadını korumaya çalışan biri olarak, kaskatı bir kalp ile bakıyordum. Zikirde bir yer geldi ki (ifademi hoş göreceğinizi umarak söylüyorum)  gençler tinsel orgazm haline girdiler. Evet zikirle ulaşılan zirve ancak bu benzetmeyle betimlenebilir ki gerçekten zikir ruhun boşalması (inzali), ruhun orgazmıdır.

Tam bu esnada Baba zikri durdurdu ve müritler de sanki az önceki trans halindekiler değillermiş  gibi hırp diye kestiler sesi. Bana:

‘Anan gitmiş’ dedi. Anam bir-iki gün önce ölmüştü:

‘Evet’ dedim. Gözümün içine bakarak, hizmet eden Hoca’ya (bu ara gelmişti) henüz olmadı der gibi:

‘Hoca’ya gazoz getirin’ dedi.

Hemen bir gazoz geldi. İçtim. Zikir tekrar başladı. Gene gençler çıldırıyordu. Fadıl Baba’ysa tam karşımda elinde bir buruşuk mendil gözlerini silerek, hay-huy edip duruyordu ama bu hayhuy kimseninkine benzemiyordu. Ölen sevgilisine figan ediyor, ölen beş yaşındaki yavrusuna şiven koparıyordu sanki. Usul bir sesle. Zikir gene durdu. Baba bana gene bakıp: ‘Hoca’ya çay getirin’ dedi. Çay geldi içiyordum.  Bu arada: ‘O hücrede yazdıklarını da yırtıp belediyenin çöplüğüne at’ dedi ve ben şoka girdim: Bu zat gaybı biliyordu. Yukarda andığım gibi  ben o hücrede (müdür odamda) harıl harıl Güz İnsanları’nı yazıyordum. Uzun yıllar sonra bu durumun ne olduğunu, bu zatın gaybı bilmediğini, gaybı Allah’ın bildiğini, beni dinleyenlere izah edecektim (Bulursanız kitaplarıma bakınız lütfen).

Üçüncü ve son molada:

‘Hoca’ya nar şerbeti getirin’ dedi.  Az sonra gelip ‘Nar şerbeti yok Efendi Baba’ dediler. Çünkü zaten nar mevsimi değildi. Bana biraz daha baktıktan sonra hizmet edene dönüp:

‘Benim çekmecemde yarım nar var. Onu sıkıp Hoca’ya getirin’ demesinin üzerinden beş dakika geçip geçmemişti ki uzun bir limonata bardağının dibinde (çeyrek bardak) nar şerbetini de içmiştim. Bu arada yıllarca hiç anlamadığım bir şey daha söylemişti: ‘Havva’ya tren elbisesi giydir’ Gördüğünüz gibi anlaşılır bir şey değil. Konya’da Havva adında bir bakire baldızım vardı ama burada ne işi olabilirdi. Ona nasıl tren elbisesi giydirebilirdim. Yıllar sonra Havva bir Demiryolcuyla evlenince, ‘elbise’nin de Kur’an’da karı- kocadan kinaye, eşlerin her birine dendiğini anımsayacaktım.

Gaybı kim bilir?

Gidip geliyorum. Bir dönem, iki ay kadar, beni görür görmez: ‘’Şubeye git şubeye’’ demeye başladı. Her gittiğimde beni görür görmez ‘Yav sana şubeye git demedim mi’ diyor. Müridan peşimden gelip: ‘Baba sana böyle söyledi ne anladın’ diyor ‘hiçbir şey’ diyorum. Beni uyarıyorlar: ‘Şube Avni Efendi’dir . Baba sana, O’na gidip tarikata girmeni söylüyor.  İçimden ‘has…’ diyorum.

Bu anımla ilgili beni son gördüğünde, yalvarır gibi, tasrih ederek, ‘imgesel söylemiyorum; adlı adınca söylüyorum’ der gibi (çünkü bu bir iki ay içinde ben hep bu ‘şube’nin bir imge olduğunu ama neyi işaret ettiğini anlamaya çalışıyordum sürekli):

‘Yav şubeye git şubeye! Şube ha!’ dedi.

O gün eve geldiğimde (akşama yakındı) Eşim, bana küçük bir kâğıt uzatarak: ‘Bu gün seni bir polis aradı’ dedi. Kâğıtta, yarın filan karakoldaki filan polisle buluşmam gerektiği yazılıydı. Ertesi gün gittim, filan Karakoldaki filan polisi buldum. Beni görür görmez: ‘Kardeşim iki aydır seni arıyoruz, nerdesin?’ dedi ‘Vakitlice bize ulaşsaydın bu cezayı yemeyecektin’

Askerlik şubesi iki aydır beni arıyordu, yoklamaya gitmemiştim: Şubeye.

Baba da o günden sonra  bana bir daha şubeye git demedi.

Fadıl Baba tamamdı. Benim acılarım dinmiyordu ama... Gerçek mümin olmuştum: maveraya. Bizim eski münkir arkadaşlarıma tahammülüm kalmamıştı. Görüşmek istemiyordum. Ama yılarca evim konferans salonu gibiydi. Ben üstattım, ağabeydim. ‘Gelmeyin; sizinle görüşmek istemiyorum’ diyemediğimden, bir gün Fadıl Baba’dan bir medet istedim.

Evimdeki mutat toplantılardan biriydi. Konuşuldu, görüşüldü, haftaya aynı gün, gene benim evimde filan konuyu görüşmek üzere buluşulmaya karar verildi. Son misafiri gönderirken içimden: ‘nalet olsun!’ diyordum.

Döndüm. Fadıl Baba’yı gözlerimin önüne getirmeye çalışıp: ‘Baba! Gelmesinler’ dedim.

Nasıl. Yirmi kişi. Hangisi gelmesin. Gördüğünüz  gibi bu medet edilecek bir  istek değildi. Üstelik bizim arkadaşlığımızda sözde durmak en öndeydi.

Ama oldu. O gün, sözleşmiş şu kadar insanın teki gelmedi evime.

Gastritten çok çekerdim. Biraz üşütsem bir bardak çayı içemez olurdum ki o yıllar benim alkolüm, esrarım, eroinimdi çay. İşin kötüsü KOAH olduğum için sık sık üşütürdüm. Kompensan diye bir pastil vardı. Bıkmıştım. Zaten pek bir işe de yaramıyordu.

Evden çıkıyorum.  Gastritimin azdığı o sabah da kahvaltıda bir bardak çay içememişim. Karşıda Merhum İsmail Abi’nin çay ocağına gidecek ama içemeyeceğim.

Elimdeki Kompensan’ı fırlatıp: ‘Bundan gelecek şifa Fadıl Baba’dan gelsin’ dedim, İsmail Abi’nin çayocağına girip çay söyledim. İsmail’in çayı ünlüdür. Bir tane içtim bi rahatsızlık hissetmeyince bi daha içtim. Şaşkındım. İş tuhaf bir inatlaşmaya binmişti. Çay söylüyor Fadıl Baba’yı test ediyordum.  Belki on bardak. Ve benim midemden hiçbir şikâyet yok. Bunları Faik Dayı’ya anlatıp: ‘Allah’tan istiyoruz olmuyor; Fadıl Baba’dan istiyoruz gerçekleşiyor ne iş!’ demiştim de bana sadece: ‘Bilmiyisin bilmiyisin’ (bilmiyorsun bilmiyorsun) demişti.

Murat Kapkıner anlatacak daha

Murat Kapkıner'in yazı dizisinin 

birinci yazısını okumak için buraya, 

ikinci yazısını okumak için buraya 

üçüncü yazısı için buraya 

beşinci yazısı için buraya

altıncı yazısı için buraya tıklayınız.

Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2012, 13:07
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Vildan EMİR KORKMAZ
Vildan EMİR KORKMAZ - 8 yıl Önce

Merhaba, bu yazılanlar gerçekten şahane. Yazılanlar az bile... fazla söze hacet yok.. Devamını sabırla bekliyorum. Bu Tabakat kitabına da inşallah ulaşacağım... Selam ile...

sümeyra filistin
sümeyra filistin - 8 yıl Önce

neden Allahdan istemek yerine her defasında fadıl babadan istiyorsunuz ayrıca yazının sonunda geçen şu cümleler;" Allahtan istiyoruz olmuyor fadıl babadan istiyoruz oluyor" cümlesi çok rahatsız edici. Allah sizi denemiş bakalım kulum benden mi bilecek falanca kuldan mı diye malesef siz kuldan geldiğini sanıyorsunuz.

ebu müslim
ebu müslim - 8 yıl Önce

ihsan Gür hocama nefis baharatlı çaylarına ve nasihatlerine selamlar...

murat kapkıner
murat kapkıner - 8 yıl Önce

Sümeyra. İyi bir okuyucu değilsin. O yazıda gaybı fadıl babanın değil Allah'ın bildiği kayıtlı. İsteklerin yerine gelmesi konusu da aynıdır. Orası izahının yeri olmadığı için kitaplarıma bakınız da demiştim. Eğer lütfedip bulup okursanız ola ki mesele anlaşılır. Allah'a emanet ol.

Esad Eseoğlu
Esad Eseoğlu - 8 yıl Önce

Yüreğinize sağlik Murat abi. Sizi ben kucukken, carpraz komsumuza bir taziyeye geldiginizde gormustum ilk. Malatyali bir hocamin evinde olmustu taziye, yine bir Malatyali ustadin vefati dolayisiyla. Orada kucuk bir cocuk, kenara oturmus dinlemistim; siz insanlari biraz gec taniyordunuz ve fakat tanidiginiz kisiye goz yaslariyla sariliyordunuz. Yazi dizinizi ilgiyle takip ediyorum, bittiginde sizinle uzunca sohbet etme imkânimiz olsa keske. Çokça selâm.

ibrahim ethem ortaköy
ibrahim ethem ortaköy - 8 yıl Önce

murat hocam bu menkıbeler bizim için çok kıymetli, malum, dervişlik kitaplardan öğrenilmiyor. bizi her yönden sıkıştıran modern hayatın içinde mavera ile irtibatın böyle can bulduğunu görmek ne güzel. ama diğer yandan, "bu tecrübe imkanları artık mazide mi kaldı acep" diye soruyor insan. "istersen kılarsın" sözü adresini buldu,tam anlamıyla

banner19

banner13