Batının fikir temellerinden biri idi

Endülüs'ün Avrupa fikir ve medeniyet tarihine etkisi malumdur ancak İbn-i Tufeyl için ayrı bir parantez açmalı mutlaka.

Batının fikir temellerinden biri idi

 

Tam adı Ebu Bekir Muhammed bin Abdal Malik bin Muhammed bin Tufail el Kaisi el-Endülüsi olup, İbn’i Bacce’den ders alan İbn Tufeyl’in ne zaman doğmuş olduğu hakkında çok kesin bir bilgi yok ise de, genel görüşe göre 1106’da Granada/ Gırnata yakınlarındaki ‘Guadakis’ yöresinde ‘Vadiü’l-Aş’ beldesinde doğmuş ve 1186’da Merrakûş - Marakeş / Fas’ta  ölmüştür. Felsefe Tarihçisi Leon Gauthier’e  göre, 1105 tarihinde dünyaya gelmiştir ve Araplar'ın  Kays kabilesine mensubiyeti dolaysısıyla ‘Kaysî’ adıyla da anılmıştır. Aynı zamanda hukukçu, hekim, filozof ve devlet adamı - Yusuf el-Mansur'un veziri - olarak ta bilinen İbn Tufeyl, Batı düşünce tarihinde Latince, ‘Abentofel’ adıyla ve ayrıca ‘Abubacer / Ebû Bekr olarak da adlandırılmıştır. Öğrencisi Bitrûcî ondan bahsederken, ‘kadı’ ünvanını kullanmış ve ayrıca İbnü'l-Hatîb ise ondan ‘filozof’ , ‘tabip’ ve ‘fakih’ diyerek söz etmiştir. Bir çok kaynağa göre İbn Tufeyl, daha gençlik dönemlerindeyken, Endülüs’te Arap asıllı okumuşların oluşturduğu "Talebetü'l-Hadar" cemiyetinin öncüleri arasında yer almış ve hatta ilgi alanının genişliğine örneklik teşkil edecek bir çabayla, Hz. Osman Mushafı’nın Kurtuba'ya ulaşmasını şiirsel bir üslûpla hikaye etmiştir.

Tecelliyat ve İşrakiyyun

İbn Tufeyl’e göre gerçek bilgi; akıl ve sezgi şeklinde iki temel üzerinde şekillenmiştir ve bu bilgi başka bir ifadeyle de; insan deneyiminin akıl ile, aklın da insanın sezgisi ile uygunluğunu ele vermektedir. Ona göre gerçeği arayan insan bu sezgisini, temel olarak bilinen tümevarım, tümden gelim ve diğer akıl yürütme yollarını aşarak elde edebilecek bir yaratılışa / fıtrata sahiptir. Çünkü gerçek; sadece duyuların, aklın, ruhun ve iç dünyanın özel ve doğal bir metodoloji yoluyla terbiye edilerek eğitilmesi sayesinde elde edilebilecek daha müteal bir içeriğe de sahiptir.

İbn Tufeyl’e göre Varlığın anlamı; Allah’ın önce insanda ve sonra yaratılan her şeyde daimi tecellisinden ve son tahlilde ise; bütün bu tecelliyatın somut toplaşmasından ibaretir. Bu anlamda İbn Tufeyl’ in insan varoluşunu her daim yenilenen bir tecelliyat  yekunu olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Ona göre kainattaki her şey, tıpkı güneş misalinde olduğu gibi;  güneşin vurduğu ilk aynadan yansıya yansıya çoğalmasına benzer biçimde, kesilmez bir yansıma düzeneği içinde ilk suretin aynadan aynaya geçerek suya yansıması gibidir. Bu varlık düşüncesiyle İbn Tufeyl, bize en yüce gerçek olan Allah’a ve Allah’ın bilgisine ulaşabilmenin yegane yolunun da, cümle kainatta ve insanda vukubulan tecellileri görüp anlayabilmek olduğunu öğütler.

Ona göre, bir yaratılmış olarak insanın bu tecelliyatın farkında olabilmesi için öncelikle kalbini bir ayna gibi parlatıp temizlemesi ve nihayet bütün maddi ve manevi ağırlıklardan,  günahlardan arınması gerekir ki, bu yorum aynı zamanda İslam felsefi içinde yer alan ‘İşraki’ görüşün de temeli ve en özet açıklaması niteliğindedir.

Epistemolo­jide İbn Tufeyl’in en büyük katkısı; bilgiyi bir imkân olarak insan ve tabiat ilişkisinden hareketle temellendirmiş oluşudur.  O kadar ki, büyük eserindeki ‘Hay’ ı, ilkin bir tip olarak ele almak mümkünse de, aslında  kendi varlığından yola çıkarak, bütün kainatı kendisiyle birlikte algılama ve bilme yoluyla müşahede eden bir karakter olarak görmek gerekmektedir. Değil mi ki; ‘Hay’ öncelikle bu kainata hakim olan temel düzen ve işleyiş hakkında düşünmesini bilen, böylece kendi varlığını aklıyla anlamlandırmaya çalışan ve nihayet görünenin ötesindeki müteal/aşkın/ metafizik büyüklüğün de farkına varmış bir insan karakterini temsil etmektedir.

İşte İbn Tufeyl’e göre, ‘Hay’ın temsil etmiş olduğu bu farkında olan insanın bilgi imkânı ve yeteneklerine gelince, idrakini belirleyen en önemli ilke­nin nefis olduğunu görüyoruz. İbn Tufeyl'in ‘Hay’ ın doğal eğitiminde vurgu yaptığı nefis ve bu nefse dair bilgi yeteneklerinin kaynağını İbn Sînâ' ya kadar geri götürmek gerekir ki, zaten ‘Hay Bin Yakzan’ı  yazma nedeni olarak, İbn-i Sina’ nın ‘Hikmeti Meşriki’ adlı eserinde dile getirdiği  bazı sırların açıklanmasının kendisinden istendiğini öne sürerek şöyle der :

‘…İstediğin bilgileri Hayy bin Yakzan adını verdiğim bir hikaye aracılığı ile iletmeye çalışacağım. İbn-i Sina’nın insanları yola getirmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zeka sahiplerine ibret veren Hayy bin Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikayeyi iyi izlersen Yakzan oğlu Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin…’’

Merrâküşî' ye göre, felsefesini hikmetle dini bir arada ifade etmek üzerine kuran İbn Tufeyl kendisinden sonra gelen İbn Rüşd’ü etkilemiştir. Sözgelimi Müteşâbih âyetlerin tevil ve yorumunun havvas’a  bırakılması gerektiği, ortalama avam için en uygun yöntemin de Selefin yolu olabileceği hususunda İbn’i Rüşd de aynı düşüncededir.

Bundan başka İslâm düşünce tarihinde İbn Tufeyl' den önemli ölçüde etkilenen  bir başka isim İbnü'n-Nefîs’tir ve ‘Er-Risâletü'l-Kâmiliyye fi's-sîreti'n-Nebeviyye’  adlı eserinde ana tema olarak kurguyu bütünüyle ‘Hay b. Yakzân'dan esinle kuran İbnü’n Nefis ‘Hay’ a benzettiği ‘Kâmil’ karakteriyle büyük ölçüde İbn Tufeyl’in hikmet-din birlikteliğine dayalı felsefesini işlemiştir.

Batı’daki İbn Tufeyl Etkisi- Epistemolojiden Ontolojiye ‘Hay’…ibn-tufeyl-ibn-sina-hayy-ibn-yakzan_1.jpg

İbn Tufeyl’in İslam ve Doğu düşünce tarihindeki etkisi bir yana, tıpkı  İbn Rüşd gibi, Doğu’dan çok Batı düşüncesini etkilediğini söyleyebiliriz. 1349’da Moise de Narbonne’ in ‘Hay Bin Yakzan’ı İbrânî diline çevirmesi ve bu erken çeviriden sonra, XV. yüzyılda Pico Della Mirandola’nın Latince’ye çevirmesi ve daha sonra 1671’de Pococke'un Philosophus Autodidactus adıyla Arapça aslından ikinci bir Latince çevirisini yapması bu anlamda oldukça önem taşımaktadır.

Bundan da öte ‘Hay Bin Yakzan’ın 1672’de ‘Het Leeven van-Hai Ebn Yokdhan’ adıyla Hollanda diline Benedict de Spinoza' tarafından çevrilmiş olduğu bilgisi, Spinoza'nın kendi felsefesini kurarken İslâm felsefesinden de yararlandığını ortaya koyuşuyla bile kayda değerdir. Öte yandan aynı eserin Leibnitz’den feyz alan ve Tanrı'nın kilise kurumuna ihtiyaç olmaksızın doğrudan manevî tecrübeyle kavranabileceğini öne süren Kuakerler’ı etkilediği de kesindir. Koyu bir Kuaker olan George Kieth 1674'te eseri İngilizceye çevirmişve Batı düşüncesini ciddi biçimde etkilemiştir ki, 1708’de Koyu Katolik Simon Ockley, bu Müslümanca fıtrat fikrinin yaygınlaşmasından Hıristiyan düşüncesi adına duyduğu tedirginliği dile getirmiştir.

Bunlardan başka, ‘Hay Bin Yakzan’ı taklit eden İspanyol yazar Gracian Baltasar'ın el-Criticon’u, Daniel de Foe'nun  Robinson Crusoeo’su bir yana, İbn Tufeyl Batı Felsefesinin büyüklerinden sayılan John Locke, David Hume, Voltaire ve Jean Jacques Rousseau gibi Aydınlanmacı filozofları da büyük ölçüde etkilemiştir.

Bir öncü anlatı ve bir büyük roman

Başta da belirtmeye çalıştığımız gibi; İbn Tufeyl’in temel gayesi ve metodolojisi, büyük ölçüde de, rasyonel -akılcı-  düşünceden yola çıkarak keşif ve ilhama ulaşan ve sonuç olarak da tefekkür yoluyla önce kendinin sonra da koca kainatın işleyişinden yol alarak Allah’ı bildiren bilgiyi aramaya çıkan bir yolculuktur.

Bu bakımdan onun büyük eseri ‘Hay Bin Yakzan’ı, Daniel De Foe’ nun ‘Robinson Crusoeau’su  ya da ‘J.J.Rousseau’nun ‘Emile’ini önceleyen bir yazınsal başarı olarak görebilmek de mümkün olmakla beraber; ‘Hay Bin Yakzan’ı her şeyden önce, ‘Allah’ı bildiren bilgiye götüren bir anlatı olarak görmek ve onlardan ayırmak gerekmektedir. Zira bu anlamda gerek ‘Crusoeau’ da ve gerekse ‘Emile’ de ortaya çıkan ve salt doğa içinde, doğayı anlayarak, boyunduruk altına almaya yönelik ‘egoist’ tavırlara bakarak bile Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki farkı görmek mümkündür. Bu anlamda manidar bir örnek olarak, yakın zamanlarda ülkemizde de oldukça büyük bir ilgi gören, ‘P. Coelho’nun ‘Simyacı’ örneğine benzer biçimde ‘Mesnevi’de bir küçük paragraf olarak yer alan bir meselden best seller bir roman yazmak gibi, ‘Hay Bin Yakzan’dan sonra ‘Robinson Crusoeau’, ‘Emile’ ve hatta yere göğe konulamayan ‘Don Kişot’ gibi romanlar  yazmış olan Batılı gelenekten yola çıkarak ‘Bizde unutulan şey nedir?’ şeklinde bir soru sormak daha anlamlı olacaktır.

‘Hay’ın kitabının acaip serüveni

İlkin Reginald İnnes Pocock'un ‘Philosophus Autodidactus / Kendi Kendine Felsefe’ adıyla çevirmiş olduğu ‘Hay Bin Yakzan’ bunu takiben bütün Batı dillerine çevrilerek çok büyük bir ilgi görmüştür. Denilebilir ki; Jean -Jacques Rousseau'nun ‘Emile'inde de,  Daniel De Foe’nun , ‘Robinson Crusoeau’ sun da da salt bir karakter olarak bile neredeyse ‘Hay’ın varyantlarını görmekteyiz. Öte yandan içeriği bir yana, ‘Hay Bin Yakzan’ın aslında dünyada yazılmış ilk roman olduğunu söylemek de mümkündür. Sözgelimi, bu anlamda bir tür olarak, Batı’da romanın öncüsü olarak J. Bunyan’ın ‘The Pilgrim Progress' adlı kitabının bile ‘Hay Bin Yakzan’dan esinlenildiğini yine aynı biçimde İspanyol yazar Miguel des Cervantes Saavedra’ nın ‘Don Kişot' adlı Pikaresk / Picaresque  anlatısının da salt yazılış tarihiyle bile ‘Hay Bin Yakzan’dan çok zaman sonra yazıldığını da eklemek gerekmektedir. Kitabın uzun yıllar sonra tam ve titiz ilk baskısı 1985’te (ve daha sonra 2000 yılında) ‘Felsefe ve Hikmet’ dizisinin beşinci kitabı olarak Serkan Özburun ve Derya Örs çevirisi olarak, bir zamanların efsane yayınevi ‘İnsan’ yayınlarından çıkmıştı. Daha sonraki baskısı ise M. Şerafettin Yaltkaya ve Babanzade Reşit çevirisi olarak Enis Batur’un yönetimindeki Yky tarafından 1996 tarihinde yayınlanmıştı.

Tıptan meteorolojiye İbn-i Tufeyl eserleri

Astronomi alanında da otorite olan  İbn-i Tufeyl,  Batlamyüs’ün nazariyelerini ciddî ve sert bir üslûpla eleştirmiş, ilmî metodlar üzerine de yoğunlaşarak kendisine mahsus bir takım teoriler geliştirmiş ve tatbikî matematik üzerinde durmuş, ayrıca fizik sahasında söz sahibi olmuştur. Ona göre, “İlim adamı, etrâfını kuşatan kâinâtı, bir laboratuar olarak görebilmeli ve bütün ilimler arasında bağ kurmayı başarabilmelidir. Bu portre yazısının en can alıcı yeri olarak İbn-i Tufeyl’in felsefe alanında da çalıştığını, kendinden önce gelen felsefecilerin önemli bir kısmını eleştirdiği ve özellikle Fârâbî ve İbn-i Sînâ gibi felsefecilerin görüşlerini reddettiği, bundan da öte, büyük âlim İmâm-ı Gazâlî’yi de eleştirerek kuramsal bağlamda bazı fikirlerini tartıştığı bilinmektedir.

Bu tartışmalara bakarak, onu İslam dışına çıkan bir felsefeci ve özellikle ‘evrim’ teorisinin kurucusu şeklinde değerlendirerek İslam’ın yaradılış düşüncesinden kopan bir ayrıksı düşünür ya da ölümden sonra dirilmeye inanmayan bir inançsız olarak nitelendirmek pek kolay olmasa gerek… Bütün bunlardan sonra, astronomi, tıp, felsefe, matematik, fizik alanında eserler yazan bir alim olarak İbn-i Tufeyl’in bir çok kitabının kaybolduğundan bahsedilmesi ise hayli üzücüdür.

Ortak kanaate göre; fizik ve felsefe eseri Esrâr-ul-Hikmet-il-İşrakiyye, bir meteoroloji kitabı Şerhun alâ Âsâr-il-Ulviyye li Aristotales, bir tıp kitabı olan Kitabün fit-Tıb ve Kıssat-u Hayy bin Yekazân günümüze ulaşan eserleri olarak bilinir.

 

Şahin Torun haber verdi

Yayın Tarihi: 06 Eylül 2011 Salı 10:37 Güncelleme Tarihi: 06 Eylül 2011, 10:37
banner25
YORUM EKLE

banner26