banner17

Bana son sözü 'akıllı ol Murat' idi

Murat Kapkıner Ladik günlerini ve Laz Ahmet Dayı’yı anlatıyor..

Bana son sözü 'akıllı ol Murat' idi

 

Karadenizlilerin günlük konuşmada çok kullanılan fiilleri, mesela ‘geliyorum-gidiyorum’ veya ‘geliyor-gidiyor’ gibi fiilleri  ‘geliyim-gidiyim’ ‘geliyi-gidiyi’ şeklinde telaffuz etmeleri bizim Malatyalılarınkiyle aynı. Ahmet Dayı Malatya’ya Karadeniz’den nasıl geldi, gelmek zorunda kaldı bilmiyorum ama çocukluğumdan (onun gençliğinden) beri tanırım ve şivesi bu benzerlik dışında pek bir şey kaybetmedi.

Babam, ömrünün sonlarına doğru ellili yaşlardayken, onun otuzlu yaşlarda olduğunu tahmin ediyorum. Babam Mensucat Fabrikası’nda ustasıydı.Laz Ahmet Dayı

Çevresindeki eski birkaç dervişten başka kimsenin saygı duymadığı, herkesin hor gördüğü, ömür boyu acı çekip hiç sızlanmadığı, hatta yer yer pişkin sanıldığı için, evet belki bütün bunlardan ötürü mübarek bir zat idi.

Belki okuma yazma da bilmiyor.

Nuri Efendi’yi şeyh kabul etmiştim. (Nasipse anarım). Otuz-kırk kişiyi de izniyle (vekâleten) mürit yapmıştım. Lakin rüyalarımızda gezen, Şeyh’imiz değil, hep Ahmet Dayı’ydı. (Ladik’e Nuri Efendi’yle gelmişti).

Bir misal: Ciddi bir sorunumu Şeyh’e anlatmış, duasını, himmetini istemiştim ve kurtulmak bir yana sorun büyümeye devam etmişti. İsyan eşiklerindeydim. O günler rüyama girip, yakaza halinde de hep yaptığı gibi: “Sen Şeyh’ine söyledin mi. Söyledin. O kadar: karışma gerisine” dedi.

Nuri Efendi’yle yaşıt olmalarına, gençlikten beri de samimi arkadaş olup, ayrı tarikatlerin müridi olmalarına karşın, ‘hâl’iyle bize âdap öğretirdi. Ben Malatya’dan,  ne kadar samimi olduklarını bildiğim için Ladik’te kaldıkları süre içinde Nuri Efendi’ye nasıl davrandığını görüp şaşırıyordum: Onun yanında konuşmuyor, ellerini göbeğinden indirmiyor, yanında sigara içmiyordu.

Şair olmuştum. Kırk yaşındaydım

Daha önce bilmem değindim mi: Ömür boyu acı çektiğim halde, iş bu Ladik denilen kasabada geçen dokuz-on ayımda tüm ömrümde çektiğimden fazla acı çektim. Biliyorsunuz; bela bana dalga dalga, paketler halinde geliyor. Tam, ‘herhalde artık bitti’ dediğim esnada bir yeni bela başlıyordu. Bir hafta kadar süren o misafir edişimizde bir gün: “inşallah artık bitti değil mi Ahmet Dayı” dedim. Aklıma geldikçe titrerim. Tükürür gibi, söver gibi, titreyerek ve bana bakmayarak, lanet olsun der gibi: “Ney bitti! Ney bitti!” dedi.

Bitmesi bir yana, sanki korkunç bir cezayı da içeren, hayatımı değiştirecek bir ‘zor’ şey yeni başlıyordu. Öyle de oldu.  O ziyaret günleri,  kalbime atılan aşk tohumu, önce göğsümden göverip baş verecek, sonra sonra bütün varlığımı kaplayacak, içinde kaybolacağım bir ulu çınara dönüşecekti. Altında sefil varlığım ezilip yok oldu: Şair olmuştum. Kırk yaşındaydım.

Ben, müzmin sail, daha sade söyleyeyim: kronik dilenci, gördüğünüz gibi gene avuç açma, yalvarıp yakarma, ‘murad etme’ durumundayım.

Elbet muradım,  maneviyatımda muştulandığım gibi, ‘kara murat’tı. İstiyordum. Yakın yıllar içinde vazgeçtiğim yakarılarıma kimsenin ‘dad’ ettiği yoktu.

Ya hak ya Allah

Ahmet Dayı, sık sık, şu herkesin, bir işe başlarken söylediği şeyi söylüyor: “Ya hak, ya Allah.”

Hem yersiz söylüyor; kimsenin bir işe başladığı yok hem de vurgu çok farklı: “Ya hak ya Allah.”

Bafra Cıgarası’nı esrar çeker gibi çekip üfleyip, hiç alışılmadık bir vurgulamayla bunu söylüyor. Söylerkenki mimiği de söylediği şeyle kontrast: “Bakalım ne olacak” diyormuş gibi, boynunu hafif büküp, bir kaşını hafif kaldırıyor.

Ahmet Dayı’nın ne demek istediğini uzun zaman sonra anladım (kafam biraz kalın bildiğiniz gibi). Ahmet Dayı diyordu ki: “Murat efendi! Öyle hem Allah’ı hem de ‘hak’kını isteyemezsin. Birinden birini seçmek zorundasın. Ya, doğru, hakkını ister Allah’tan vaz geçersin ya da Allah’ı istiyorsan, hakkından vazgeçersin: bu bahiste ikisi birden olamaz: “Ya hak ya Allah.”

“Akıllı ol Murat”

Konya Gar’ından trene bindirip, el salladığımızda, pencereden yine tuhaf bir vurguyla, son söz olarak: “Akıllı ol Murat” dedi.

Başıma gelecekleri bilir gibi, o vedada, yerli yersiz, ‘akıllı ol’u boşuna dememişti. Gittikten kısa bir süre sonra, havalinin kabadayısına bir kafa atıp devirmiş, kan içinde bırakmıştım. Ki o da helva bıçağıyla saldırdı, az kalsın ölüyor yahut katil oluyordum.

Gecenin birini de ihvandan birinin evinde geçirdiler. Ertesi sabah, korkunç bir iftira ile güne başladım. Bildiğiniz kuru iftira: delikanlının biri ailecek bizi hırsızlıkla suçluyor, ağzına geleni diyordu. Dövüşerek baş edebileceğim biri değildi. Zaten ben on beş yıl öncesine kadar hep elli dört kiloydum. On yıl önce borçlarımı kapatmak için o muhteşem tabancamı satmıştım; n’olurdu o gün yanımda olsaydı. İçeri kapanıp epey ağladıktan sonra, ihvan’ın evine, misafirlerin yanına vardım. Ahmet Dayı, beni görünce,  bahçeden Nuri Efendi’ye seslendi. Ve sanki o yıllardan sonra oruç tutamayacağımı bilir gibi, Ramazan değil, Bayram değildi, yekten: “Efendi! Birkaç damla gözyaşının sevabı bir aylık oruca bedeldir derler; ne dersin” dedi. Yok, gözlerimin kızarıklığını o yaşta, o mesafeden görebilmiş olacağını sanmıyorum.

Ladik benim esir kampımdı

Ladik’teki bir başka ihvanın evine öğle yemeğine gittik. Yemekten sonra Ahmet Dayı ve biz sigara içenler, dışarıda sigara içip, sohbet ediyoruz. Birden bana dönüp: “Murat eve git; arayan var” dedi. Ben duraksayınca: “Çabuk! Çabuk!” dedi. Pek inanmasam da hızlı adımlarla eve geldim: Şikâyet üzerine Korucu kapıma dayanmıştı. Eşim bir şeyler söylüyor, çocuklarım boynu bükük bakıyorlar. (Geçinmeye gönlü olmayan kardeşime söylüyorum: o yıllar, hayır, cep telefonu yoktu).

Adam bana: hakkımda ‘hırsızlıktan’ şikâyet olduğunu ama bizleri gördükten sonra, kendisinin ‘şikâyetçiyi ikna edeceğini, bizim de daha dikkatli olmamızı’ nasihat edip gitti.

O, son söz olarak “akıllı ol Murat” diyerek gittikten sonra,  misafirimiz olduğu bir hafta içinde söylediği birkaç malayani söz de kısım kısım gerçekleşti.

Sık sık telefon eder O’na Tanrı’yı şikâyet ederdim. Anladığınızı sanıyorum: tarifsiz acılar çekiyor, istimdad ediyor, hiç olmazsa yükümün bir kısmının alınması için duasını istiyordum: Ladik, benim esir kampımdı.

“İzin ver burdan gideyim; adam ölecek ha” diye yalvarmama rağmen kalmamı istiyordu. Zaten sabrım bitip Konya’ya firar ettiğimde de tamamlamam gereken imtihanı, acıyı, Konya’da tamamladım. Kaçmakla kurtulamıyordunuz.

Bir aramamda “Ahmet Dayı’yla konuşabilir miyim” dediğimde üzgün bir ses: “dün vefat etti” dedi.

 

Murat Kapkıner yazdı

Güncelleme Tarihi: 26 Nisan 2012, 22:56
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20