Aydınlık kalbinde rüyalar biriktirdi Mitat Enç

Sahici kılınmış bir hayatın ‘kör’ kuyularında Yusuf güzelliğiyle gezdirdiği şahsiyetiyle de etkileyicidir Mitat Enç. ‘Bitmeyen Gece’, ‘Uzun Çarşının Uluları’ ve ‘Selamlık Sohbetleri’ eserlerinin müellifini yazdı Reşit Güngör Kalkan..

Aydınlık kalbinde rüyalar biriktirdi Mitat Enç

 

Kalbim doğruluğa muktedir bir hat üzerinde fısıldayadursun, birden Bitmeyen Gece’nin tesirini uzun süre üzerimde taşıdığımı fark ettim. Ne sıradan bir fark ediş, ne de üstünkörü geçiştirilecek bir ‘kör’ oluş hikâyesiydi bu. Umursanmaz görünen bir marifetin büyüttüğü ve üç-beş diplomanın akademi çevrelerine uyarlandığı bir hayat hiç değildi. Gerçek olan, gerçek kadar yakın olan şuydu ki, efsunlu zamanları gören gözleri, tabiatın ve Allah’ın huzurunda kapanınca, açılan aydınlık kadar kalbine sinen hayat bulaşıkları onu dervişane duyuşlara sürüklemişti.

Nasıl da anlamıştım bunu? Kalbim çarçabuk, dahası tıpkı bir kelebeğin kanatları gibi dualarla kıpır kıpır çırpınıp dururken, okuduğum o ki Mitat Enç, buhranlar döneminin sindirdiği bir gençlik yaşamış, Anteb’in sabrını dokuduğu eserleriyle yepyeni dünyalar armağan etmişti Türk’ün edebiyatına. Sanmam ki onun, bir edebiyatçı olmadığı halde, kaleminde şifa ve yeniden hayat bulan suretler bir başka kalem tarafından ikame edilsin. Buna kaniyim. Zira sabrı ve sureti bir dilin abideleştirdiği fenalıklar sonrasında görünür kılan bütün emareler her bir eserine sirayet etmemiş olsun. Buna tesadüf edenler var mıdır bilmem, Mitat Enç, sahici olmak bir tarafa sahteliklerin hasmı olarak, artık silinmiş gönülyüzü resimlerine kalemiyle yeniden yeryüzü gösterirken dili bir kaygı olarak taşımaz. Buna rağmen gözlerine bulaşan karanlığı, ıssızlığın mekân tuttuğu zamanlarda nakşeder zihnine. Hepsi bir kalemde aşka, cuş-u hûruşa gelen yüzyılın serüvencileri olarak Anteb’in savaş öncesi ve sonrası tasvirine kompozisyon oluştururlar.

Sabrın en müstesna güzelliklerini onun dünyasında görmek

Öyle ki, unutulmuş isimlerin, mekânların ve zamanların artık masallara karışan tadını yeniden, ilk günkü tazeliğiyle sunmuştur bizlere. Bu tadı ömrüm yettiğince unutamayacağımdan eminim. Eminim çünkü, Bitmeyen Gece’yi okurken körleşmenin, bütün anlamıyla değil, fizik boyutunda ‘kör olmanın’ kalbe hiçbir şekilde tesir etmeyeceğinin yakın tanığı oldum. Bu tanıklığı güç bela sürdürmenin, en azından kitapların dünyasında adım adım ilerleyen bir ‘bilge’nin izini takip ederek sürdürmenin müşkülatı ziyadesiyle örseledi kalbimi. Oysa örselenen gözlerine mukabil, aydınlanan bir kalbin sahibi olarak Mitat Enç, bahsini ettiğim incelikli bir marifetin büyüttüğü ve üç-beş diplomanın akademi çevrelerine uyarlandığı bir hayatı taşımak zorunda bırakılmıştı.

Neden saklayayım ki, şehrimi, Anteb’i anlattığı Uzun Çarşının Uluları’nı kelimenin tam anlamıyla hıfzettikten sonra bir hizaya getirdiğim sabrın en müstesna güzelliklerini onun dünyasında görmek, kader ve insan arasındaki netameli çizginin manasına dair aşkîliklerle doldurdu ruhumu. Beter olmuştum işte! Beter olmuştum, çünkü malumat sahiplerinin dahi cümle hünerlerini sergiledikleri halde bir türlü fotoğrafa oturtamadıkları suretler birer birer Anadolu hattı üzerinden ancak Anteb sancağının altında gölgelenebilmişlerdi. Bu sancağın Osmanlı mevsiminde devşirdiği, Müslümanlığın ve Osmanlı’nın azatsız milleti Ermeni ihanetine kafa yorar Enç. Oysa fotoğrafta eksik kalan parçacıklar çoğunlukla aynı şehrin, aynı mahallenin ve sokağın sakinliğiyle kaimdir.

Keşfedilmeyi bekleyen aydınlık bir gönül adamı

Düşlerin çoğalttığı, melâmiliğin henüz sıyrılmadığı çehrelerinde Kur’an ayetlerinin okunduğu çarşı esnafının bu derya içinde bir damla oluşları boşuna değildi demek ki. Hâlbuki ağızlarının tadını çokça bozan ölüm, hatırladıklarında yaralarına tekrar tekrar tuz basılmış gibi kanayan Anteb harbinin yıldızları seyrederek savaşan erleri hemen yanı başlarında uyuyorlardı. Taksime gelmez bir kader nasıl paylaşılır, bilinmez; lakin Mitat Enç’in kararan dünyasında bir Kuyucu Kör Hafız, bir Aktar Musa Efendi, bir Hacivatçı Vakas, niyetleriyle amel eden cümle Müslüman şehir ahalisi, Allah’ın kudretine sığınmış sâlimlerdir artık. Ki, bunu Enç’in ‘kız oğlan kız güzelliğinde’ işlek, billûr tadında sunduğu Türkçeye hamiş eklemek keyfekeder dahi olsa, ne mümkün!

Anteb bahsinin en müstesna sureti halinde akademik etiketin sahibi olarak değil, sahici kılınmış bir hayatın ‘kör’ kuyularında Yusuf güzelliğiyle gezdirdiği şahsiyetiyle de etkileyicidir Mitat Enç. Niye gizleyeyim ki, bir vakit iyiden iyiye niyetlendiğim biyografisi için devirdiğim külliyatının ağırlığı altında günlerce kendime gelememiştim. Benim uykulu gözlerime sinen hayat, onun aydınlık kalbinde biriktirdiği rüyaları gerçeğe çevirmişti çünkü. Oysa bir derviş aydınlığıyla sokulduğu hayat, Enç’in bitmek bilmez enerjisinden hiçbir şey eksiltememişti.

Amerika’nın, Avusturya’nın yeni bir yüzyılın ortalarında ve dağdağasında elinde uzun bastonu, koltuğunun altında tuttuğu kitaplarla üniversitelerin koridorlarında ‘yeter ki kararmasın’ dediği bir yürek taşıyordu. Kararmayan yüreğin diplomalı sahibi ve de etiketi hakkıyla alınmış bir eğitim sahnesinin ‘kör’ temsilcisi olarak, tükenmeyen azmini Türkiye’nin makus talihli diğer körlerine teksif etmişti. Selamlık Sohbetleri’nin gizli kalmış Türk tadı, sözümona ezilen azınlıkların ihanetleriyle bozulmuştu. Bozulmuştu bozulmasına lakin mevsimin Osmanlı’dan ayrı düştüğü zamanlarda İstanbul’un ve Ankara’nın boğazlanan imanı karşısında tekrar Anteb’e anılara, efsûnlu zamanlara sığınmıştı.

Mitat Enç, keşfedilmeyi bekleyen aydınlık bir gönül adamı ve anıların gizlediği ayak izlerine yüz süren Türkçenin sessiz kalemi olarak yüzyıl ötesinden ses veriyor sesimize. Bu sese ‘kör’ kalmak ne mümkün!..

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Kasım 2017, 09:48
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
elif köse
elif köse - 6 yıl Önce

Bir gece başladı yıldızsız, aysız; Ne horozlar öttü, ne sabah oldu... Kibritler ıslaktır, çakmağım yağsız Dar odam ebedî ışıksız kaldı. Bırakmaz yakamı, dört yanım duvar; Ne kapı, ne baca, ne pencere var... Ne mektup gönderir sevdiğim dostlar, Ne de bir tanıdık kapımı çaldı. Bir zaman karnımı doyuran toprak Üstüme gölgelik, altıma yatak. Hiç ümit etmezken olacağa bak; Nihayet ağzıma, gözüme doldu.

elif köse
elif köse - 6 yıl Önce

Ve işte dünyada en son arkadaş Başımın ucunda dikili bir taş. Bitti, doğduğum gün başlayan savaş, Kâinat benimle beraber öldü...

banner19

banner13