Aşkla çarpan bir yüreğin harcıdır teslimiyet

Sakallı Ahmet derlerdi ona. Yoksuldu, karasabanla tarla sürerek geçimini sağlardı. Hiç de şikâyetçi değildi yoksulluktan. Asıl yoksulluğun ve yoksunluğun Allah’ı tanımamak olduğunu bilirdi. Muaz Ergü yazdı.

Aşkla çarpan bir yüreğin harcıdır teslimiyet

Ey teslimiyet senin adın İslam’dır.” diyordu “bilge kral” Aliya İzzetbegoviç. Katıksız, hilafsız, sorgusuz bir teslimiyet. Allah’a teslim olmak demek Onun dışındaki her şeyden özgür olmak anlamına gelir. İslam’a teslim olanlar dünyaya ve dünyevileşmeye karşı en büyük isyan ateşini yakarlar aslında. Sıradan insanların, kendini evrensele teslim eden insanların sorunları, sıkıntıları ve onlara hayatları boyunca ayak bağı her ne varsa gerçekten teslim olan insan için bunlar hiçbir anlam ifade etmez. Basittir, önemsenmeyecek kadar değersizdir… Faniliğin sınırlarında dolaşanlar, bin bir türlü kaygılarla varlığına uzaklaşanlar için teslimiyet mümkün olmayan bir eşiği temsil eder. Bin bir türlü hesapla hayatını heba eder İslam’a teslim olmayan nefisler. İslam’a sahiden teslim olmayanlar para pula, makam mevkie, mala mülke… teslim olur.

Teslimiyetin okuyup yazmakla, çok bilmekle de doğrudan alakası yoktur çoğu zaman. Aşkla çarpan bir yüreğin harcıdır teslimiyet. İşgüzarların, sahtekârların, ince hesapların adamlarının harcı değil. Teslimiyeti dupduru bir iman mümkün kılar. Gözünü kırpmadan, korkmadan inanmak… Parlak cümlelerin, yaldızlı teorilerin, hoş imajların, sert ideolojik sloganların, din bezirgânlığının, kalabalığın, gürültünün arasında bulunmaz teslimiyet. Onu buralarda arayanlar bulamaz. Bulanlar samimiyette, adanmışlıkta bulmuştur bulacaklarını.

Çocukları toplardı camiye

Ben çocukluk yıllarımda gerçekten teslim olmuş, aradığını bulmuş bir âdemoğlunu tanıdım. İyi ki de tanımışım onu… Sakallı Ahmet… Sakallı Ahmet derlerdi ona. Yoksuldu, karasabanla tarla sürerek geçimini sağlardı. Hiç de şikâyetçi değildi yoksulluktan. Asıl yoksulluğun ve yoksunluğun Allah’ı tanımamak olduğunu bilirdi. Dilinde Yunus’tan birkaç şiir vardı en fazla. Birkaç tane de ilahi… Allah adını duyduğunda cezbe halinde titrer, bütün vücudu sallanırdı. Aşkla vururdu yüreği. En çok da Allah ve Resul’üne duyduğu aşkla.

Kandil zamanlarında sıcak, soğuk demeden bütün mahalleyi dolaşır ve mevlit okutmak, şerbet dağıtmak için yardım toplardı. Çocukları toplardı camiye… İslam’ın o ruhları diriltici, insanı değerli kılıcı iksirini onun gayretleriyle tanıdık. O asude iklim biraz da onun sayesinde kapladı yüreklerimizi. Zamanında sırf mübarek geceleri Eshab-ı Kehf’de geçirmek için Tarsus’un o sıcağında üzüm bağlarına çalışmaya gidermiş. Akşama kadar oruçlu, sıcağın altında bağ bellermiş. Doğru düzgün bir eğitimi yoktu. Ama gönül mektebindeki tedrisi tamdı. Şekle şüpheyle bulanmamış dupduru bir iman…

Banka kapılarına, sigorta şirketlerine yolu düşmeyen bir yürüyüştü onunki

Sakallı Ahmet, Ahmet Emmi… Adının önünde, arkasında herhangi bir şan, şöhret, makam, mevki belirten bir unvanı yok. Gariplerden… Hani Muhammed’ül Emin’in arkadaşı gariplerden… Zaten Muhammed ismini duydu mu gözleri yaşarırdı. Sanki Onunla bir arada yaşamış gibi bir his uyandırırdı insanın içinde. Ahmet Emmi, bankaların, finans kurumlarının insanlığı esir aldığı bir dönemde; yalnızca paranın ve para sahiplerinin itibar gördüğü, gücün kutsandığı günümüzde bu paradigmanın dışında da yaşanılacağını, paradan, puldan daha önemli değerlerin de olacağını gösterdi bizlere. Gayet sade yaşadı, gelecek kaygısı duymadan, yalan dünyadan korkmadan… Gerçek teslimiyetin doruklarında bir yaşam. Banka kapılarına, sigorta şirketlerine yolu düşmeyen bir yürüyüştü onunki. Yoksul ve tevekkül içinde…

Dilinden düşürmediği bir ilahisi vardı. Aklımda kaldığı kadarıyla “Şekerden tatlı tevhid, Lailahe İllallah/…” diye bir mısraı vardı. Burayı söylerken gerçekten bir şeker tadı hissederdik. O tat yayılırdı. Şeker yemiş gibi… Sahici olduğundan bizleri de etkilerdi her hali. Çocuklar severdi en çok da. Peygamberimiz gibi… Sokağın başında göründüğünde bütün çocuklar başına toplanırdı. Kırmazdı çocukları…

Sakallı Ahmet kalabalıklar içinde yalnız ve vakur yaşadı. Yaşadığı o yüksek varoluş âlemi sıradan insanlar için bazı zamanlar dalga geçilecek bir mevzu haline getirildi. O, gerçek bir teslimiyet halinde yaşadığından gülüp geçti bunlara. Geçip gitti bu dünyadan, bu fani dünyaya meyletmeden, mihnet-i dünya derdine düşmeden… Göçüp gitti dünyadan bir lahza olsun gaflet uykusuna dalmadan…

Ruhu şad, mekânı cennet olsun…

 

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2015, 13:57
YORUM EKLE
YORUMLAR
çetin can
çetin can - 4 yıl Önce

Allah rahmet etsin, yazan arkadaşa teşekkür ederim, kütahyadan çetin can

banner19