banner17

Asıl bela Ondan gafil olmak

Açın Yassıada İhtilal Mahkemesinin zabıtlarını, o yapraklar arasında İleri'nin başı bir arslana benzer, sesi bir arslan kükreyişine.

Asıl bela Ondan gafil olmak

Kitap okumak, hatta Kur’an’ın beyanınca “okumak” bize bir dâvâ kazandıracaktır. Okumak, bir dâvâdır. Okuyup meselenin büyüklüğünü görünce sinen, ahalinin derûnunda kendini sır eden, “çöpümü Ahmet kaldırsın, ekmeğimi Mehmet getirsin, bıktım çalışmaktan” rahatlığına gömülüp “halk edilmiş yığının” içinde fikir ve çözüm üretmekten biganelere dönenler büyük ihanet içindedir. Halk olmak iş değildir, halkın içinden ahlak olarak çıkmak meseledir. Okumak, Allah’a varan bir ahlak eylemidir. İbrahim (as) de kâinatı okuyarak kendini “halk olmaktan” korumuş, “var olmak” dâvâsıyla nâr-ı sevdanın ortasına düşmüştü. Okumak, cepleri para ile doldurmak değil; halkın içinde iman, ahlâk, erdem, irfan timsali bir “ruh” olmaya adanmak demektir. Bir kuru ekmekle dünyaya meydan okumak demektir. Tevfik İleri, bu sözlerin timsali, “ahlâk öğretmeni” bir “ruh”un bahtiyarıydı.Tevfik İleri

Millet mistiği nasıl biridir?

Nurettin Topçu, böylesi adamları şöyle tarif ederdi: “Bir millet realitesini var yapan, millet vücudunu yaratan, önceden sadece bir kütle olan kalabalığı millet yapan, ferdi cemiyet yapan ve Allah’a gidişimizde bize büyük bir merhale olan millet mistiği nasıl insandır? (…) Onlar millet realitesinden, hizmetlerine karşı nimet istemez ve alkış dilemezler. Millet hayatına durmadan eser vermek, yalnız kendileri vermek ihtirasındadırlar. Namlarına heykel diktirmezler. Onlardan bize kalan hatıra, huzurunda eğilecek taştan anıtlar değil, ruhlarımızda ölmeyecek ayetlerdir. Zamanlarında anlaşılamayan büyük varlıkları, sanki kalabalığın içinde münzevi yaşar gibidir. (…) Millet mistikleri, büyük muzdariplerdir. Onların aşk haline gelen zevkleri, milletlerinin ıztırabını, muzdarip yaşayışlarıyla hemahenk hale getirmektedir. Onlar, ölünceye kadar aynı ve kanaatin sahibidirler. Devirlerin tazyikine nefretle karşı gelme, o büyük asileri ekseriya darağacına, çarmıha ve çok kere zindan hayatına mahkûm etmiştir. Bu akıbetleri onlar, ilahî gayenin zevkiyle birleştirdiler. Onlar, zaten bütün yaşayışlarını millet selametine feda olmaktan ibaret bir şehitlik mertebesi telakki ederler. İkbal mevkileri, onların sade hizmet için ve daha yüksek şehitlik mertebesi kazanmak için, pek nadir hallerde görüldükleri yerdir. Çok kere sefalette halkın takdir ve alkışlarından uzaklarda, zulüm pençelerinde yaşarlar. Gurura esir kılan ikbal mevkiine çoğu kere yabancı, hem de ona düşmandırlar.” (Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, 1999: 125- 126)

Tevfik İleriÖz yurdunda Türkçe konuşamayan Türkleri ayağa kaldırdı

Tevfik İleri, 1911’de Rize Hemşin’de doğdu. Babası hafız. Celâl Efendi. Sıkıntılı seneler aileyi fakr u zarurete düşürünce kaymakam müteakidi büyükbabanın yanına, İstanbul’un Fatih semtine göç ederler. Harp yeni bitmiştir. Yokluk ve pahalılık hadsiz derecededir. Gelenbevî Ortaokulu’na devam ederken işportacılık yapar. Boynuna astığı kutuda tütün kâğıdı satar. O dönem ortaokuldan mezun olanları imtihanla mühendis mektebine almaktadırlar. İmtihana girer, kazanır. Parasız yatılı okulda senede bir de potin verilmektedir. Tatil ve bayram günleri bu potinleri kardeşiyle nöbetleşe giymektedir. Kafasında daima milletin fakirliği, dertleri, imanı, milli değerleri ile ilgili meselelerin halline dair düşünceler vardır. Zengin ve lüks içindeki insanları gördükçe haset ve kıskançlık duyacak yerde, “Onların her şeyleri var ama kafalarının içinde bu riyaziye meseleleri yok” demektedir.

Büyük bir hak ve millet aşkı ile bir dâvâ koymak derdine düşmüştür. Bu dâvâ onu “Teknik Üniversite Talebe Cemiyeti” ve “Milli Türk Talebe Birliği” başkanlığına götürür. MTTB başkanı iken iki hadise onun Müslüman ve Türk hissiyatının mütercimi kılar. Bunlardan biri Vagon-Li Şirketi’nin Beyoğlu Şubesi’nde telefonda Türkçe konuşan memura, “Hangi dille havlıyorsun? Bilmiyor musun ki burada resmî dil Fransızca’dır” denmesi üzerine başlatılan büyük kampanyadır. Öz yurdunda Türkçe konuşamayan bir millete dönen Türk’ün hissiyatını yansıtan büyük bir protesto sonrası bir daha kimse Türkçe’yi tahfif edemeyecektir (1932). Öteki hadise de Bulgaristan’daki Türk ve Müslüman mezarlığının tahrip edilip, Türklerin kemiklerinin mezarlardan çıkarılması üzerine gelişir. Galeyana gelen gençleri, “ölülere ihtiram etmek gerekir” diyerek asil bir harekete yönelten ve İstanbul’daki Bulgar Mezarlığına çelenk koydurarak Müslümanca davranışı gösteren adamdır Tevfik İleri (1933).

Birlik Gazetesi’ni çıkartır. Okul biter, MTTB’den ayrılır; Karayolları Kontrol Mühendisi olarak Erzurum’a atanır. Burada gönüllü öğretmenlik de yapar. Vasfiye Hanım ile evlenir. Sonraki yıllarda Çanakkale (1937-42) ve Samsun'da (1942-50) bayındırlık müdürlüklerinde bulunur.Celal Bayar, Tevfik İleri, Adnan Menderes

Cumhuriyetin ilk yıllarında neler olduğunu bilmek lazım

Tevfik İleri’yi anlamak için tarihî arka planı da bilmek gerekiyor. Cumhuriyet’in ilk on yılında, yabancıların ekonomik, toplumsal ve kültürel hayattaki yeri Osmanlı’ya nazaran fazla değişmemişti. 1929’a gelinceye dek Türk ekonomisi bağımlılık içinde idi. Türk tacirleri yabancı sermayenin yerini almaksızın yabancı şirketlerin mahalli uzantıları olarak çalışıyorlardı (Çağlar Keyder). 1931-1932 yıllarının mühim hadiselerinden biri de Türkçe Kur’an ve Türkçe ezanın yaygınlaştırılmasıdır. Arapça ezan ve kamete karşı 2 Haziran 1941 tarih ve 4055 sayılı yasa ile yaptırımlar konmuştu. Ondan sonra bütün memlekette müezzinler ezanı Türkçe okumaya başladılar (Mete Tunçay). 1927’den itibaren kız erkek öğrenciler bir arada okumaya başladı. 1924’te lise ve 1930’da ortaokullarda din dersi kaldırıldı. 1950 yılına kadar Ankara’da yeni cami yapılmasına izin verilmedi. 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri açıldı ve müfredatlarında yer alan ateizm-komünizm fikirleri halkta tedirginlik oluşturdu. 1940-1941 öğretim yılında Hasan Ali Yücel’in öncülüğünde Latin ve eski Yunan kültürüne dönüldü (Şükrü Karatepe). Cumhuriyet Halk Partisi'nin tek başına iktidar olduğu 1940-1950'li yıllarda çok sayıda cami çeşitli gerekçelerle kapatıldı. Halkın tepkisine rağmen çoğu İsmet İnönü’nün emriyle olmak üzere Türkiye’nin değişik illerinde yaklaşık 900 cami ve mescit ibadete kapatılırken bazıları yıkıldı. İbadete kapatılan camiler, yıllarca samanlık, depo ve askerî sevkıyatlarda kullanılan atların barınma mekânı olarak kullanıldı. Yoksul halk, camileri satın alarak mülkiyetlerine geçirdi. Bazı camiler ise işyeri ya da han adı altında kiralanarak kurtarıldı. Diğer camiler 1950’ye kadar ya yıkıldı ya da ibadete kapalı tutuldu.

Tevfik İleri oğluylaKöylünün aşağılanması da bu dönemin uygulamalarındandır. Köylülerin İstanbul Beyoğlu, Ankara Kızılay gibi bölgelere sokulmaması hatta Âşık Veysel’in bile köylü diye Ankara’ya sokulmaması söz konusu olmuştu. 1950 öncesinde köylü, bir yığın görülüyordu; halk, Tek Parti idaresinin emrinde uşaktı. Halkın dini, ahlâkı, irfanı, mesleği küçümseniyordu.

Bediüzzaman “İslamiyet’in kahramanı” demişti

1950’de çok partili hayata geçişle birlikte DP iktidarının Birinci Menderes Kabinesi’nde ilk olarak Ulaştırma Bakanlığı yapan Tevfik İleri, 2 Ağustos 1950’de Avni Başman'ın istifasıyla Milli Eğitim Bakanı oldu. Meclis Başkan Vekilliği (1953-55), ikinci kez Milli Eğitim Bakanlığı (1957), Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı (1957-58), Bayındırlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakan Vekilliği (1958-60) yaptı. Bakanlıkları boyunca birçok önemli çalışmalarda bulundu. İmam hatip liselerinin ve yüksek İslam enstitülerinin eğitime başlatılması ve yüksek Öğretmen okullarının açılması hizmetleri bunların başlıcası olarak not edilmelidir. Köy Enstitülerini yeniden düzenleyerek buradaki köy çocuğu-şehir çocuğu ayırımını ortadan kaldırıp öğretmen okullarıyla birleştirdi. Bediüzzaman’ın iltifatına mazhardır; Üstad, Risale-i Nur’da ‘İslamiyet'in kahramanı’ (Emirdağ Lahikası, s. 449) olarak iltifatta bulunmaktadır İleri’ye.

Asıl bela, belayı gönderenden gafil olmaktır

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada Mahkemesinde yargılandı. Vatan Cephesi kurmak, Meclisin çalışmalarını engellemek, Anayasayı ihlal etmek gibi suçlarla itham edildi. Duruşmalarda dâvâsını kükreyen aslanlar gibi savunmaktaydı; öyle ki duruşmanın birinde, salon dışına çıkarıldı. Kızının yazdığı kitapta bu konuyla ilgili şöyle bir not vardır: “Dimdik, baş eğmeden ayakta durmuş karakter sütunları arasında daha da yükselen birkaç abideden biridir. Açın Yassıada İhtilal Mahkemesinin zabıtlarını, o yapraklar arasında İleri'nin başı bir arslana benzer, sesi bir arslan kükreyişine. Bu kükreyiş Vatan Cephesi davasında öylesine yükselmiştir ki, savunmasını keserek duruşma salonundan çıkarmışlardı" sözleriyle onu Tevfik İleri ve eşitanımlamaktadır.” (Cahide (İleri) Aksoy, Babam Tevfik İleri, C:I, 1977, s. 431) 1960 mahkemelerinde idama mahkûm edildi, cezası ömür boyu hapse çevrildi. Yargılamanın ardından Kayseri Bölge Cezaevi'nde hükümlü olan İleri, hastalanması üzerine Ankara Hastanesi'ne kaldırıldı, 31 Aralık 1961 günü vefat etti.

Yassıada’da tutuklular şöyle anlatıyor: “İkindi namazını kılmaktadır. ‘Tevfik İleri nerede’ dediler. ‘Namaz kılıyor’ dedik. Tevfik Ağabeyi tekmelemeye başladılar. Tekmeyi yer secdeye gider, tekmeyi yer rükûya devam eder, tekmeyi yer selamını verir, tekmeyi yer duasını tamamlar; zabit çılgına dönmüştür. ‘Be adam, bir şey söyle’ der. Ağır ağır başını çevirir: ‘Asıl bela, belayı gönderenden gafil olmaktır’ der.” (Her Yönüyle Tevfik İleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınevi, 1997: 69) Bir ahlâk ve iman adamıydı. On sene bakanlık yaptığı halde, çocuklarına bir ev bile bırakmamış, mesaisini dâvâ edindiği “millet”ine adamıştı. Malsız ve mülksüzlüğü Yassıada hâkimlerinin dilinden resmi kayıtlara da geçmişti: “Tevfik İleri’nin hiçbir malına ve mülküne rastlanmamıştır.” Resmî ifade açıklanınca, “Allah’a çok şükür, milletime hesabımı verdim” demişti. Bazı sözleri şöyledir:

- “Maarif dâvasını mutlak surette bir memleket dâvası addediyoruz. Eğer hakikaten bir memleket kalkınması yapacaksak, mutlak bir maarif kalkınması yapmamız lâzımdır.”

- “Milletçe dâvâmız büyüktür. Çok büyüktür ve bu dâvâyı en kısa zamanda halledebilmek için, milletçe maddî, manevî güçlerimizi, yüreklerimizi bir araya getirmeye, birleştirmeye ve el ele vermeye mecburuz. Şahsî ihtiraslar ve bu ihtiraslardan alınan kuvvetle yapılan hareketler, fitne, fesat, yalan ve iftira sadece bu millete ve milletin dâvâlarına zarar getirir. Hiç kimsenin bu milletin iyiye dönen kaderi ile oynamaya hakkı yoktur.”

- “21 milyon insanız. Hain olmadıkça bağrımızdan koparıp atacak tek ferdimiz yoktur. Alevî, Sünnî, Şiî, Hanefî olarak hepimiz bir milletin evlatlarıyız ve Türk’üz. Cebinde Türk hüviyet varakası taşıyan ve Hristiyan olduğu halde ‘Ben Türk’üm’ diyen herkesi Türklük camiamız içinde halletmeye mecburuz. Bizim için Alevî, Sünnî dâvâsı yok, Türklük vardır.”

- “Süleymaniye Camii, yıllar süren inşâsı sırasında ne çirkin dedikodulara ve ithamlara maruz kalmıştı. Koca Sinan zaman zaman ölüm tehlikeleri geçirmişti. Bugün o dedikodulardan, o iftiralardan geriye ne kalmıştır? Hiç. Ama Kanuni Sultan Süleyman’ın ihtişamıyla Mimar Koca Sinan ve bir de muazzam Süleymaniye vardır ve ebediyen var olacaktır.”

Yassıada MahkemeleriZalim değil, mazlum olduğum için şükür namazı kıldım

Yassıada’da kendilerine hangi maddeye göre mahkûm edildikleri tebliğ ediliyor. Tevfik İleri hemen namaza duruyor. Hukukçu İzzet Akçal, hukukçu olmadığı için İleri’nin maddeyi anlamadığı zannıyla, “Bu namazı niye kıldın” diye soruyor. O da: “Zalim değil, mazlum olduğumuz için şükür namazı kıldım” diyor.

O bir millet mistiği idi, Allah’a giden bir “var olmak” dâvasıydı. Okumak da böylesi bir “ruh” olmaktır.

 

Lütfi Bergen bir büyük insanı andı ve dâvâyı hatırlattı

Güncelleme Tarihi: 04 Ekim 2010, 00:03
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hülya Ünlü
Hülya Ünlü - 8 yıl Önce

bu kadar öz, bu kadar özet anlatılabilirmiş. ellerinize sağlık. dua ile...

banner8

banner19

banner20