Anlatacaklarımı yaşadım, kronolojiyi unuttum

Tadına doyum olmaz romanların yazarı, şair Murat Kapkıner dunyabizim'de Avni Özmansur Efendi ile başladığı "izinli" metinleri Müstesna Güzellerin bağına giriyor!

Anlatacaklarımı yaşadım, kronolojiyi unuttum

 

Murat Kapkıner kitaplaşmaya doğru gidecek (inşallah) bu metinlere 18 yıl önce hatırat/biyografi olarak başlamıştı. 18 yıl aradan sonra Müstesna güzellerin romanı olacak şekilde devamı geldi, geliyor...

Euzubillahimineşşeytanirracim; bismillahirrahmanirrahim.

Vâride’nin son sayısında bir özür yayınlamışım; düzelti hataları ilgisiyle. Başka dergilerde tamam da Vâride’de olacak şey değil  gibi bir şeyler. Gerçekten derginin jeneriğinde tarihler yanlış: İki tane Kasım sayısı var örneğin. (Dergi’nin sayı numarası kurtarıyor gerçi ama olmuş bunlar).Varide dergisi

Temmuz doksanikide biyografimi yazmaya başlamışım ve bu (Dergi’nin bir sonraki sayısının alnında gene Ocak 94 yazsa da) sanırım  gerçek Ocak ‘94’e kadar sürmüş.  Bu arada bir yıl kadar da dergiye ara verilmiş.

İki eleştiri anımsıyorum. Biri Merhum Erdem Bayazıt Ağabeyinki. Dergi’den memnun olmadığımı vs. anlatırken: ‘Ne diyorsun şu biyografin çok hoş gidiyor’ gibi bir şey söylemişti.

Vâride’nin iyi okuyucularından Mustafa Everdi de uyarmış: ‘Başlangıçta romansıydı ama gitgide hatırata dönüşüyor ha; haberin ola’ demişti. Altı sayı küçük puntolarla sekizer onar sayfa yayınlamışım. Yani kitap sayfasıyla yaklaşık elli sayfa.

Son bölümde: ‘(Ey okuyucu! İyi sabrettiniz(!) Asıl destanlarım bundan sonra başlayacak’ anlamında bir şeyler söylemişim ve aradan tam onsekiz yıl geçmiş; bizim destanlar halâ gelecek.

Hapiste ölümü göze almıştım

Gelmedi; çünkü destan diye bir şey yoktu ve ben yazarsam, bir yanılsamadan bahsetmiş olacak, kendimi de sizleri de aldatmış olacaktım; namluya sürülmüş öfkeli düşmanın mermisinin üzerine gitmek, hayat kurtarmalarım, (abartmıyorum) iman, İslam kurtarmalarım, haktır, adalettir, şeriattir diye verdiğim mücadeleler yüzünden mahkûmiyetim, çocuklarıma süt parası bulamamam, hapishanelerde kesin ölümü göze alıp Allah’ın yardımıyla muzaffer çıkmalarım, bir birey olarak, Devlet’in benimle başa çıkamamış olması vs. gibi. Bildiğiniz gibi değil; Attila İlhan’ın farklı bağlamda dediği gibi: Size ne söylüyorum vesaire vesaire da…

Bu onsekiz  yıl içinde bunları anlatmama izin olmadığını anladığım gibi iznin olmayışının hikmetini de anlamış oldum: ‘Destanlarım çılgınlık sayıldı’ Bu dizemde dediğim gibi bunların destan değil olsa olsa çılgınlık olduğunu anladım. Anılması yasak, ağırlığı bakımından bu destan sandıklarımdan daha da bir sıkleti olan günahlarım da söylenmemeliydi. Çünkü ben esasen kâbus ama içinde kahramanlıklar ve rezaletlerim bulunan bir düş görmüştüm. Hepsi buydu. (Aynı koşullar şimdi olsa gene aynı şeyleri yaparım; o ayrı konu).

Demem o ki: ‘anam öldü  onu gömüp geri gelmeme izin verir misin’ diyen havariye İsa’nın: ‘Bırak ölüler kendi ölülerini gömsün’ demesidir. Benim, cümle günahım ve sevabımla içinden sıyrıldığım dünya, dilerse bir gün benim de ölümü kendi ölüsü olarak gömer.

Şiire yaklaşan nesirden neden nefret ederim

Anılan altı sayıda hayatımı  çocukluğumdan başlayarak, bile isteye değil, zihnimdeki takdim-tehir kusuru nedeniyle roman gibi yazmışım. (Tekrar baktım) Geri dönüşler, epigraflar, şiirsel söyleyişler var. (Şu şiirsele açıklık getirmeliyim: Eliot gibi ben de biçim açısından şiire yaklaşan nesirden nefret ediyorum. Nesir gibi şiirden de. Burada bahsetmek istediğim, yazının ruhu itibariyle şiir cümlesinden oluşu).

O altı sayıyı izleyenler içinde hayatta kalan varsa kusura bakmasınlar, bugünkü gücümle o biyografiyi o kronoloji ve o anlatım içinde devam ettiremeyeceğim gibi, yarım kalan anlatıları da tamamlayamayacağım; asıl neden bunlar değil elbet, asıl nedeni az yukarıda söyledim.

Onsekiz yıl aradan sonra tekrar başlayan ama orta yerinden  başlayan bir otobiyografi.

Şöyle söylersem daha dürüstçe olur: Kendi  ilgimle başkalarının anlatılacağı şey ne kadar otobiyografi olabilir. Evet doğrusu şu Cenab-ı Hakk’ın beni karşılarına çıkardığı, ya da onları benim karşıma çıkardığı kimi ulu kişiden söz edeceğim. Bir çeşit anı. Amaçsa ben değil anılanlar. Bunları insanlar binde bir de olsa tanımalı. Avni Baba’yı kısaca andıktan sonra sürdürelim. Belki Allah indinde benim  hikmet-i vücudum budur. Allah’ın benden muradı belki de bu ulu kişileri anmaklığımdır.

Baştan söylememin uygun olacağı bir önemli şey daha var: Anlatacaklarımı yaşadım ama bir çoğunu iç içe. Ayrıca kronolojiyi unuttum; hangisi önce hangisi sonraydı. Zaten ömür boyu hafıza zafiyetinden şikâyet etmemin nedeni de bu: olayı iyi anımsamak. Anılarımı bu açıdan da lütfen cerh etmeyin. Söylediklerim doğrudur o kadar; hangisi önceydi hangisi sonra pek hatırlamıyorum; aradan otuz yıl geçmiş.

Fadıl Baba’yı anma ilgisiyle yeniden başlayan biyografi. Çünkü Fadıl Baba benim manevi hayatımın kırılma noktası, eskinin silinip süpürüldüğü, yeninin inşa edilemediği kırılma noktası.  Bismillah:

İki meczub:  Faik Dayı ve Fadıl Baba

Biz, Malatya’da üç-beş şeriatçi gençtik. Öğretmenimiz terzi M.Sait Çekmegil’di. (Çekmeceler’in Said).

Bu anıların dışında olacak. Hayatımın takriben 20 yılını beraber geçirmiş olmama karşın o (hayatımda olduğu gibi) bu anıların da mümkün mertebe dışında olacak. Ne onun ruhunu, ne sevenlerini, yakınlarını incitmek isterim; kendisinden öğrendiğimiz çok şey olmasına karşın.

İslam’a yanlış bir kapıdan girmiştim. Her şeyi  yadsıyor, asıl bu yadsımalarımızla gerçek mümin olduğumuzu savlıyorduk. Tasavvuf bir başka gâvur diniydi. Evliya yok, keramet yoktu. Bunlar cahil ve müşrik (kâfir) halkın hurafeleriydi. Yeryüzünde gerçek mümin biz bu birkaç kişiydik. Çünkü anılanları yadsıyan bizden başka kimse yoktu.

Kendimi bu güruhun içinde saymamın tek nedeni o yıllar gerçekten arkadaşlarımın bunlar olması. Yoksa ben farklı olarak, başından beri (alkolizmden İslam’a geçmiştim) evliyaya da keramete de inanırdım. Ortak noktamız hepimizin hurafeyle savaşıydı. Ama onlar gerçekten evliyaya da, keramete de inanmıyordu.

Bir sır vermek istiyorum: Sabah akşam evliya ile keramet ile dalga geçse de özünde Çekmegil keramete inanıyordu. (Bunu ben bilirim; kimseye de ispat zorunda değilim).

Yahu evliya Kur’an’da geçiyor bak kâfir oluyorsunuz ha denildiğinde , şunu söylüyorlardı: Evliya haktır ama bütün Müslümanlar evliyadır. Keramet: ‘Olmaz öyle şey!’

Yanlış hatırlamıyorsam T.S. Eliot: ‘Hayatta en tahammül edemediklerim; ‘olmaz öyle şey’  diyenler. Çünkü bir adamın bunu diyebilmesi için Evren’de olabilecek her şeyi bilmesi gerekir, yetmez, olamayacak şeyleri de bilmesi gerekir’ diyordu bir yerlerde.

Ben de arkadaşlarıma ‘Yahu öyle demeyin de; ben bilmiyorum deyin: bilmemek yadsımayı da içerir ama bilimseldir’ der dururdum.

Bu kişileri, bu eğilimi anlatmak için bu makinenin başına oturmadım ama alt yapı olarak, çok ama çok kısıtlı bir iki şey söyledim: yani ben nerdeymişim.

İşte ben ordayken başımıza bir Fadıl Baba çıktı. Eskiden Söğütlü Camii’nin çevrelerinde gezinen bir meczup olduğunu duyuyordum. Caminin şadırvanında abdest alan bir vatandaşımız içinden ‘Yarabbi! Şu abdest yüzü suyu hürmetine bana haccetmeyi nasip et’ diye dua ediyor. Yanındaki meczup tam o esnada, tahfif ederek: ‘Yav sen bana 25 kuruş ver ben seni hacca götürürüm’ diyor. Şaşkın adam abdesti tamamlayana kadar Fadıl Baba’yı kaybediyor. Halkın menkıbesi çok. İşimiz de bunları sıralamak doğru muydu değil miydi demek değil. İşimiz, başarabilirsek, birinci elden Fadıl Baba’nın yadsınması imkânsız, tanık olduğumuz yönlerinden birkaç çizgi anlatabilmek.

 

Murat Kapkıner insan güzellerini anlatmaya devam edecek inşallah

Murat Kapkıner'in yazı dizisinin ikinci yazısını okumak için buraya , üçüncü yazısı için buraya , dördüncü yazısı için buraya tıklayınız.
Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2012, 23:08
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mücahid
Mücahid - 8 yıl Önce

Şimdi ben çıkıp desem ki: "mUrat kapkıner aslında sıkı bir mealcidirde bu bir sır kimseler bilmez. bunu kimseye ispat etmek zorunda değilim" bu ne demek derler adama. said çekmegil gibi bir mümini biz kitaplarından vs. tanıyoruz. fikir üretmek münevver işidir derdi rahmet dolu hayatında çekmegil. bunu daha iyi anladık üstteki yazıyla vesselam...

ebu müslim
ebu müslim - 8 yıl Önce

abi. tasavvufta icazet olayının önemini bilirsiniz. yazılarınızın bütünlüğüne müdahale etmek istemem ancak İhsan Gür hocamızla bu meseleyi müzakere etseniz diyorum

ebu müslim
ebu müslim - 8 yıl Önce

abi...tasavvufta manevi miras devri olmaz. tasavvufi anlamda irşada oturmak için yazılı icazetname lazımdır. yoksa iyi tanıdığımız kandehlevi de irşad ehlidir. ancak irşada çıkan talebelerinin yazılı anlamda icazetleri olmayabilir.

murat kapkıner
murat kapkıner - 8 yıl Önce

Ebu müslim! Bu dizi başlayalı beri arayere girip duruyorsun. Ne dediğin neye itiraz ettiğin de belli değil. Önce adam gibi kim olduğunu söyle ki seni muhatap kabul edeyim. Müstear ad kullananlardan nefret ederim çünkü. (İtiraz ederken)

murat kapkıner
murat kapkıner - 8 yıl Önce

Mücahit.Bir şeyi ben söylerken doğrudur. Aynı şeyi sen söylersen edep tecavüzü olur. Merak ettiğim bir de şu: Bu beşincisi yayınlanan anılarımda her şeye inandın, her şeyi makul buldun da salt bu tümceyi mi ilginç buldun. Bu sevindirici. Şimdi ubeydullah (Abdullah bin ubeyd'i çağrıştırıyor) bednam kişiye söyleyeceklerim: M.Sait Çekmegil'in Tetkiklerde Metod ve Tenkit kitabının girişine bakıp eğer utanması varsa utansın idtiyorum.

Süleyman Kara
Süleyman Kara - 8 yıl Önce

Sayın Kapkıner,Anı yazmama geleneğimiz var. Lütfen kim beğenir, kim beğenmez düşünmeden doğru bilfiğiniz ve hatırladıklarınızı yazın. Geçmişe köprü olun. Sizin yaşadıklarınızı yaşayan kaç kişi var ki? Herkes yazmalı ki hangi zeminde durduğumuzu daha iyi anlayalım.Lütfen devam.Saygılarımla

banner19

banner13