Alman Diplomatı Bir Mühtedi: Murad Wilfried Hoffmann

Müslüman bir diplomat olarak Alman Dışişleri'nde yıllarca görev alan ve bugün Almanya Müslümanlar Merkezi Konseyi’nin binlerce üyesinden biri olan Murad Wilfried Hofmann, sadece kitap yazmakla kalmayıp İslami kamuoyuna Müslüman kimliğiyle başka şekillerde de katkı yapmaya gayret ediyor. Deniz Baran yazdı.

Alman Diplomatı Bir Mühtedi: Murad Wilfried Hoffmann

Daha önce hakkında yazdığım Batılı mühtedilerden biri benim için ayrıca ilgi çekici olmuştu: Robert Dickson Crane. Çünkü Dickson, Beyaz Saray’dandı, İslam coğrafyasının ekserisinde tabiri caizse “büyük şeytan” addedilen ABD yönetiminin kalbinde üst düzey görevlerde bulunmuştu ve etkileyici bir öyküyle gerçekleşen ihtidası onu devletten uzaklaştırmamış, tersine devlette sahip olduğu konumunu yeni zihin dünyasıyla harmanlamaya yönlendirmişti. Kısaca, rastlaması zor bir profildi Crane; bu sebeple de ilgi çekiciydi.

Daha sonraları varlığını keşfettiğim bir başka isim de –farklı bir ülkede olmakla beraber- Crane kadar ilgimi çekecekti. O da devlet adamıydı, sistemin kalbindeydi, “Batı medeniyetinin” taşıyıcı kolonu olan bir başka ülkedendi… Murad Wilfried Hofmann’dan bahsediyorum. 1931 yılında Almanya’nın Aschaffenburg şehrinde doğan bir Alman diplomatı. Ve ihtidasından sonra diplomatlığına yazarlığı da ekleyen bir isim…

Hofmann’ın hayatını kökten değiştirecek ilk kıvılcım

Hofmann, Katolik bir ailede dünyaya geldi. Oldukça iyi bir eğitim aldı, lisans öncesi eğitim için ABD’ye gitti ve akabinde Münih Üniversitesi’nde hukuk fakültesini tamamladı. Daha sonra yine hukuk alanındaki eğitimine ABD’de, meşhur Harvard Üniversitesi’nde devam etti. Akademik açıdan oldukça parlak bir tablo çizen Hofmann, 33 yıl boyunca hizmet edeceği Alman Dışişleri Servisi’nde 1961 yılında görev almaya başladı. Henüz görevinin başlarındayken atandığı yer ise hayatı için bir dönüm noktası olacak, hidayet kapısı kendisine aralanacaktı: Cezayir.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın sürdüğü bir dönemde Alman devleti, Hofmann’ı Cezayir’e ateşe olarak atar. Böylece kendisi, bağımsızlık mücadelesinin şiddetli ortamında gerillalar ile Fransız birliklerinin sert çatışmalarına şahit olur. Elbette görecekleri çarpışmalarla sınırlı değildir. Cezayir’in yerli halkının nasıl bir zulme ve katliama tâbi tutulduğuna, her gün onlarca insanın nasıl ölüme gittiğine de şahit olur. Kimi zaman sadece Arap kimliğine sahip oldukları için katledilenlere… Ve o günlerde gözlemlediği bir şey Hofmann’ın hayatını kökten değiştirecek ilk kıvılcımı çakar: “Yaşanan inanılmaz acılara rağmen Cezayir halkının nasıl bir sabır ve metanete sahip olduğuna, Ramazan boyunca sürdürdükleri kuvvetli disipline, zafere olan güvenlerine ve sefaletin ortasında dahi süren insaniyetlerine şahit oldum.” Bu gözlemi Hofmann’ı düşünmeye iter. Bunun kaynağının Cezayirliler’in inancı olduğu fikrine ulaştıktan sonra da bu insanların inancının özü olan Kur’an’ı okumaya karar verir. Kendi deyimiyle her gün, durmaksızın okur.

“Bir topluluğa ait olan Tanrı veya Kutsal Üçlü’nin kurgusu yerine Kur’an bana en berrak, en anlaşılır, en soyut (böylece tarihi bakımdan en gelişkin) ve en az insan biçiminde olan Tanrı konseptini gösterdi. Kur’an’ın ontolojik açıklamaları ve etik öğretileri oldukça makul olduğu için beni derinden etkiledi ve Muhammed’in peygamberlik vazifesinin otantikliğine dair ufacık bir şüphem dahi kalmadı. İnsan doğasını anlayan kişiler, Tanrı’dan insanoğluna Kur’an formunda gelen ‘helal ve haramların’ taşıdığı sonsuz bilgeliğin kıymetini anlamada başarısız olamazlar.”

‘Hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez’

İşte Cezayir’de gördükleri ile zihin dünyası sarsılan Hofmann’ın ihtidası ile sonuçlanacak yolculuk bu şekilde başlar. Kendi deyimiyle ihtidasına sebep olan üç temel şeyden biri bu günlerde gördükleri ve neticesinde İslam’a ilgi duymaya başlamasıdır. Kur’an’ı okumaya başlamak Hofmann için hemen İslam’ı seçme sonucunu doğurmasa da artık kendisinin İslam’a ve İslam kültürüne olan ilgisi başlamıştır. Bu yoldaki eğilimini pekiştirecek ikinci şey de Kur’an’ı okumakla paralel olarak Pavlusçu Hristiyan doktrinin çelişkilerini fark etmesidir. Bu noktaya spesifik olarak eğilen bir yazıyı çeviriyorum:

“Dindar Hristiyanlar’ın inandıkları şey ile profesörlerin üniversitede öğrettiği şey arasındaki büyük farklılığı fark etti. Özellikle Kilise’nin Aziz Pavlus tarafından inşa edilen doktrini benimsemesi, İsa’yı hiç görmemiş biri olan Pavlus’un kendi ekstrem Hristiyanlığının, Yahudi-Hristiyanlık kökenli orijinal ve doğru İsa görüşünün yerine geçmesi onun için sorunlara işaret diyordu. İnsanın ‘ilk günah’ ile yüklü olduğu fikri ve Tanrı’nın kendi yarattıklarını kurtarmak için ‘kendi oğluna’ bir haçın üzerinde işkence etmek ve onu öldürmek zorunda olması fikrini de kabul etmek Hofmann’a zor geliyordu.

Bunun üzerine Tanrı’nın varlığına dair en temel soruya tekrar yöneldi. Wittgenstein, Pascal, Swinburn ve Kant gibi filozofların çalışmalarını analiz etti ve zihninde Tanrı’nın varlığına ikna oldu. Sıradaki soru, Tanrı’nın insanlarla, onlara rehberlik etmek için nasıl iletişim kuracağıydı. Bu sorgulama da onu vahye ihtiyaç duyulduğu olgusunu kabullenmeye yöneltti. Peki, o halde hangisi hakikati içeriyordu; Yahudi-Hristiyan metinleri mi İslam mı?

Bu soruya cevabı Kur’an’ın şu ayetine rastladığında buldu: ‘Hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez’ (Necm:38)

Bu bölüm Hofmann’ın gözlerini açmış ve ikilemine yönelik cevabı sunmuştu. Apaçık ve şüphesiz bir şekilde ‘ilk günah’ın getirdiği yük fikrini ve azizlerin ‘şefaatini’ bekleme fikrini reddetti.”

3 yıl Cezayir Büyükelçiliği, 4 yıl da Fas Büyükelçiliği görevini sürdürdü

Hofmann’ı ihtidaya götüren diğer sebep ise İslam kültürüne aşina oldukça İslami sanatlara hayranlık duyması olmuştur. Gençliğinde bale gibi sanatlara ilgi duymasına rağmen hat sanatı ve mimari şaheserlerden hissettikleri, gençlik yıllarında ilgi duyduğu şeyleri gölgede bırakır. Özellikle İslami değerlerin üzerine inşa edilen şehirlerdeki saraylardan pazarlara kadar bütünlük arz eden harmoni kendisini derinden etkiler. Nihayetinde, oğlunun 18. yaş gününde; 1980 yılında 12 sayfalık bir metin hazırlar. Bu metinde felsefi olarak kesinliğine kanaat getirdiği şeyler yazmaktaydı. Muhammed Ahmed Resul isimli Köln’deki bir imama da yazdıklarına göz attırır. İmam, eğer Hofmann kağıtta yazanlara inanıyorsa Müslüman olduğunu söyler. İşte o sonbahar günü Hofmann şehadet getirir: “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed onun resulüdür.” 1982 yılında umre, 1992 yılında da Hac ibadetini eda edecektir.

Şehadeti, Hofmann’ı devletteki görevinden alıkoymaz. Bilhassa önemli konumlarda bulunmaya devam eder. Her ne kadar din değiştirmesi sonucu bazı tartışmaların olduğu söylense de kendisi, profesyonel yaşamında herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadığını söylemiştir (Hatta Alman hükümetinin, İslami içeriğe sahip eserlerinin dağıtımında destek olduğu dahi biliniyor). Nitekim olanlar da bunu doğrular gibidir. 1983-1987 arası NATO’nun Brüksel’deki merkezinde direktörlük yapar. Bu dönemde Almanya Cumhurbaşkanı Carl Carstens’in elinden devlet madalyası dahi alır. Daha sonra 3 yıl Cezayir Büyükelçiliği, 4 yıl da Fas Büyükelçiliği görevini sürdürür (Robert D. Crane de ABD’nin Katar Büyükelçisi olmuştu. Batılı devletlerin bu profilde insanları onlara uygun yerlerde değerlendirme gibi bir metod izlediğini söyleyebiliriz o hâlde). 1995’te gönüllü olarak Alman Dışişleri Servisi’nden İslami çalışmalarına odaklanmak için istifa edene kadar önemli görevlerin başındadır. Ayrıca İslami sınırlara riayet etmek için tüm bu görevlerdeyken hâl ve hareketlerinde birtakım değişiklikler yaparak bir sıkıntı yaşamaksızın dini vecibelerini yerine getirebildiğini belirtir.

Batıdan ve İslam dünyasından geniş bir külliyata hâkim

Hofmann’ın 3. Binyılda Yükselen Din İslam”, “Mekke’ye Yolculuk”, “İslam: Gerçek Alternatif”, “Müslüman Bir Alman’ın Günlüğü”, “Kuran”, “İslamisimli eserleri Türkçe’ye çevrilmiş olarak mevcuttur. Hofmann ayrıca en bilinen Almanca Kur’an çevirisinin de yeniden hazırlayıcısıdır. Bu eserlerin tümünü Çağrı Yayınları’nda bulabilirsiniz.

Bugün Almanya Müslümanlar Merkezi Konseyi’nin binlerce üyesinden biri olan Hofmann, sadece kitap yazmakla kalmayıp İslami kamuoyuna Müslüman kimliğiyle başka şekillerde de katkı yapmaya gayret etmektedir. Örneğin, 11 Eylül sonrası Batı dünyasına seslenen yazılar yazmış, 2007’de Papa 16. Benedikt başta olmak üzere dünyadaki tüm Hristiyan dini liderlere yönelik “A Common Word Between Us and You (Sizinle Bizim Aramızdaki Ortak Sözler)” başlıklı imza kampanyasının 38 imzacısından biri olmuştur (Hamza Yusuf, Mustafa Ceric, Abdul Hakim Murat, Al Cifri, Amr Khaled gibi isimler de imzacılar arasında yer alıyor). Ayrıca Hofmann’ın verdiği röportajlar ve çıktığı yayınların bir kısmı internette mevcuttur. Mesela bu video güzel bir örnek olarak sunulabilir: https://www.youtube.com/watch?v=7kt86gzeWSg

Son söz olarak kendi kanaatimi belirtmek gerekirse, ilk bakışta Murat Wilfried Hofmann’dan okuduklarım ve dinlediklerim beni etkiledi. Her şeyden önce Avrupa kültüründe muteber kabul edilen kaynaklara hâkimiyeti bir yana, bizim coğrafyanın kanaat önderlerinin dahi birçoğunun yanından geçemediği bir İslami külliyat birikimine sahip. İnternette bulacağınız röportajlarını okumanızı bu sebeple tavsiye ederim, zira verdiği cevapların derinliğini, ne kadar geniş yelpazede bir külliyatı taradığını görünce sizler de takdir edeceksiniz diye düşünüyorum. Hofmann’ın, gerçekten tefekküre yıllarını vermiş ve merakının peşinden samimiyetle gitme yolculuğunda kendini düşünsel olarak çok geliştirmiş bir kimse olduğunu hissettim. İnşallah bir gün kitaplarını da okuyup Hofmann’ın fikir dünyası hakkında daha fazla bilgi sahibi olur, eserlerini de yazılarımıza konu ediniriz.

Deniz Baran

Yayın Tarihi: 17 Mayıs 2016 Salı 14:07 Güncelleme Tarihi: 25 Kasım 2018, 22:31
banner25
YORUM EKLE

banner26