Ali Fuad Başgil'i Bir Ömür Zinde Tutan Şey Neydi?

Ali Fuat Başgil’in kendi öznel biyografisini takip ettiğimde en başta özgürlüğe âşık olan doğasını keşfediyorum, 'hür fikirler' dendiğinde akla ilk gelen isim olması boşuna değil; dahası ardından kendinde içkin olan bu ruh halinin yaşam standartlarımızın devlet ve toplum nezdinde iyileştirilmesi noktasında nasıl da seferber edildiğini rahatlıkla görebiliyorum. Necdet Subaşı yazdı.

Ali Fuad Başgil'i Bir Ömür Zinde Tutan Şey Neydi?

Ali Fuad Başgil’i yeni tanıdım sayılır. Tamam, hakkında çok şey duymuşluğum var, hatta imam hatip lisesindeyken “Gençlerle Başbaşa”sını, ilahiyat fakültesindeyken de “Din ve Laiklik”ini yüksek bir hevesle okudum. Onun iyi bir hukukçu olduğundan da akademisyenliğini ordinaryüslükle taçlandıran serüveninden de az çok haberdarım. Ama tanışmak için başka şeyler gerekiyormuş, sanırım o vasat ancak oluştu.

Ben bizim kuşak çok yoruldu diye düşünüyorum, ama dikkatle bakınca bir önceki kuşağın da bizden pek bir farkı olmadığını rahatlıkla görebiliyorum. "Entelektüel kimdir, âlim neyin nesidir?" tartışmalarıyla ömrümüz geçti; ama bir Allah’ın kulu kalkıp da bize -şu yakın zamanlardaki ilgileri saymazsak- demedi ki Nurettin Topçu diye biri var, Mahir İz var, Sabri Ülgener var. Ben doktora yapmasaydım Erol Güngör’ün adını duymayacaktım bile. Asla küçümsemem, ama bizim ve bizden önceki kuşağın uzaklarda, çok uzaklarda bulduğu şeyin ne olduğunu bugün işi gücü bırakıp düşünmek isterim. Modernleri Doğu’ya ve Batı’ya, Kuzey'e ve Güney'e savuranın ne olduğunu bilmek için ne çok şey verirdim. Okudukça, düşündükçe bu toprakların ürettiği değerleri, hele kendi zamanlarında ortaya koydukları kıymetleri fark ettikçe bizim nasıl olup da bunlardan bihaber olarak çekip dünyayı kolaçan etmeyi göze aldığımızı anlamakta zorlanıyorum.

“Hür fikirler” dendiğinde akla ilk gelen isim olması boşuna değil

Samsun’da tipik bir taşra çocuğu olarak dünyaya gelen” diye basit bir cümleyle onun hayat hikâyesini anlatmaya başladığımızda ne kadar da büyük haksızlık yapıyoruz hem ona hem de taşra dediğimiz o kendine özgü muhite. İnsanın Çarşamba gibi bir yerde doğup, dünyanın en “ileri” okullarında sürdürüp tamamlamayı başardığı eğitim alanında hiçbir entelektüel yara almaksızın memleketine dönebilmesinin sırrı nedir? Ailesi hikâyenin neresindedir, yaşadığı muhitte, mahallede edindiği şeylerin üzerindeki ağırlığını kim görmezlikten gelebilir? Önce İstanbul, ardından Paris ve Lahey’de süren öğrenim hayatının, ilk gençlik çağının çalkantılı ruh hallerinde onu sıkboğaz edememesinin ne gibi bir açıklaması yapılabilir?

Kolay değil, ben kendi payıma alışık olduğumuz bildik aydın sicillerinden farklı olarak Ali Fuat Başgil’in kendi öznel biyografisini takip ettiğimde en başta özgürlüğe âşık olan doğasını keşfediyorum, “hür fikirler” dendiğinde akla ilk gelen isim olması boşuna değil; dahası ardından kendinde içkin olan bu ruh halinin yaşam standartlarımızın devlet ve toplum nezdinde iyileştirilmesi noktasında nasıl da seferber edildiğini rahatlıkla görebiliyorum.

Onu bir ömür zinde tutan şey neydi?

Bulunduğumuz yerden azıcık biraz uzak bir yere gidiyoruz, dönüşte kibrimizden geçilmiyor. Oysa gördüğümüz daha fazla trafik, daha fazla elektrik. Başka ne var bizim bu halimizle gittiğimiz yerde oturup görebileceğimiz. Adam sonuçta bir ilçeden dünyanın öbür ucuna gidiyor, insan merak ediyor, bütün bu heyecan verici serüvende onu iyi tutan, sağlam tutan ne? Yıllar önce Amerika’ya giden oğlu için merhum Ali Şeriati’nin tavsiyelerini eşinden dinlemiştim. Acaba Başgil dünyanın hızla değiştiği o muhataralı günlerde nasıl bir müktesebata sahipti, onu bir ömür zinde tutan şey neydi ki ne Paris ne İstanbul ne de “elimizden uçup giden dünya”nın o malum kaybı karşısında kendimizi içinde bulduğumuz dünyanın albenili içeriği kendisine hiçbir zarar verememişti.

Din ve Laiklik’in içerdiği onlarca değerli analiz ve çıkarıma rağmen… 

Ali Fuad Başgil’i aradan uzun yıllar geçtikten sonra bir daha okudum. Öğrencilik yıllarında bize birinin kalkıp yol göstericilik yapmaya kalkıştığı günlerde, tam da böyle şeylerden gıcık kaptığımız zamanlarda Gençlerle Başbaşa’yı elimize tutuşturmuşlardı. Zararı yok, Başgil bize kıymet bilmemizi öğütlüyordu, geçen zamanın, sağlığın vesaire sahip olduğumuz şeylerle olan ilişkimizi canlı tutmamız gerektiğini öğütlüyordu.

Ama Din ve Laiklik’i içerdiği onlarca değerli analiz ve çıkarıma rağmen, üstelik zihnimin şimdiki kadar kirlenmediği bir dönemde okumuş ancak ondan bana hiçbir şey kalmamıştı. Anladım ki kitapların bize bir şey söylemesi için bizim de onlarla birlikte aynı ortamda soluklanmamız gerekiyormuş. Öyle de oldu. Ondan laikliği okurken biz çoktan daha radikal sayılabilecek bir söz akışına teslim olmuştuk bile. Laiklik bizim için terkedilmesi gereken bir söylem, laikçilik de def edilmesi gereken bir yaşama üslubuydu. Şimdi yıllar sonra 60’ların hareketli dünyasında, karşımda devletin muğlak ve tutarsız laiklik politikalarını cesaretle eleştiren biri var ve ayrıca bu eleştiriler siyasi otoriteyi laikliği bilfiil uygulama konusunda hem teşvik eden hem de ona eksiklerini hatırlatan bir bilgelik özelliği de taşıyor.

Devletin laikçi vesayetinden yıpranan din alanının yeniden güçlendirilmesi için…

Başgil gibi birinin, gördüğü eğitim ve içinden geçtiği süreçlerin oldukça etkileyici çalkantılı düşünce akımlarını hiçe saymak yerine onlarla tek tek yüzleşerek kendi dünyasını inşa ettiğinden şüphem yok. Laiklik tartışmasını sahip olduğu akademik ve bilimsel performans içinde bir Müslüman olarak dile getirmekten komplekse kapılmıyor. Dinin dindarlar için külfet, laikler için muzır bir fenomen olarak resmedildiği bir dönemde o sorumluluk sahibi bir mümin olarak kurumsal beklentiler üzerine kafa yoruyor, mesela "Diyanet nasıl olmalıdır?" diyor. Devletin tekelinde, inhisar ve kontrolünde bir kurum olarak varlığını sürdüren bir yapı hakkında onun olması gereken yere çekilmesi hususunda tüm karar vericilere yönelik etkileyici söylemler üretiyor. Mevcut İlahiyat öğretimini kıyasıya eleştiriyor, devletin laikçi vesayetinden yıpranan din alanının yeniden güçlendirilmesi için ihya, tecdid ve hatta içtihad kavramlarını yeniden gündeme getirip hatırlatıyor. Konuştuğunda kimse ti’ye almıyor, birikimi, iç tutarlılığı ve en az bunlar kadar ve asla bunlardan geri kalamamak üzere inanmış bir mümin olarak ortaya koyduğu şahsiyetinin bir polemiğe kurban edilmesine fırsat vermiyor. İlginç bir kişilik; şahsen onun yaşama biçiminden, değerler dünyasından, kimlik ve ibrazından öğreneceğimiz çok şey var ve maalesef bu konularda Başgil gibileri tanımamıza fırsat verecek vesilelerden bir hayli uzak bir yerde demirlemiş gibiyiz.

Geçtiğimiz günlerde onu anma vesilesiyle hazırlanan bir sempozyuma ben de bir tebliğle katıldım ve orada Başgil’in kişiliğinden başlayarak onun Diyanet İşleri Başkanlığı konusundaki bilinen projesinin içeriği ve belli başlı parametreleri hakkında kanaatlerimi sıraladım. Ne yazık ki düşüncelerimi şöyle keyifli bir şekilde rahat rahat anlatma fırsatı bulamadım. Zaman kısıtlıydı ya da zaman aleyhime işliyordu. Olsun, yıllar sonra kendisini hayranlıkla ve tabii ki rahmetle anacağım birisinin anısı önünde bir şeyler söylemek için bugünü beklemem gerekiyormuş.

Selam olsun, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

 

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2017, 10:44
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mesut Özünlü
Mesut Özünlü - 10 ay Önce

Biz birazcık altınları yastık altında tutmayı seven bir milletiz. Bundan böyle özellikle yakın tarihimizdeki nice altın başlı insanın ortaya çıkarılıp beyin piyasasındaki tedavülünden pek hoşlanmıyoruz galiba. Oysa yakına yaklaştığımız oranda ışığımız ziyadeleşecek, kalkınmamız hızlanacak. Teşekkürler Necdet Hocam. Yakındaki uzağı bize gösterdiğiniz için.

banner8

banner7

banner6