Akif'in yakılan meali aslı mıydı, başka mıydı?

Ali İhsan Okur Hoca, şu an Yozgat'ın bir köyünde yaşıyor. Kendisinin Mısır seyrüseferi, yaşadığı bazı hadiseler ibretlik, sözleri irfan yüklü..

Akif'in yakılan meali aslı mıydı, başka mıydı?

Geleneğin taht-ı terbiyyetinde yetişen gönül erleri artık yavaş yavaş aramızdan çekiliyorlar. İlim, irfan, edeb, hilm, nezâket, zerafet yüklü bu insanların sohbetine de, temaşasına da doyum olmuyor.

Anadolu’nun tam ortasında bir köyde bu gün inzivaya çekilmiş olan Ali İhsan Okur Hoca, işte bu müstesna zâtlardan biri. Hatıratını kaleme almak üzere Hoca ile yaptığımız mülâkatlarda kendimizi bir Osmanlı müderrisinin dizi dibinde hissediyoruz. Sözleri öylesine irfan yüklü, öylesine baldan tatlı…

Hayatı “bu kadar olur” dedirtecek ölçüde hareketli ve hikmetli. Otuz yıla yakın Mısır’da kalmış, üniversitede önce talebe, sonra hoca olmuş ve emekli olduktan sonra memleketine dönmüş. Mısır üniversitelerinde Türk Edebiyatı dersleri vermiş, bu yüzden klasik edebiyata son derece hâkim. İnanılmaz bir hafızası var, sohbetini sürekli şiirlerde destekliyor. Hayatının her dönemi birbirinden ilginç enstantanelerle dolu. Bunlardan tadımlık birkaç tanesini paylaşalım şimdi…

Tek başına Mısır yollarında

Daha çocuk denecek yaştayken, Mısır’a ilim tahsiline gitmeyi kafasına koyar. Resmi girişimlerden sonuç alamayınca kendi imkânlarıyla gitmeye karar verir. Sene 1949. Bir Ramazan sabahı heybesini omzuna atıp, yaya olarak yola çıkar. Yozgat’tan, yürüyerek Nevşehir’e kadar gider. Daha sonra bazen tren bazen kamyonla Adana’ya, oradan Mersin’e ulaşır. Mısır’a bir türlü geçiş yolu bulamaz, Suriye’ye ve ardından Lübnan’a gider. Uzun bir mücadelenin ardından nihayet Mısır’a ulaşır. Yol boyunca yaşadığı enteresan hadiseler yazmakla bitecek gibi değil.

Böyle babaya böyle evlad yakışır

Son derece vakur, celadetli bir babanın oğludur. Ali İhsan Hoca Mısır’da talebe iken babası bir gün ziyarete gelir. O günler, Arap-İsrail savaşlarının sona erdiği ve Arapların mağlup oldukları günlerdir. Sabah namazını eda ettikten sonra babası yanına gelir ve “Şimdi hemen giyin, bir taksi bul, doğruca Abdünnasır’ın yanına gideceğiz. Ben Arapça bilmiyorum, sen gelip bana tercümanlık yapacaksın. Ona diyeceğim ki, beni ordunun içerisine koy, ordudan 1000 kişi seçeyim. Bana bir de tercüman ver, beni orduya komutan tayin et. Bak bu İsrail’e neler yaparım ben…” Ağrına gitmiştir İsrail’e karşı alınan bu mağlubiyet. Tabii ki Abdunnasır’la görüşemez ama bu samimiyeti kayıtlara geçecek bir samimiyettir.Ali İhsan Okur

Akif’in mealini yakan heyetteydi

Kendisi gibi küçük yaşta Mısır’a gelip ilim talim eden Mehmed İhsan Efendi (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun merhum pederleri), hayatına yön veren önemli isimlerdendir. İhsan Efendi, Mehmed Akif’in yakın dostudur. Yazdığı Kur’an mealini Mısır’da ona teslim etmiş ve yakılmasını ona tembih etmiştir. Bu meal yıllar sonra dört kişilik bir heyet tarafından yakılır. İşte o dört kişiden biridir Ali İhsan Okur Hoca. O anı anlatırken gözleri doluyor. Ve şunu ekliyor ki, ilim tarihimiz açısından son derece mühimdir: “Yanan metindeki hat, İhsan Efendi’nin hattına benziyordu.”

Acaba yakılan nüsha, asıl metne kıyamayan İhsan Efendi’nin kendi istinsahı mıydı? Akif’in el yazmasının hâlâ bir yerlerde olduğu düşünülebilir mi? Allahu a’lem.

49 yaşında asker

Memleketine olan muhabbetinin ve hamiyetperverliğin bir lâzımesi olarak, Türkiye’ye gelir ve askerlik yapmak ister. Oysa mevzuat, bu yaşta birinden askerlik vazifesinin düştüğünü söylemektedir. Ancak Ali İhsan Hoca askerliğini muhakkak yapmak ister. Askerlik şubesinde çözüm bulamayınca Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat eder. Uzun bir yazışmadan sonra bir çözüm bulunur ve 49 yaşında askere alınır. Askerliğini yaparken, hiçbir eğitimden, idmandan, spor müsabakalarından ictinâb etmez. İyi bir atıcı olduğunu askerde öğrenir. Bir eğitim atışı esnasında, tüm bölük içinde en iyi dereceyi yapınca komutan bunun nasıl olduğunu sorar. Verdiği cevap muhteşemdir:Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnallahe ramâ” (Enfal-17). Yani, “Attığında onu atan sen değildin, ancak Allah attı”.

Ali İhsan Okur Hoca’nın hayatı aslında bir menakıbname gibi. İbretler, hikmetler, hayretler… Şimdi Yozgat’ın bir köyünde, tabiatla iç içe yaşıyor. Ziyaretçilerine karşı aziz, mekremetli ve son derece nazik. Onu dinlediğimiz zaman hayatın gerçekten bir nimet olduğunu ve kul olmak bilinci yerleştiğinde mutsuz ya da umutsuz olmak için hiçbir sebep kalmadığını anlıyoruz. Ömrün bereketli olması böyle bir şeymiş demek ki…

 

Ali Tavşancıoğlu yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Temmuz 2012, 12:21
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Y. T. Günaydın
Y. T. Günaydın - 7 yıl Önce

Sanırım M. E. Düzdağ, bu yakılma hadisesini daha teferruatlı bir biçimde anlatıyor. Önce Âkif'in hattıyla yazılı metin yakılıyor, daha sonra da ali ihsan efendinin istinsah ettiği nüsha. Her iki nüshanın da yakıldığını yazdılar. Şimdi ortaya Akif'in meali diye bir meal çıkarsa her bakımdan şüpheli bir meal olacaktır.

banner19

banner13