banner17

Ahşabın rûhuna dokunan bir naht ustası o!

Naht sanatkârı Hüseyin Akbaş’ın ehl-i dil oluşu, bütün yönleriyle sanatına yansıyor. ‘Allah güzeldir, güzeli sever’ fehvâsınca, hayatını güzelliklerle doldurmanın gayretinde..

Ahşabın rûhuna dokunan bir naht ustası o!

 

Gelenekli sanatlarımızın temel bir düstûru var: Sanat, Hakk’ın Cemâl sıfatının tecellîsidir. Elest bezminde Hakk ile mülâkî olan rûh, o an aldığı lezzeti özlediğindendir ki, beden mahbesinin içerisinde bir arayıştadır. Bu arayış onu sanata yönlendirir ve bu yönelişten de mûsikî, şiir, hüsn-i hat, ebru, tezhib gibi doğrudan rûha hitâb eden uğraşılar neşet eder.

Temsil için derler ki; tavus kuşunu cennet gibi bir bahçeden alıp bir torbaya koyarlar ve bilmediği bir yere götürürler. Torbada açılan bir delikten nefes alır yol boyunca. Zaman zaman feryâd ettiği duyulur. Bu feryâdı, rüzgârın burnuna getirdiği cennet bahçesinin kokusunu alıp, derin bir özlem duymasındandır. İşte insanın sanat eylemlerinin ardında yatan rûhî durum da tıpkı tavus kuşununki gibidir. Bir cennetten kopmuştur insan, zaman zaman orayı hatırlatan kokular alır ve rûhu derin bir iştiyâkla figân eder. Bundan şiir doğar, mûsikî doğar ve bilumum güzel sanatlar doğar.

O, sanatını Hakk’a vâsıl olmak için îfâ edilen bir sâlih amel olarak görüyorHüseyin Akbaş

Sanata bu gözle bakıldığında, onun lâhûtî vechesinin inkâr edilemez olduğu ortaya çıkar. Ve sanatın toplum için mi sanat için mi olduğu sorusunun cevabı netlik kazanır: Sanat Hakk’a yeniden mülâkî olmak içindir. Hal böyle olunca gerçek sanatçıların kaygıları, tatmin olma ölçütleri, amaçları belirginleşmiş olur.

Pekâlâ, kimdir gerçek sanatçı? Bu yazı özelinde Hüseyin Akbaş’tır. Çünkü o, sanatını bir zikir, bir ibâdet, Hakk’a vâsıl olmak için îfâ edilen bir sâlih amel olarak görüyor. İştiyâkla, şevkle… Ve bunların cümlesinin ifâdesi olarak aşkla… Aşk olmadan meşk olmuyor çünkü. Aşk ise, ona göre âlemde zikir içinde bulunan canlı cansız ne varsa, bunların zikrine ortak olmaktır. Bunun idrâkinde olduğundandır ki, Hakk’ı tesbîh etmek makamında “meşk-i Naht” ile meşgûl…

Hüseyin Akbaş
(+)

Naht, hüsn-i hat çalışmalarının, kabartma ya da oyma sûretiyle ahşap üzerine işlenmesine deniyor. Evvelemirde bir yazı olan hüsn-i hat, ahşaba işlenerek âdetâ yeni bir form alıyor, yeni bir boyut kazanıyor naht ile. Naht, yazının görülebilir bir şey olmaktan çıkıp, dokunulabilir bir şey olmasını sağlıyor. Bu şekilde, onu sanat eseri yapan hâlete dokunmak, o rûhu bir parça da olsa hissedebilmek mümkün oluyor.

Elini makinaya vurmak yerine toprağa, taşa, ağaca sürmeyi tercih ediyor

Hüseyin Akbaş, Yozgat-Sorgun’da yaşayan bir öğretmen. Ama bir öğretmenden çok fazlası. Nedretinden yakındığımız “adam gibi adam”lardan biri. Baştan ayağa gönül, baştan ayağa his. Ehl-i dil oluşu, bütün yönleriyle sanatına yansıyor. “Allah güzeldir, güzeli sever” fehvâsınca, hayatını güzelliklerle doldurmanın gayretinde.

Vurguları hep mü’min olmak ve mü’min kalabilmek üzerine. Modern dünyanın, insanı huzursuz eden, sekülerleştiren, dolayısıyla Hakk’tan uzaklaştıran bütün imkânlarını elinin tersiyle itebiliyor. Cep telefonu kullanmıyor mesela, bilgisayarla arası hoş değil. Elini makinaya vurmak yerine toprağa, taşa, ağaca sürmeyi tercih ediyor. Bu tercihlerinin gerekçesi hep aynı: Bizi biz olmaktan çıkaran her şeye mesafeli durmanın gerekliliği…

Bir takım hassasiyeti daha var meşgalesi ile ilgili. Aslâ kıl testere kullanmıyor meselâ. Üzerinde çalıştığı ahşabın bütün hücrelerine dokunarak, her parçayı tek tek bıçakla keserek, göz nuru dökerek yapıyor yapacağını.

Hüseyin Akbaş
(+)

Üzerinde çalışacağı hattı seçerken de çok dikkatli. İnternetten bir levha indirip işlemek pekâlâ mümkünken, o hattatından müsâade almadığı hattı kesinlikle kullanmıyor. Zîrâ kul hakkını ihlâl etmekten kat’î sûrette kaçınıyor.

Ustası Hasan Güneşer’i her fırsatta zikretmesi de dikkat çekici. Usta-çırak ilişkisiyle devam eden sanatını, kendinden sonrakilere intikâl ettirebilmek için ciddi bir kaygı taşıdığı da görülüyor. O yüzden, sanatı öğrenmek isteyen herkese kapılarını açıyor.

Bir de nezâketi var ki, dostlar başına. Muhatabı kim olursa olsun, “sen” diye hitâb etmiyor. Bunca yıllık ahbâblığımıza rağmen fakîre dahi “siz” demesi, nezâketinin nasıl bir samîmiyete mebnî olduğunu gösteriyor.

İltifât ancak Cenâb-ı Hak’tandır

Dilimize yerleşen “İltifât marifete tâbîdir” sözüne de itirâzı var. Hüseyin Akbaş, bir kul olmanın bilincinde olarak diğer kullardan iltifât beklemenin abesle iştigâl olduğuna inanıyor. Ona göre marifetin kaynağı Hakk’ın hazineleridir. Ondan gelmeyen hiçbir şey varlık formu kazanamıyor. İhsân olmadan inşâ da olmuyor, îfâ da. Durum buyken iltifât niçin başkasından beklensin ki? Bunu söylüyor ve kulun iltifâtına mütevâzı bir “eyvallah” ile mukâbele ediyor.

Hüseyin AkbaşYaptığı işi seküler/maddî bir karşılığı olmayan bir sanat olarak nitelendiriyor ve buna sımsıkı inanıyor. Onun içindir ki, günlerce emek verdiği, nokta nokta işlediği sanat eserlerine bir fiyat tahsis edemiyor. Açtığı birkaç sergi var. Sergilerde esas olan, marifeti teşhîr edip müşterisiyle buluşturmaktır malûm. Ancak o, hakîkî sanatın müşterisinin ancak Cenâb-ı Hakk olduğuna inanıyor. Bu yüzden sergilerinde, tablolara bir fiyat belirlemenin haddi aşmak olduğunu düşünüyor. Fakîrin, birkaç kez, o muhteşem sanat eserlerini hayranlıkla temâşâ eden birine Hüseyin Akbaş’ın “Beğendinizse sizindir” dediğine şâhitlik etmişliği vardır.

Işık yanıyorsa kapı açıktır

Sanatını, evinin altına kurduğu atölyesinde icra ediyor. Bu atölye de sadece atölye değil. Kendi ifadesiyle bir “Baykara Meclisi”… Gönüldaşların, aynı dili konuşanların, sohbet erbâbı olanların teklifsizce girip çıktıkları bu mekânda Hakk’a dair olmak kaydıyla her şey konuşulabiliyor.

Hüseyin Akbaş
(+)

Geleneğimizdeki sohbet meclislerinin bir nümûnesi. Anadolu motifleriyle süslü yastıklara yaslanıyor, minderlere diz kırıp oturuyorsunuz ve duvarları süsleyen âyetlerin, hadislerin, kelâm-ı kibârların arasında bambaşka bir hava teneffüs ediyorsunuz.

Daha da güzeli, kapısı neredeyse tüm gün açık. Eğer mekânın ışığı yanıyorsa içeri girebilirsiniz demektir. Teklifsiz, tereddütsüz… Misâfirlerine hizmet etmekten, ikrâmda bulunmaktan ayrı bir zevk alıyor.

Ustası Hasan Güneşer’den tevârüs ettiği ifâdelerle; sanat rûhu inceltir, sabrı öğretir. Aşksız sanat olmaz. Aşk da sanat da insana aynı kapıdan gelir. O kapı gönül kapısıdır. Hüseyin Akbaş, sabır ve aşkla zikrini sürdürüyor. Ne diyelim, Mevlâ sa’yini meşkûr eylesin.

 

Ali Tavşancıoğlu yazdı

Güncelleme Tarihi: 31 Ekim 2012, 11:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Resul Güzel
Resul Güzel - 3 yıl Önce

Hocamı tebrik ediyorum, tam anlattiginiz gibi bir insan bizlere her zaman iyiyi doğruyu öğretti.2005 yilinda Telefonu olmadığı için mektup yazmıştım. Oda bana yazmıştı hala saklıyordum. Demek hala kullanıyormuş, vasitanizla selamlarımı iletin lütfen.

Ömer Ertan
Ömer Ertan - 3 yıl Önce

Eline ve yüreğine sağlık Hüseyin kardeşim çok güzel eserlerin var. Sorgun'nun gururusunAllah senden razı olsun.Her şey gönlünce olsun Saygı ve sevgilerimle

zehra kars
zehra kars - 3 yıl Önce

Hem kişiliği hemde yaşantısı ile her zaman örnek olmuş hocamıza selamlarimizi iletiyorum emeginize sağlık hocam

YasiN
YasiN - 3 yıl Önce

Saygı Değer hocam SeN Herzaman Başarılı Bir öretmendin Aynı Şekilde gene Aynı Başarılarını Gösteriyosun KoLay gelsin hocam

banner8

banner19

banner20