Ahmed Yesevi Hazretleri’nin ism-i şerifleri

Ahmed Yesevî Hz.’nin, “Pîr-i Türkistan, Türki Türkan, Hâce Ahmed Yesevî, Pîr-i Pîran-ı Türkistan, Sultanu’l Mürşidin, Kutbu’l Aktab” gibi birçok güzel isimle nitelendirildiğini görüyoruz. Özellikle de Pîr-i Türkistan denilince akla gelen tek isim Ahmed Yesevî Hz.’dir. Sevil Dağcı yazdı.

Ahmed Yesevi Hazretleri’nin ism-i şerifleri

Toplumlara, devletlere, inançlara yön veren, tarihin gidişâtını değiştiren büyük insanlardan; ârif, âlim ve bilge zâtlardan bahsederken, isimlerinden ziyâde nisbe, lakap ve künyelerinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Geleneğin yaygın olduğu kültürlerde çok defa lakap ismin yerini alır; hatta isimler unutulup üzerlerinde ihtilâf bile edilebilir. İslâm tarihinde bunun örneklerine sık sık rastlanmaktadır.

Türkler’de lakap takmak eski bir gelenektir. Türkler’de çocuk belli bir yaşa gelip bir kahramanlık göstermedikçe ad (lakap) verilmezmiş. Kâşgarlı Mahmud bunun için “at atmak” tabirinin kullanıldığını söyler (Dîvânü Lugāti’t-Türk, III, 250).

Çoğulu “elkâb” olan Arapça kökenli kelimeyi dilciler “nebez” ile açıklamışlardır. Nebez, “bir kimseye gizli kalmasını istediği bir ayıbıyla hitap etmek” anlamına gelir. Ancak sonradan aslında “sıfat, vasıf” demek olan, genellikle “kişinin severek aldığı, onu toplum içinde yücelten ad” anlamındaki “na‘t” da lakap karşılığında kullanılmaya başlanmış (Kalkaşendî, V, 412), böylece lakap “övgü veya yergi ifade eden isim ve sıfat” mânası kazanmıştır.

Nizâmülmülk, Siyâsetnâme adlı eserinde lakapların önemine işaretle, “Lakap onu taşıyan kişiye uygun olmalıdır” der ve çoğalmalarıyla değerlerinin azalacağını, itibarlarının kalmayacağını belirterek halife ve sultanların bu konuda hassas davranmalarını tavsiye eder. Ayrıca lakaplar ve bunların düzenlenmesi hakkında geniş bilgiler verir (s. 192-204).[1]

Değişik kaynaklarda Ahmed Yesevî Hz.’ne nisbetle kullanılan pek çok değişik isim ve lakaplara rastlanmaktadır. Bunlardan bazıları günümüze orijinal haliyle gelmiş, bazıları ise zamanla değişime uğramıştır.

Ahmed Yesevî Hz.’nin, “Pîr-i Türkistan, Türki Türkan, Hâce Ahmed Yesevî, Pîr-i Pîran-ı Türkistan, Sultanu’l Mürşidin, Kutbu’l Aktab” gibi birçok güzel isimle nitelendirildiğini görüyoruz. Özellikle de Pîr-i Türkistan denilince akla gelen tek isim Ahmed Yesevî Hz.’dir.

         

Pîr-i Türkistan ismini Ahmed Yesevî hakkında ilk kulllanan, Ferîdüddîn-i Attâr olmuştur.  Ünlü sûfî yazar Şeyh Ferîdüddîn Attâr, ünlü tasavvuf klasiklerinden olan Mantıku’t-Tayr kitabındaki bir kıssada Pîr-i Türkistan olarak andığı Ahmed Yesevî’nin oğlunun katli ile ilgili bu menkıbeye şu satırlarla işaret etmiştir:[2]

          “Pîr-i Türkistan’ın Sevdiği İki Şey

          Türkistan Pîr’i, kendi halinden haber verdi de dedi ki:

En fazla iki şeyi severim. Birisi yörük kır atım, öbürü de oğlum! Oğlumun ölümünü haber alırsam bu haberi getirene hediye olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, canıma âdeta iki put gibi görünüyor! Mum gibi yanıp yakılmadıkça hiç kimseye temizlikten dem vurma! Temiz kişi, iştahla bir yemek bile yese derhal cezasını çeker, üstüne ensesine bir de sille yer”…”[3]

Günümüzde Pîr-i Türkistan kadar yaygın bir söylemle, Ahmed Yesevî Hz.’nin isminin başına “Hoca” unvanı getirilmektedir. Bu kelimenin aslının “Hâce” olduğunu Prof. Dr. Esad Coşan, Ahmed-i Yesevî Hayatı, Eserleri, Tesirleri kitabında şöyle izah ediyor: “Burada ‘Hâce’ sözü üzerinde bir izahat vermek istiyorum. Hâce, bizim anladığımız gibi hoca mânâsına değil. Yâni ben câmi hocasıyım, filanca üniversite hocası; bu mânâya değil. Bir kere yazılış olarak ‘vav’la yazılıyor, ‘havâce’ gibi yazılıyor; fakat kelimedeki bu ‘vav’ okunmuyor, ‘hı’ harfinin özel telâffuzunu gösteriyor.  Hâce, soylu kimselere ve özellikle Peygamber Efendimiz’in sülâlesinden olanlara verilen bir isim. Vezirlere büyük zâtlara veriliyor, sıradan insanlara verilmiyor. Nasıl bizim hüdâvendigâr, hünkâr kelimesi Anadoluda kullanıyor. Meselâ, Mevlânâ Hazretleri’ne Molla Hüdâvendigâr, Molla Hünkâr deniliyor, Hacı Bektâş-ı Velî’ye Hünkâr deniliyor. Hâce de onun gibi bir unvandır.

         

İkinci ismi Ahmed, Yesevî, nisbet ismi. Yâni, bir insanın nereye mensup olduğunu, nereden neş’et ettiğini, yetiştiğini gösteren bir kelimedir. Bu ism-i nisbet sıfattır. İsme sıfat tamlaması şeklinde bağlanır. Farsça sıfat tamlaması olduğu için doğru telâffuzu ‘Ahmed Yesevî’dir. Bunu Türkçe söyleyeceksek Yesili Ahmed, Yesî şehrinden Ahmed dememiz lazım!... Yesevî, Yesi şehrine mensup mânâsına geliyor.”[4]

Bazı kaynaklarda ise “Yesevî” nin nisbet ismi olmayıp bir menkıbeye dayandığından bahsedilmektedir. Menkîbe şöyledir:

“Bu devirde Mâverâü’nnehr ve Türkistan’da Yesevî adlı bir hükümdâr saltanat sürüyordu. Kışın Semerkand’da oturuyor yazları Türkistan dağlarında yaşıyordu. Bütün Türk hükümdârları gibi av meraklısı olan bu padişah, yazları, Türkistan dağlarında avlanmakla vakit geçirirdi; lâkin bir yaz Kara-çuk dağında avlanmak istediği hâlde, dağın çok girintili çıkıntılı olması onu bu emelden mahrum etti; Kara-cuk’da hiç av avlayamadı. Bunu üzerine bu dağı ortadan kaldırmak istedi. Kendi hükmettiği yerlerde ne kadar veliler varsa hepsini topladı ve duâları berekâtiyle bu dağı ortadan kaldırmalarını istedi. Türkistan evliyâsı hükümdârın bu niyâzını kabul ettiler. İhram bağlayıp üç güne kadar bu dağın ortadan kalkması için tazarru’ ve niyaza koyuldular; fakat bütün tazarru’lar, umulanın aksine, neticesiz kaldı. Sebebini araştırdılar, ‘Memleketteki âriflerden, velîlerden gelmeyen var mı?’ diye araştırdılar. Şeyh İbrahim oğlu Hâce Ahmed’in henüz pek küçük olduğu için, çağrılmadığı anlaşıldı. Hemen Sayram’a adamlar gönderip çağırdılar. Çocuk, ablasına danıştı. Ablası dedi ki, ‘Babamızın vasiyeti vardır. Senin meydana çıkma zamanının gelip gelmediğini belli edecek şey, babamızın ma’bedi içindeki bağlı bir sofradır. Eğer onu açmağa kâdir olursan, var git. Meydana çıkma zamanın gelmiş demek olur’. Çocuk bunun üzerine ma’bede gitti ve sofrayı açtı. Artık meydana çıkma zamanı gelmiş demekti. Hemen sofrayı alarak Yesi şehrine geldi. Bütün evliya orada hazırdılar. Sofrasında olan bir tane ekmeği niyaz gösterdi, kabul edip Fâtiha okudular. Bu ekmeği meclistekilere taksim etti; hepsine yetti Evliyâdan ve padişâhın ümerâ ve askerlerinden orada 99.000 kişi hazır olmuştu. Onlar bu kerâmeti görünce, Hâce Ahmed’in büyüklüğünü daha iyi anladılar. Hâce Ahmed babasının hırkası içinde duâsının neticesini bekliyordu. Birdenbire gökyüzünden seller boşandı, her yer suya gark oldu. Şeyhlerin seccâdeleri dalgalar üzerinde yüzmeye başladı. Bunun üzerine bağrışıp niyaz ettiler. Hâce Ahmed hırkadan başını çıkardı. Hemen fırtına kesilerek güneş açıldı. Baktılar, Kara-cuk dağı ortadan kalkmış: Şümdi o dağ yerinde Kara-cuk adlı bir kasaba bulunur ki Hâce’nin asker evlâdının mesken vatanıdır. Bu kerâmeti gören Hükümdâr Yesevî, kendi adının kıyâmete kadar cihanda bâkî kalmasını te’min için Hâce’den niyaz etti. Hoca bu niyâzı kabul eyledi ve dedi ki: ‘Âlemde her kim bizi severse senin adınla berâber yâdeylesin’. İşte bundan dolayı o gündenberi ‘Hoca Ahmed Yesevî’ adı ile anılır oldu.”[5]

Yesevîlik tarihinin, tarihi kaynağı olan eserleri yazan 16. yüzyılın Yesevî tarîkinin mürşîdlerinden, şair Sultan Ahmed Hazînî, Yesevîliğin kurucu pîri olan Ahmed Yesevî’yi “mürşîdler sultânı, kutublar kutbu” nitelikleri yanında “Alevî Seyyîd” (Seyyîd-i Alevî) olarak da anar. Hazînî, şiirlerinde “Alevî” kavramını soy bağı belirten bir kelime (nisbe) olarak kullanmış, metnin bağlamına “Seyyîd” kelimesini de katarak şeyhin soy bağını bir başka yolla da kuvvetlendirerek açıklamıştır. Hazînî’nin eserlerinde Ahmed Yesevî “şeyhu’l-meşâyıhı’l-Alevî (Alevî şeyhler şeyhi)” olarak da tanıtılır. Burada “Alevî” sıfatı “Yesevî” kelimesiyle arasında şiir olarak yazılmağa elverişli ses denkliği (kafiye) bulunan bir kelime olması yüzünden kullanılmaktan öte, Ahmed Yesevî’nin soyca Hz. Ali’ye dayandırılması ile ilgilidir. Hazînî, tarîkat yolunda mürşîdi olan Yesevî’yi her adı geçtiğinde bu “Alevî” nisbesi ile anmakta, Pîr’inin şeceresini (soy zinciri) verdiğinde de bu kavramını soy bağlılığını işaret için kullandığını açıklamaktadır.[6]

         

Ahmed Yesevî Hz. altmış üç yaşından sonra yerin altında uzlet hayatı yaşamış, bu yer altı uzletine çekilmesine neden olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in altmış üç yaşında vefat ederek yer altına girişini ve bu yüzden kendisinin de yer üstünde Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’dan daha fazla gezmekten hayâ etmesini göstermektedir. “Dîvân-ı Hikmet”te Ahmed Yesevî’nin yer altında uzlete çekilişini ve uzlet hayatı esnasında yaşadığı mânevî halleri anlatan hikmetler önemli bir yer tutar. Esâsen Dîvân-ı Hikmet’ten anlaşıldığına göre hikmetlerinin büyük bir kısmı da ilahî ilham ile bu mekânda Ahmed Yesevî’nin dilinden dökülmüş ve yanındaki dervîşler tarafından kağıt üzerine tesbit edilmiştir. Ahmed Yesevî’nin altmış üç yaşında yer altı çilehânesine girişinden sonraki hayatıyla ilgili somut bilgilere sadece Yesevî silsilesine mensup Safîyyüddîn Orun Koylakî ve Sultan Ahmed Hazînî’nin eserlerinde rastlanır. Dîvân-ı Hikmet’teki birçok hikmet, bu yer altı çillehânesine girişi, Hazret Sultan Yesevî’nin inziva gerekçelerini dervîşâne bir tarzda anlatımını içerir.

Hâzinî’nin, Cevâhirü’l-Ebrâr’da kaydettiğine göre Ahmed Yesevî bu yeraltı hücresinde, zikrettikçe dizleri göğüslerine sürtündüğünden her iki göğsünde de izler belirmişti ve bu nedenle Ahmed Yesevî’nin bir adı da “serhalka-ı sînerişân” (sine yaralayanların başı) olarak kaydedilmiştir.[7]

17. yüzyılın ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’de Ahmed Yesevî neslinden olduğunu seyahatnâmesinin çeşitli yerlerinde iftiharla tekrar eder. Evliya Çelebi en az kendisi kadar ünlü kitabının Orhan Şaik Gökyay tarafından yayına hazırlanan ve Yapı-Kredi Yayınları arasında neşredilen transkribe tam metninde ilk cildinden itibaren pek çok yerinde “Türk-i Türkân” (Türklerin Türkü), “Pîr-i Pirân-ı Türkistan” (Türkistan’ın mürşidlerinin mürşidi) olarak saygı ile andığı Ahmed Yesevî hakkında “cedd-i izâmımız Türk-i Türkan Hoca Ahmed-i Yesevi hazretleri” ibâresini övünçle kullanır.[8]

Görüldüğü üzere, Ahmed Yesevî Hz. mânevî dünyamıza zenginlik bahşettiği kadar, kültür ve edebiyat dünyamıza da zenginlik katmıştır. İsminin yerine kullanılan nisbe ve lakapların bu denli çeşitli ve çok olması bile dil dünyamıza kattığı zenginliğin göstergesidir.

Sevil DAĞCI

Kaynakça:

[1] Nebi BOZKURT, “Lakap”, TDV. İslam Ansiklopedisi,  c.  27, s. 66

[2] Dr. Hayati BİCE, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmad Yesevî, Ankara, 2016, s.106.

[3] Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, Çeviren, Yaşar Keçeli, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1998, s.227-228.

[4] Haz. Prof. Dr. Mehmed ŞEKER; Necdet YILMAZ, Ahmed-i Yesevî Hayatı Eserleri Tesirleri, Seha Neşriyat, İstanbul, 1996, ss. 39, 40.

[5] Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvifler, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1966, s. 23.

[6] Dr. Hayati BİCE, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmad Yesevî, Ankara, 2016, s.61.

[7] Age. s. 115.

[8] Age. s. 148.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 17:00 Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2021, 16:56
banner25
YORUM EKLE

banner26