banner17

Ah Atila Ağabey!

Zeki Bulduk Atilla Ağabeyi anlatmaya yeni başlıyor aslında...

Ah Atila Ağabey!

Üşüyorum Allahım;

Hem de yanıyorum ne iş?

Atilla abi, üç gün sonra gelebiliyor eve. Ayak yalın. Üst baş yırtık. Aç açık anlayacağın. O karanlık ormanda sıkıştırıp yakalamış jandarma Allahın garibini. Sanki eşkıyayı yakalamışlar. Sanki azılı bir katili, sanki bebek katili bir teröristi, haneleri inim inim inleten bir hırsızı yakalamışlar. Karakolda çok fena dövmüşler. Durmuşlar; vurmuşlar. Dinlene dinlene dövmüşler. Dövülenin dinlenmesine, nefes almasına fırsat vermemişler.

Ne olduysa o medetsiz, o Allahsız, o merhametsiz günde olmuş. Aklı git gel yapmaya başlamış. Yani, sazı düzen tutmaz olmuş. O gün Atilla abinin telleri kopmuş; ahengi sonsuza kadar bozulmuş!

Ölülerden zarar gelmez, diriden gelir

Ölülerden zarar gelmez insana; dirilerden korkmak lazım! Belki de bu sözün anlamını en iyi bilenlerden biriydi o. Öyle ki o geceden sonra sık sık evden kaçıp yatırda gecelemeleri başlamış. Mezarlıklara gitmeler… Bu durumda akıllarına hastane gelmiş evdekilerin. Atilla abiyi karga-tulumba tutup hastaneye götürmüşler. Nezleye antibiyotik, kansere aspirin yazan doktorların eline düşmüş. Şok tedavisi uygulamaya kalkmışlar. İşkence!... O şoka sağlam giren sakat çıkar. İyice sersemlemiş Atilla abi. Kafası estikçe soyunup sokak sokak dolaşmaya başlamış. Şükür ki mahalleli tanıyor, polisler tanıyorlar onu. Nerde anadan üryan görürlerse üzerine bir şeyler geçirip babaannesinin yanına getiriyorlar.

Atilla abi
(+)

Çok geçmiyor celp geliyor. Sapasağlam adamlara çürük raporu veren hastaneler Atilla abiye bir parça kağıdı çok görüyorlar. Askeriye akla mı bakar?! Muayenede bakmışlar ki aslan gibi delikanlı. Tutmuşlar ta Silvan’a asker etmişler.

Askerlik, akıllı adam işi zaten değil. Hele bir de dövüle dövüle, şok tedavi yapıyoruz diye şoka girmiş bir adamın hiç işi değil. Askerde halini görüp, durumunu anlayan omzu fırfırlı bir paşa çıkmıyor. Sahip çıkan olmadığı gibi; gelen vuruyor giden vuruyor.

Atilla abinin ailesinden aldığı dini bir eğitim yok. Askere gidene kadar insanları Allah mı yarattı, İslamiyet diye bir din mi var; kulağına fısıldayan olmamış. Hani eskiden Ramazan, Kurban bayramlarında bir de yeni yıl başlangıcında tebrik kartı atılır; zarfların içerisinden bebek, koç, kar altında kardan adam yapan kırmızı yanaklı çocuk resimlerinin olduğu kartpostallar çıkardı ya… Atilla abinin yaşadığı evlere resmi bayramlarda heykellerin önünde poz vermiş asker resimlerinin olduğu zarflar gelirmiş. Mübarek gün ve gecelerin epey laik olduğu evlerde geçmiş bir çocukluk ve ilk gençlik… İşte, Allah’ı, Kur’an’ı, namaz’ı ilkin o asker ocağında öğrenmiş. Ne zaman dayak yese, ne zaman ceza alsa, ne zaman eğitim çürüğü olup kenarda saatlerce hazır olda dursa bir çift göz ona bakarmış kulağına iki merhametli söz söylemek için.

Ah o yediği dayaklar...

Konyalı Hâfız Ömer. İşte o adamla aynı bölükteymiş. Hafız Ömer, asker Atilla’ya namaz kılmayı, Kur’an okumayı öğretmiş. Bol bol sohbet etmiş. Ömründe duymadığı kadar güzel insanı o insafsız yıllarda duyurmuş.

Sayılı gün, çabuk geçer, denilse de meczup için zaman başka. O, zamanla yarışır, oyun oynar, elinde bir misketmiş gibi yuvarlar da yuvarlar zamanı. Askerlik bitmiş. Düzce’den evi aramış: “Bana para gönderin!” diye. Silvan’dan Düzce’ye nasıl vardı; Düzce’den İstanbul’a nasıl geldi bilen yok. Zaten aklî melekelerinin sallantıda olduğu biraz da buradan belli oluyor. Asker olmadan adam olunmaz güya; asker ocağı Hafız Ömer olmasaydı belki de dönemediği bir uçurum olacakmış.

O yıllarda dede de vefat ediyor. Bir babaanneyle kala kalıyor. Mürsel abiyle, Örnek mahallesi esnafıyla daha yakın oluyor. Öyle ki Sönmez Ticaret’e kayıtlı bir çalışan olarak işe başlıyor. Yıllar önce çalıştığı şirketin kayıtları bulunuyor. Sigortası yatırılıyor her ay. Ama iş öyle yük taşı, tamir yap, müşteriyle ilgilen değil de; Atilla şurada otur, yanımızda dur; şu kağıdı komşu dükkana götür… cinsinde bir çalışanlık. Atilla abi kendini kötü hissetmesin, değer verildiğini bilsin, bu mahalleye ait olduğunu hissetsin için…

Öyle ki bir gün mağazaya mal gelmiş. Kapıda buzdolapları, çamaşır makinaları… Bir tek Mürsel abi var mağazada. Namazın vakti geçecek. Kafasında dışarıdaki mallar. Bir araba gelse; beş dakikada hepsini yükleyip götürse, ‘dur ulan ne yapıyorsun!’ diyecek adam yok. ‘Mülkün sahibi Allahtır!’ diyor, Allah-u Ekber deyip duruyor namaza. Ya; yine de içinden dürtüklüyor şeytan: ‘Kapıdaki malları çalan olursa?!’ ‘Olmaz! Namazımı fesat etme; malı veren de koruyan da alan da Allahtır!…’ Şükür şeytanın saldırısı kesiliyor, namaz bitiyor, kapıya çıkıyor ki ne görsün: Atilla abi tam da yeni gelen malların yanına oturmuş dört bir yanı kesiyor fıldır fıldır gözleriyle! Eğer biri yaklaşsa canını alacak.

Namazdaki adama giriyor Atilla Abi

Esnaf çok seviyor Atilla abiyi. Hatta arada bir camiye dalıyor apansız. Namaz sırasında adamları tekmelediği oluyor. “Niye yaptın Atilla?” diye soran olursa:” Üç kağıtçılar! Namazda terbiyesizlik ediyorlardı!” diyor. Eşraf, mahalle sakinleri tekmelenen adamlara bakıyorlar, hiç de tekin adamlar değil. Her türlü lavukluğu yapıp, camiye gelip sofuluk yapanlar. O zamanlar Atilla abinin “cezbeyi Hak ile meczup olmuş bir zât” olduğu kanaati yayılmaya başlıyor etrafta.

Abdesti bildik abdeste, namazı bizim ölçümüze göre kesilen namaza benzemiyor. Ama, hûşû ile kılınan namaz ise işte tam da onun kıldığı namaz. Nerede aklına gelirse durup orada namazını kılıyor. Ellerini yüzünü kolonya ile temizliyor, al sana abdest. Bazen betonun üzerine secde ediyor. Vakit akşam imiş, kerahat imiş fark etmiyor. Beş vakit diye bir ölçüsü yok. O daha Miraç’tan inmemiş! Neredeyse elli vakit namaz kıldığı oluyor. Birileri Efendimizin Miraç’tan indiğini, namazın beş vakte indirildiğini söylese kaç yazar! O emri direk komutanlıktan almış!

Bir gün Mürsel abi takılıyor:”Ya hu, dün Allah ile, senin hakkında konuştuk!” deyince…”He ya, ben baktım yoktu. Demek seninleymiş.” diyor.

Atilla abi
(+)

Söz arasında: “Biliyor musun; Atilla abi kadar ahirete inanan bir insana ömrümde rastlamadım. Vakıa ve Rahman surelerini okurken ‘Allah! Yaşadık! Yehhu! Bin tane huri alacağım!” derdi. Derken de gözlerinin içi parlar, ayağa fırlardı. O, ahirete o kadar inanıyordu ki mutluluğundan, ‘Allah!’ deyişinden belli oluyordu.” Evet, aklıma fena takıldı. Ahiret dünyanın tarlası diye dilimizde her yıl bin kere bu sözü sürüp duruyoruz. Lakin, her şevkimiz kırıldığında, her isteğimiz olmadığında, arzularımız gerçekleşmediğinde ahreti, mizanı, cenneti ya da cehennemi çoktan rafa kaldırmış oluyoruz. Ümitle yeis arasında olmak… Nerde?!

Yeterince yakınlaştıklarına, muhabbetleri arttığına göre, buradan sonrasını Mürsel abi anlatsın:

Her verileni almayan, her çağrılan yere gitmeyen, her ademle muhabbet etmeyen bir garip… Öyle ki kimden geldiği bilinmeyen elbiselere bakmadan olur ya da olmaz, derdi. Bir gün uçkuru düşük bir adamdan yıkanmış, ütülenmiş, ter temiz pantolonlar gelmişti. Daha poşeti açmadan “ben onları giymem!” dedi, tiksintili bir yüzle. Ne kadar ısrar edildiyse, giymedi. Sanki ayan oluyordu ona bir şeyler. Bu sebepten olsa gerek PTT’den emekli Salih Amca ve öğretmen emeklisi Fevzi Amca vardı; Fevzi Yıldız, pek itibarlı yaklaşırlardı Atilla abi’ye. Fevzi Amca, Atilla abiye pek ihtimam gösterirdi. Yanında otururken Hakkın cezbesine kapılmış bir zata bakar gibi bakar, hürmet ederdi.

Koşarak ölüm yazdı

89 yılında bir kaza geçirdim. İbrahim Ağa Köprüsü civarında. Öyle ki bir saniye geç davransam, bir santim ileri gitsem ölmüştüm belki de. Öyle fena bir kazaydı ki hala onun ürpertisini taşırım. Mağazaya geldim. Polise verilecek bir kroki çiziyorum, yanımdakilere kazanın nasıl olduğunu anlatıyorum… Atilla abi şu karşıdan hiddetli bir çehreyle hızlı hızlı bize doğru geliyor. Geldi, geldi, mağazaya girdi; elimdeki kalemi alıp çizdiğim krokinin üzerine büyük harflerle ÖLÜM yazdı, çekti gitti! Biz olduğumuz yerde donduk kaldık. Kazadan haberi yoktu. Ne yaptığımızı bilmiyordu. O gün başka bir haline şahit oldum böylece. Kroki çizimini bitirmeden orada bıraktım!

Akordeonu Atilla Ağabeyin

Hangi bir güzelliğini anlatayım sana kardeşim adam yürüyen bir efsane. Durduğunda ise derin bir kuyu olurdu. Şu akordeon var ya… Mahalle esnafından para topladık, gittik bu akordeonu aldık. Öyle güzel şarkılar, ilahiler söylüyordu ki… Bir de eli yatkındı. Dinlediği bir melodiyi hiç unutmaz, anında çalmaya başlardı. Bunu eline aldı mı bir dalar giderdi ki, geri getirebilene aşk olsun! O dalsa da parmakları dalmaz şarkıyı çalmaya devam ederdi. Bazen öyle hızlı söylerdi ki; o ilahileri nerden öğrendi, o marşları kimden duydu da ezberledi şaşar kalırdık. Mesela Şeyh Şamil Destanını bir söylerdi ki mağazayı bırak, ana cadde titremeye başlardı.

O yıllarda Lambada filmi vardı. Keyfi gelsin diye gittik sinemaya. Film baştan sona dans… Dükkana geldik. Akordeonu eline aldı, filmde çalan müziği aynen dinletti bize!

Mağazaya babaannesinin geldiği zamanlar var bir de… Kadıncağız akıl erdiremezdi bizim Atilla abiye olan ihtimamımıza. “Sizin ne işiniz olur bununla? Bu bir garip, bir deli… Halini bilmiyor musunuz?” dedikçe, kadına öyle izzet ikramda bulunurduk ki hayatında belki de Atilla abiden dolayı ilk kez ayrıcalıklı olduğunu hissederdi. Bir şey mi alacak, “Bizim babaannemizdir!...” deyip hesabı hafif tutardık. Kadın pek şaşırırdı.

Eh, kader; gün geldi o kadın da bu alemden vazgeçti. Atilla abi gecekonduda bir başına kalmaya başladı. Akrabalardan ne gelen var ne giden. Timur abi var, bak işte bu…-Fotoğrafa bakıyorum; güzel gülüşlü bir abimiz.- Kanserden vefat etti. Fevzi ve Salih amcaların irtihalinden sonra Timurla peşine düştük Atilla abinin. Evine uğrardık zaman zaman. Ev dedimse, pencereler kırık, pervazlar yerinden çıkmış, kapısı sürekli açık, evin kimi duvarları çökmek üzere, kimisi çatlaktan boyasızlıktan dökülüyor. O evde yatıp kalkıyor işte.

Üşüyordu hepimizi üşüterek

Bir vakit işe gelmedi. İşkillendim. Babaanne de yok… Ne yapar, ne yer, ne içer?... Akşamüzeri eve vardım. Hava buz gibi. 89’un Aralık ayının ortalarıydı. Evin iki odası sağlamdı. Bir odanın şöyle duvarının dibinde bir yatak var. Yatağın ortasında ise bir bebek büyüklüğünde kabartı. Atilla abi olamaz, dedim Timur’a. Bebek; hiç olmaz… Valla yatağın içine bir köpek mi girdi aceba diye çekine çekine yorganı kaldırdım ki ne göreyim: Atilla abi, sanki ana rahminde büzülmüş yatıyor. Tir tir titriyor garibim.

O sokaklarda bazen anadan üryan dolaşan Atilla abi üşüyordu!

O gece Erenköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine yatırdık. 23 Ocak 1990 tarihinde ise resmen raporlu olarak çıkardık hastaneden.

 

Zeki Bulduk Atilla Abiyi yaza yaza bitiremedi

Yazının ilk bölümü: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5375

Yazının 3. bölümü: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5386

Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2011, 18:25
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20