Adeta yürüyen bir sahaftı İsmail Dervişoğlu

'Sayıları çok az olan ilim âşıklarından birini kaybettik. Ardında bıraktığı onca eser, bir insanın ölmemek için ne yapması gerektiğini çok güzel anlatıyor.' Dursun Ali Tökel yazdı.

Adeta yürüyen bir sahaftı İsmail Dervişoğlu

Geçtiğimiz günlerde merhum İsmail Dervişoğlu hakkında, kendisini tanıyan dostlarına şu soruyu yöneltmiş ve gelen cevapları yayınlamıştık: "Tanıdığınız kadarıyla, merhum İsmail Dervişoğlu nasıl bir insandı? Kültür dünyamıza katkıları için neler söyleyebilirsiniz? Onun vefatı, sizin gibi kitap dostları için ne anlam ifade ediyor?" Ondokuz Mayız Üniversitesi öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Dursun Ali Tökel de soruşturmamıza cevap veren isimlerden biri oldu. Şimdi o yazıyı yayınlıyoruz. (Dünyabizim)

***

Öğretmenliğimin üçüncü yılındaydı. Yarıyıl tatili için Samsun'a gelmiştim. İlahiyatta okuyan kardeşim, edebiyat bölümünden bir arkadaşının bitirme tezi için yardım istediğini ama kendisinin pek bir şey anlamadığını, yardımcı olup olamayacağımı sordu. Ben de eğer bir katkım olursa sevineceğimi söyledim. Samsun'un Küllük'ü sayılacak Site Camii altında buluştuk. Rahmetli İsmail Dervişoğlu'nu ilk görüşüm o zamandı. Bitirme tezi olarak "şansına" Süheyl ü Nevbahar'dan bir bölüm düşmüştü. Metin el yazısıydı, biraz da karışıktı, fotokopi silik çıkmıştı, arkaik Türkçe kelimeler bir hayli fazlaydı. Diliminin döndüğünce yardımcı olmaya çalışmıştım, zaten çoğunu okumuştu. İhtilaflı bir kaç kelime üzerine uzun uzun tartışmalar, o kelimelerden yola çıkarak kültürel okumalar yapmıştık, gelip giden demli çaylar eşliğinde.

Samsun'a geliş gidişlerinde uzun uzun muhabbetlerimiz olurdu, dalıp çıkmadık konu bırakmayarak. Ben de İstanbul'a gittiğimde muhakkak onunla görüşürdüm. Sultanahmet'teki iş yerinde (galiba Basın Müzesi idi) ziyaret ettiğim bir günü hatırlıyorum. Daha sonraki buluşmalarımızda hep tekrarladığı bir alışkanlığına şahit olmuştum. Sizinle buluşmaya gelecekse yanında muhakkak yiyecek bir şeyler getirirdi. Niye böyle yaptığını sorunca "biraz sonra manevi ziyafet faslı başlayacak, önce nefsi susturalım" derdi.

Bağnaz selüloz düşkünlerine asla benzemezdi

Yanında her zaman patlayacak kadar şişkin bir çantayla dolaşırdı. Sizinle konuşmaya başlamadan önce çantasını açar, içinden daha önce görmediğinizi düşündüğü kitaplar, dergiler, küçük risaleler, eski baskı eserler, nadide broşürler çıkarırdı. Aziz kardeşim İsmail adeta yürüyen bir sahaftı. Sizi şaşırtmaya bayılırdı. Bazı bağnaz selüloz düşkünlerine asla benzemezdi, size kitap hediye eder, sevdiğiniz bir eser elindeyse bağışlamaktan çekinmezdi. Aylar sonra görüşmüş olabilirdiniz, hatta yıllar sonra ama o sizinle daha ilk görüştüğü anda sanki az evvel ayrılmışsınız da konu yarıda kalmış gibi doğrudan sohbete başlardı. Bu adamlarda zaman parçalanması diye bir mefhum yoktu. Buluştuğunuz an, olmanız gereken andı ve hemen hiç ayrı kalmamışçasına kalınan yerden devam ederlerdi. Ben, Dervişoğlu'ndan başka böyle bir insan tanımadım. Belki de böylesi bir neslin kayıp halkalarından biriydi.

Bir seferinde, İstanbul'da bir çay ocağında buluşmuştuk. Biraz geç kalmıştı, genellikle özrü kabahatini örten bir insandı. Bir kitap peşindeydi ve ancak bulabilmişti. Her zamanki gibi çantasını açtı ve onlarca fotokopi kâğıdı çıkardı. Karmakarışık sayfalar, rulo yapılmış yapraklar, kitaplar, küçük broşürler... İsmail Saib Sencer hakkında dokümanlar topladığı günlerdi.

O zaman şunu anlamıştım: Bir insan kendisini bu kadar dağıtmadıkça asla bir şeyler toplayamazdı. Öylesine bir dağılma ki... Bir taraftan yüzlerce sayfa fotokopi çekmek için İstanbul kazan Dervişoğlu kepçe, kütüphane kütüphane gezip duruyordu; bir taraftan Osmanlı Türkçesi metinleri topluyor, onları günümüz Türkçesine aktarıyor; bir taraftan nadir kitaplar kovalıyor; bir taraftan da kimsenin duyup işitmediği gizli kalmış dehaların biyografilerinin peşine düşüyordu. Onunla konuşmak demek kendi yaşadığı o mükemmel karmaşaya ortak olmanız demekti: Hatıralar, kitaplar, yazarlar, fotokopiler, yeni bulunan, daha bulunamayan, izi sürülen kitaplar, gizli kalmış hatıratlar, çevrilmeyi bekleyen kıymeti bilinmeyen hazineler, yazılacak biyografiler, unutulan büyük şahsiyetler...

Sayıları çok az olan ilim âşıklarından birini kaybettik

Geçen yıl ziyaretine gittik. Siyah elbiseler giymiş, genişçe bir fötr şapka takmış, elinde bastonu sallana sallana onu beklediğimiz kafeye gelmişti. Çok iyi göründüğünü söyledim, bana hemen bir fıkra ile cevap verdi (onun kadar doğal fıkra anlatan pek az insan gördüm ki birisi de çok aziz dostumuz İsmail Kasap idi): “Adamın biri intihar amacıyla yüzüncü kattan aşağı atlamış fakat biraz sonra pişmanlık duymuş ve demiş ki: 'Neyse daha yetmiş kat var!'" Bana, yetmişinci katta ne kadar iyi olunursa o kadar iyi olduğunu söylemişti. Asla ümitsiz, karamsar, bedbin biri olarak tanımadım onu, hep hayat doluydu, hep bir eser, bir proje, bir çalışma aşkı içindeydi.

İnsanların zamansızlıktan, parasızlıktan, imkânsızlıktan şikâyet ettiği ve bu şikâyetleri için de onlarca dayanak bulabilme hususunda fevkalade becerikli olduğu bu çağda Dervişoğlu sessizce, şikâyetsizce yazmayı, okumayı, faydalı olmayı tercih etti. En beğendiğim özelliklerinden biri de hemen hiç para muhabbetine girmemesiydi. Onun için para, -en azından benim şahitliğim kadarıyla- gördüğü en son kitabı kendisi olmaksızın alamadığı kayıp nesneydi. Paranın hesabını tutmasını da, ne kadar parası kaldığını da, en azından ay sonuna kadar ne kadar parası olması gerektiğini de bilmezdi. Eskiler “mânâ-yı esmâ rûh-ı insana müessirdir” derlermiş. İsmiyle, soy ismiyle bu kadar uyumlu insan nevadirdendir.

Sayıları çok az olan ilim âşıklarından birini kaybettik. Ardında bıraktığı onca eser, bir insanın ölmemek için ne yapması gerektiğini çok güzel anlatıyor. Ölmemek elimizde değil ama ölümden sonra da hâlâ yaşamaya devam etmek elimizde. J. P. Sartre, "Diyalektik Aklın Eleştirisi'ni yazarken sağlığınızla oynamıştınız" diyenlere şu cevabı veriyor: "Sağlık ne için verilmiştir ki insana? Sağlığı yerinde olmaktansa -bunu hiç böbürlenmeden söylüyorum- Diyalektik Aklın Eleştirisi'ni yazmak daha yeğlenesidir. Uzun, sımsıkı, kendisi için önemli bir şey yazmak çok daha yeğlenesidir." (Sartre Sartre'ı Anlatıyor, s. 26)

Hayat ne için verilmiştir ki insana? Milyonlarca insan niçin yaşadığını bilemeden ölüp gidiyor sanki hiç yaşamamış gibi. Dervişoğlu gibi, şu dünyadan geçip gittiğinin ölümsüz şahitleri olan eserler bırakan kaç kişi var? Ölümü, hayatlarını değerli kılan, bıraktıklarıyla insanı gıpta ettiren çok az insan var. İsmail, yığınlardan değil, işte o sayıları “az” olanlardandı. Bence yüzüncü kattaydı, hiç yetmişinci kata inmedi ve hep yüzüncü katta olmaya devam edecek!

Dursun Ali Tökel yazdı

Yayın Tarihi: 28 Şubat 2015 Cumartesi 11:55 Güncelleme Tarihi: 12 Şubat 2020, 17:59
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Kasap
İsmail Kasap - 3 yıl Önce

Allah rahmet etsin.Zaman geçtikçe daha çok özlüyorum dostumuzu.

banner19

banner36