Abdurrahim Karakoç'un davası neydi?

Şair ve yazar Abdurrahim Karakoç 7 Haziran Perşembe günü vefat etti. Mustafa Everdi, şairin davasını yazmıştı..

Abdurrahim Karakoç'un davası neydi?

Ozanlar; bir milletin sesiydi. Düğünde toyda. Cenazede yasta. Üç telli kopuzla ezgiler, şiir olmasına şiirdi de biraz kulak tırmalayan bir yanı vardı. Sokak sokak dolaşır, destanlarını dinleyecek topluluk ararlardı. Zamanla radyo, televizyon çıktı. Müzik rafine hale, sözler gündelik aşkların terennümüne inkılâp etti. Bir tek türkülerimiz kalmıştı, Anadolu’nun hikâyesini anlatan. Her nesil kendi türküsünü yazardı. Son dönemlerde böyle bir türkü yazan çıkmamıştı aramızdan. Gerçi “Âşıklar Meydanı” diye nostaljik bir çaba sürse de artık aydınlara seslenen derinliği kalmamıştı halk şiirinin. Ya da aydınlarda bu sese verecek kulak; derinliğini anlayabilecek duyarlılık kalmamıştı.

Karadır kaşım/Bu benim taşım/Yarıldı başım/Yere düşünce” benzeri bir nakarata varıp dayanmıştı. Âşık olmaya dayanacak yürek, buna layık arifler çıkmıyordu. “Evlenmeyin bekarlar/ Naylon kızlar çıkacak” türküleri eşliğinde sürdürülen bir halk şiiri mevzî yerlere sığınan bir çabayla sürebilirdi ancak.

Hakim Beyler, Savcı Beyler, Doktor Beyler kendilerine çekidüzen vermek zorundaydı artık

Mihriban, bir neslin türküsü olmak üzereydi. Bir ere, alperen’e rüyasında bir bade içirince Mevlam, ozanın şiiri meydana bir sergi açtı. Çağdaş sevda türküsü böyle söylenirdi. Leyla, Şirin, Aslı çağımızda Mihriban adına teslim oldu. Bu, şairin gücüydü. Türkçe’nin, aşka kanat açmayı bilen yiğitlerinin. Çağdaş bir aşk hikâyesi böyle yazılırdı. “Yıllar yılı can özünün içinde/ Sevdasını sakladığın kim ola” mahcubiyeti taşıyan kara-kavrukların, bağrına taş basmaktan göğsü çürükler içinde kalmak zorunda değildi artık. Abdurrahim Karakoç vardı. Duyguları normaldi; insanîydi, hatta erdemliydi. Saklanması gerekmiyordu yani.

Halkımız itilip kakıldı. Sesi yoktu; derdini, çilesini seslendiren yoktu, varsa da cılız ahlar içinde kaybolup gidiyordu. Abdurrahim Karakoç’la Kan Yazısı ile yazılan, Suları Islatamayan, Beşinci Mevsim’e varıp dayanan bir ses vardı artık. Hakim Beyler, Savcı Beyler, Doktor Beyler kendilerine çekidüzen vermek; “tiksindirici kitle”nin seven bir kalbe, düşünen bir beyne, acı çeken bir duyarlığa sahip olduğunu anlamak mecburiyetindeydi.

Yiğit bir ses yürek gücüyle, kelimelerin mısraya değil ateşe dönüşen Türkçe’nin gücüyle bombardıman ateşine tutmuştu egemenleri. Halkı hor görmek o kadar kolay değildi bundan böyle. Neticede halkın insanlardan mürekkep olduğu; milletin değerler çevresinde yaşayan azim bir insanlık olduğunu anlamak zorundaydılar.

Abdurrahim Karakoç göğsünü gere gere ben varım diyebiliyordu

Ekâbirlerin anlamadıkları bir şey vardı; evet halk bir doğru oluştur(a)maz ama içinden çıkan zekaların, yiğitlerin, şairlerin, yazarların, hak erlerinin (hatta partilerin, liderlerin) doğrusunun yanında yer almasını bilirdi. O zaman meydan halka değil halka tepeden bakanlara dar gelecekti. O günler gelecekti. Abdurrahim Karakoç işte bu duygularımızı, acılarımızı, hallerimizi rafine bir dile çeviren tercümanımızdı. Bizim; halkımızın, milletimizin doğrularının sözcüsüydü.

İnsan gafil olur ama arif olması nadirdi. Bu nadirat, Elbistan topraklarından Ankara’ya bir davanın ortasına düştü. Artık dava mı onu belirliyordu yoksa o mu davayı? Anadolu’nun bozkırından gelip büyükşehirlerin varoşlarını dolduranlar, hayata, şehre, düzene dair fikirler taşıyarak bir çıkış arıyorlardı. Boylarından büyük dertleri, anlayamadıkları duyguları vardı: “Sevgi ektim, naz biçmeye çalıştım/ Ne zamana, ne kendime alıştım/ Kırk senede yedi hasret bölüştüm/ Yedi dünya bana düştü sandım oy!”

Yedi dünya, dört iklim üzerine söz söylerlerdi ama egemenlerin, kültürümüzü ‘folklor’ olarak algılamanın, Türkiye’nin bütün liselerinde ‘folkloru yaşatma’ etiketi altında folklor ekipleri kurmanın dışında yaşayan bir kültüre, kültüre ruh veren yaşayan insanlara tahammülü yoktu. Halkın bütün değerleri müzeye konacak değerde ise bir önem atfedebilirdi, yaşamasına ise öfkeden kuduruyordu. Bu öfkeye muhatap olan Anadolu, ezik bir “Kenardan geçeyim/ Yol sizin olsun” alttan alışı içindeydi. Abdurrahim Karakoç göğsünü gere gere ben varım; size rağmen ben varım diyebiliyordu.

O, şiirleriyle bizlere özgüven aşılamaktan vazgeçmiyordu. Üstelik değerlerimize ortak olmak için can atıyordu: “Sabrı kanaati bal niyetine/ Ekmeğe dürersen beni de çağır/ Mazlum yarasına merhem diyerek/ Gözyaşı sürersen beni de çağır”

Bugün iktidarlar halka değer veren bir uygulamaya ulaşmışsa…

Doğal halimizin utanılacak bir durum olmadığını; egemenlerin halka düşman tavrının, dine, dindarlığa, bizi biz kılan bütün güzelliklere savaş açtığını ondan öğrenmiş ve cürmümüze bakmadan dağa, taşa, kuşların gözbebeğine “Hak Yol İslam Yazacağız” narasını atıyorduk. Sabırsız ve aceleci tavrımıza bir bilge gibi yaklaşarak; “Ahval-i âleme kafayı takma/ Allah Kerim, sabrı elden bırakma/ İlmi düstur eyle, imanı sakla/ Gayrısı savrulan toz Balaban'ım!” kalıcı olanı hatırlatıp duruyordu. Artık şehirler, ülkeler, iktidarlar elimizin altındaydı. Ancak bir türlü sükûna ve huzura eremeyen ruhumuza; daha işin başında olduğumuzu ve aşkın bir mevsime yürümemiz için epey emek vermemiz gerektiğini de söylemişti: “Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim/ Yazık, kulaklara sığmadı sesim/ Yaşadığım şimdi beşinci mevsim/ Çağın çilesini sırtıma sardım

Öyle kolay bir yol değildi yolumuz. İlk durakta yoldan çıkmak; yere ve meskenlere meyledip ağırlaşmak davadan dönmek olurdu. Yollar yürünmek içindi ve Abdurrahim Karakoç bizi uçtuğumuz yollara davet ediyordu. Şiirinin sert bir söylemi; azla yetinmeyen, güçlüleri küçümseyen bir dili vardı. Küçük şiirler yazıp rakı şişesinde balık olanlara karşı, bir halkın varkalmak mücadelesini, derin anlamlar içeren bir sesle dile getirmek kolay değildi. Kişisel olan trajik ancak toplumsal olan zulümdü. İçimizdeki fırtınalara uygun bir ses olmak, birilerinin takipçisi değil bir davaya bağlılığın en yüce ülküsünü taşıyan bir öncü olmak Abdurrahim Karakoç’a nasip olandı.

Biz de ondan ve şiirinden nasiplendiğimiz kadar kültürümüzden beslenmiştik.  Aldatıcı bir iyimserliğe değil bilinçli bir hayalperestliğe açıktı. Bugün halkın ulaştığı yerlerin ilk habercisi idi. İktidarlar halka değer veren bir uygulamaya ulaşmışsa bu Abdurrahim Karakoç’un isyankeş değil, isyankâr şiirinin doğal sonucudur. Onun “doğru”larının yanında sadece halk değil, aydınlar da, kadirşinas devletliler de yer almak zorunda kalmıştı.

Böyle bir şair; bu milletin öz evladıdır. Milletin içinden çıkmıştır. Ancak milletini güçlendiren bir ses olabilmek, dünyevî bütün makamlardan üstündür. Bu makama ulaşan Abdurrahim Karakoç’a sağlık, afiyet ve esenlikler diliyor, acil şifa bulması için dualarımızı sunuyoruz.

Mustafa Everdi yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Haziran 2019, 01:58
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13