Abdülaziz'e kardeşi mersiye yazmıştı

Ehl-i tarîk, sahib’ül hayrat Âdile Hanım hüznü ile son zaman Osmanlısının naif bir simasıdır.

Abdülaziz'e kardeşi mersiye yazmıştı

 

Tarihin sayfaları, adı tozlu rafların küflü kitaplarında kaybolan nice güzide insanı barındırır. Öyle ki bu yâd edilmekten nasibi yetim olanlar ya bir merasim anında anılır, adı geçer -ama onu kimse bilmez- ya da varsa eğer bir eseri kütüphanenin demir baş listesinde yer aldığı kayıt listesinde usluca kalır bekler.  Velev ki bu kaderi paylaşanlar dün ölmüş olsa da böyledir, yüzyıllar önce yaşamış olsa da... İşte bu isimlerden birini ben bir tasavvuf meclisinde içilen demli çayın yanında olmazsa olmaz muhabbetin derç edildiği bir akşam iki diz üstünde dinledim.

Saray’dan bir hanım şair

Ehl-i tarîk, sahib’ül hayrat Âdile Hanım, yazdığı divanı ile yaptığı hayr ü hasenatlarıyla ve âli cenap yönüyle o akşam yer etti âlemimde.  Mevsim kış. Yağan kar, yeni biten zikir meclisinin terlerinin soğumasının beklenmesini ve tefekkür meclisine geçilmesini öğütler gibi iniyordu semadan her birinin yanında onlarla inen meleklerle. Tarikat-ı Nakşibendi yeden Divan sahibi Âdile Hanım anlatılıyordu. Edep ile dinlemenin adabını bilenlerin bir arada olduğu bu meclislerde içilen çaylar hem anlatanın hem dinleyenin söz arasında nefes tazelemesi için ve kuruyan damağın ıslanması için bekletilir öyle ki bazen çaylar soğur da anlatılanlar akan gözyaşlarına karışırdı. Hal böyle iken oturduğum kapı önünden, kendinden geçenleri görürüm de aklıma Fuzûlî’nin “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedir / Ben kimem sakî olan kimdir mey-i sahbâ nedir” beyti gelir. Söz uzar saatler ilerlerler, muhabbet dem olur akar gider.

Hüzün onun mizacını yoğurduAdile Sultan Divanı

Âdile Hanım, Sultan II. Mahmut’un öksüz kızıdır. Babasının çocuğu olmayan diğer bir zevcesi olan Nevfidan Kadınefendi tarafından üvey olmanın ukdesini yaşamadan büyütülmüş ve ağabeyi Sultan Abdülaziz’in saltanatında sadrazam olacak olan Kaptanı-ı Derya Mehmet Ali Paşa ile on dokuz yaşında Paşa Çayırında bir hafta süren bir düğünle evlenmiş nikâhları Hırka-ı Saadet’te kıyılmış. Nahif ve tevazu sahibi imiş Âdile Hanım. Allah üç çocuk nasip eylemiş, imtihan sırrınca iki çocuğu küçük yaşta vefat etmiş. 1868 yılına gelindiğinde de Paşa dünyasını değiştirmiş ki Âdile Hanım’ın âleminde hüzün tevekkül ile ayrılmaz bir parça olmuş. Çok geçmemiş, iki yıl sonra da daha taze evlendirdiği elindeki son avuntusu kızcağızı vefat etmiş. Bu ayrılıklar onu inzivaya, ibadete tefekküre ve şiire yöneltmiş. Öyle ki şiirleri divan oluşturacak hacimde olup gâh aruzla yazmış gâh heceyle dökmüş içini. Her nerede bulunursa ömrü boyunca itibar ve saygı görmüş herkesten. Nice vakfiyeler, çeşmeler, mektepler imar ettirmiş, fakir fukaranın çeyizini tamamlatıp evlendirmiş. Art arda gelen bu ayrılıklardan aldığı hissiyat, şiirlerinde kendini belli etmekle kalmayıp, onu dünyadan tecrit etmişti bir nevi. İlim yönü dahi eksik olmayıp ceddine vefasını Kanuninin Divanını tertip ettirerek de göstermiş, bu engin hazinenin bize ulaşmasına vesile olmuştur.

Âdile Hanım ağabeyi sultan Abdülaziz’in katledilişine, onun üzüntüsü ile yazmış olduğu bir mersiye ile şahitlik etmiştir. Onun şiir yollarını besleyen acı, dünyasını değiştirmiş olan en başta annesinin, çocuklarının, eşinin ve son olarak da ağabeyinin ölümleriydi.

Bir mesele var bilirsiniz, işin ucunun şöyle böyle 16. Asra dayandığı ve bugüne değin süregelip devam eden bir mesele. Zahit ile Sûfi’nin arasındaki bitip tükenmez (tatlı) çekişme vardır. Bir tarafta Hazret-i Peygamberimizin (s.a.v) amel yolunu tutmuş medrese ehli, diğer bir tarafta efendimizin aşk ve muhabbet yolunu tutmuş sohbet ehli dervişler vardır. Biri zahiren görünene hüküm veren kadıdır, biri gönüllere nazar edip aşka susayan bîçarelere muhabbet şarabını sunan Zakir’dir.

Âlimler ile dervişler

Rivayet olur ki işte bu çekişmeye bir gün Âdile Sultan ile eşi Mehmet Ali Paşa da dâhil olurlar. Mehmet Ali Paşa, Nakşî olan eşi Âdile Sultana medrese ehlinin, âlimlerin, ulemanın, ümmi olan miskin dervişlere mukayesede daha efdal ve muteber olduğunu, bunların takvada dervişlere nazaran daha ileride olduğunu söylemiş ve bu konuda Âdile Sultan ile fikir ayrılığına düşmüştü.  Mehmet Ali Paşa’nın bu görüşü ve Âdile Sultan’ın bunun karşıtını düşünmesi üzerine bu işi bir imtihanla halletmeye karar verirler.

İçinde bulundukları mübarek Ramazan ayının bir gününde pay-i tahtın ileri gelen medrese hocaları ve âlimlerini konaklarına iftar yemeğine davet ederler. İftar saatine yakın üçer beşer gelen âlimler salonda kendilerine yer alıp otururlar.  Mehmet Ali Paşa bütün misafirlerin hazır bulundukları bir anda müsaade isteyerek dışarı çıkar ve davetlileri odada birbirleri ile baş başa bırakır. Hanımı ile sözleştiği gibi salonu rahat bir şekilde görüp duyabilen bir oda bölmesinden gelen âlimleri merakla izlerler. Âdile Hanımla eşi kendi iddialarının doğruluğunu kanıtlamak için böyle bir yolu seçmişlerdi. Sırayla bir gün medrese ehli bir gün de tekke ehli eve davet edilecekti.Mehmet Ali Paşa

İftar saati gelip çatar, fakat yemek sofrası henüz hazır olmamıştır.  Salona girip çıkan hizmetkârlar işi alabildiğince ağırdan alıyor, bir bardak getiren hizmetçi içeri girip ancak ikinci bardağı getiriyordu, hal böyle olunca misafirler arasından biri “öyleyse biz akşam namazını bir kılsak, yemeği bekleyene kadar vakit geçmese” dedi. Bu söz üstüne “Olmaz, hoca efendi olmaz. Ne diyor hadis-i şerif önce yemek yiyeceksin bu durumda sen neden hadise riayet etmiyorsun?” dedi birileri. Bir başkası “Gelin önce su ile oruç açalım, hem bir iki lokma yiyelim sonra namazı kılalım.” dediyse de başkaları muhalefet edip “Olmaz efendim önce namaz, namaz geçer.” gibi cevaplar verdiler. Bu hali temaşa eden, ev sahipleri işin kızıştığını anlayınca sofra hazırlıklarının hızlanması için emir verdiler, Mehmet Ali Paşa tekrar içeri girdi ve hasbihal ile yemeklerini yiyerek namazları kıldılar. Davete icabet tamama erip gelenler yolcu edilirken, Mehmet Ali Paşa hocalara hitaben “Efendiler, saraya bir danışman hoca alınacaktır, talip olan varsa çıkarken kapı önündeki yaverime adını yazdırsın, verdiği kâğıtları doldursun.” der. Bunu duyan hocaların çoğu, pek azı istisna, çıkarken adını yazdırır, verilen kâğıtları alır ve selametle giderler.

Biz derviş olamadık!

Ertesi gün, anlaşıldığı üzere İstanbul’daki tekke ve dergâhlardan dervişler davet edildi konağa, aynı usul ve erkân üzere karşılanıp ağırlandılar ve iftara yakın Mehmet Ali Paşa yine onları salonda yalnız bırakarak eşi Âdile Hanımın yanına geldi ve dervişlerin hallerini izlemeye başladılar. Aynı usul hizmetkârlar yine işi oldukça ağırdan alıyorlar ve sofrayı kurmakta hiç mi hiç acele etmiyorlardı. Ezanın tekbiri gelmiş vakit girmiş, sofra tamam olmamıştı fakat sanki kimsenin açlığı yokmuş da sofradan yeni kalkmış gibi bütün dervişler bağdaş kurarak oturmuş ellerinde tespihler sessizce kendi âlemlerine dalıp gitmişlerdi. Vakit iyiden iyiye ilerleyince toy dervişiler den biri nahif bir sesle kısık bir şekilde kamet getirdi, kimin imam olacağı konusunda hiç sıkıntı yaşamadılar, hepsi kendini geri çekiyor ve yeşil sarıklı bir dervişin ardınca saf tutup namazı eda ettiler. Bu hali de ince ince temaşa eden ev malikleri yerlerinden ayrıldılar. Mehmet Ali Paşa misafirlerinin yanında yemeklerini yedi ve gecenin ilerleyen saatine değin, onlarla muhabbet etti. Sözün tamam olduğu bir noktada “Sûfiler nasipse hünkar saraya danışman olarak bir derviş almayı buyurdular, talip olan varsa kapıdan çıkarken yaverime adınızı yazdırın verdiği kağıtları doldurun.” der. Misafirler edeple kalkar iki elleri ile Mehmet Ali Paşa’nın elini sıkarlar derviş selamı verip arkalarını dönmemek için geri geri çıkarlar. İşin ilginç yani hiçbir derviş çıkarken ne adını yazdırır ne kağıtların yüzüne bakar hocaların birbirini ezdiği kargaşanın karşısında dervişler sessiz sedasız çıkıp giderler. Bu durumu gören Mehmet Ali Paşa yaklaşır bir tanesine ve sorar “Aya neden adını yazdırmazsın saraya girmek istemez misin ?” Derviş; “Paşa hazretleri siz hünkârımızın yanına derviş istediğini söylediniz. Biz derviş olamadık ki, dervişlik bizden öte haldir biz erişmeye uğraşırız.” der. İki günün sonunda Mehmet Ali Paşa da Âdile Hanım da meseleyi çözmüş olurlar.

İşte yıllar öncesine ait bir mecliste adını duyduğum hikâyesinin dinlediğim Âdile Hanım, içli sesi ile şiir yazan, tevazu ve edebi dervişaneliği ile adını bu güne taşıyan vakfiyeleri ile elde bulunan divanı ile tarihin okunması, duyulması gereken şahsiyetlerindendir.

 

Sefa Toprak haber verdi

Âdile Hanım'ın ağebeyi Abdülaziz Han'a yazdığı mersiyeyi kaynakmetinler.com'dan okumak için tıklayınız.

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2012, 13:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13