8 güzel adam arasında kimler var?

Kırklar Dergisi’nin edebiyatımıza kazandırdığı değerli şahsiyetlerden biri olan Saadettin Acar, vaktiyle İbrahim Tenekeci’nin de teşvikiyle bir kitap yazmış… Kitabın adı 'Sıkı Adamlar'. Bir bakıma kendi 'güzel adamlar'ını yazmış diyebiliriz Acar için. Hazal Sezgin yazdı.

8 güzel adam arasında kimler var?

 

 

Kırklar Dergisi’nin edebiyatımıza kazandırdığı değerli şahsiyetlerden biri olan Saadettin Acar, vaktiyle İbrahim Tenekeci’nin de teşvikiyle bir kitap yazmış… Kitabın adı “Sıkı Adamlar”. İsmi itibariyle Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam”ını hatırlatıyor bize. Bu hatırlayış çok da yanlış sayılmaz. Zira bir bakıma kendi “güzel adamlar”ını yazmış diyebiliriz Acar için.

Saadettin Acar’ın deyimiyle, bu “sıkı adamlar” onun kişisel okuma, hayatı anlama ve anlamlandırma serüveninde oldukça büyük bir öneme sahipler. Peki, kim bu sıkı adamlar?

Kitabın girişinde, anlamaya/anlatmaya çalışacağı bu önemli şahsiyetlerin sadece bu kadarla sınırlı olmadığını peşinen söylüyor bize. Kitabında yer verdiği “sıkı adamlar” ise şöyle: Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel, Mustafa Kutlu, Arif Ay ve Ahmet Kekeç.

Son yüzyılımızın modern İslâmî edebiyat ve sanat iddiasının oluşumunda ve bu oluşumun zihinlere yerleşmesinde, söz konusu bu şahsiyetlerin yadsınamaz bir öneme sahip olduğundan bahsediyor Acar kitabında ve bu değerli şahsiyetleri anlamak ve tanımak ve biz okuyuculara onların dünyasına girebilmek adına kapı aralıyor, önümüze bir pencere açıyor.

Cemil Meriç

“Son yüzyılın en tarafsız ve en insaflı eleştirmeni kim?” sorusuna verilebilecek cevapların pek az olduğu ve bu soruya cevaben verilebilecek nadir şahsiyetlerden biridir” der Cemil Meriç için Acar. Anlaşılmayı bekleyen koca bir ömrün hülâsasını sermeye çalışır gözlerimizin önüne cümleleriyle ve kendi Cemil Meriç’ini anlatır bize.

İdraklere vurulan zincirleri kırmaya ve hakikate giydirilen deli gömleklerinin boyunduruğundan kurtulmaya niyetli bir “dertli adam”ın, ömrü boyunca Araf’ta oluşundan dem vurur. Bir deprem sonrası, enkazın altından can havliyle sesini duyurmaya çalışan bir “fikir işçisi”nin dramından bahseder. Kıyıcı insanlardan kitaplara kaçan Meriç’in; belki de ağyârın attığı taştan değil de, dostun attığı gülden incinişini serer gözlerimizin önüne.

Anlaşılmayan adamı anla/t/maya çalışır kendince. Arif olana bir işaret kâfi düsturunca, Meriç’ten küçük küçük izler serer önümüze; serer ki, biz gidip araştıralım, anlayalım, anlamaya çalışalım. Bu vesileyle de rahmetle anılmasına vesile olalım.

Sezai Karakoç

Şeyh-i Ekber Muhyiddin’in, Mevlânâ Hazretleri’nin, Bayezitlerin, Fuzulîlerin, Şeyh Galiplerin, Geylânîlerin, Yesevilerin, Ebu Hanifelerin yolunu yol edinen; Akiflerin, Yahya Kemallerin, Necip Fazılların veliahtı olan, çağımızın inanmış adamı, diriliş muştucusu, der Sezai Karakoç için Acar.

Sahte kahramanların yüceltildiği, hakikatin çarpıtıldığı asrımızda; geçmişinden utanan bir nesil oluşturmak çabasında olanların aksine, Hakk yolunda, insaniyet ve insafın, güzelliğin ve edebin yeniden “diriliş”ine şahitlik edebileceğimiz bir şair, bir mütefekkirdir Acar’a göre Karakoç.

İlle de “diriliş” dendi mi, gül dendi mi, aşk dendi mi gelip zihnimizin orta yerine kuruluveren bu güzel adamdan bahseder cümlelerinde. Karakoç’un şiirini ve duruşunu oluşturan idrak ve şuurundan dem vurur.

“Nabzı İslâm coğrafyasıyla birlikte atar,” der Karakoç için; kâh Bağdat’a ağıt yakan, kâh de Kudüs’e ağlayan adamdır Karakoç. Aynı zamanda yüreği Diyarbekir’de iken kâh Semerkand’a, kâh Endülüs’e uğrar yolu. Şam özlemiyle yanıp kavrulurken, Mekke-Medine hasretiyle kül olan adamdır Karakoç. Kurtuba ve Elhamra’ya ağlarken, Buhara’ya da selâmını esirgemeyendir O.

İşte bu ve daha nicesi sebebiyle, onu yeni baştan okumalı ve anlatmalıyız der Acar. Ve şöyle sonlandırır cümlesini: “Onu yeniden okumalıyız. Çünkü Sezai Karakoç, makûs talihimizi değiştirmek için son çırpınıştır!”

Nuri Pakdil

“Kalbin ağlaması”ndan, hüzünden gücünü bulan, susarak konuşmanın ve “direniş”in muhayyilemize getirdiği “klas duruşlu” adamı anlatır kitabın devamında Acar. Nuri Pakdil’dir bu. Pakdil’in duruşunu, duyuşunu ve direnişini sezmemiz için bir kapı aralar bize. Ona göre Pakdil, “metafiziksizleşen dünyanın bütün dert ve sıkıntısını çeken adam”dır Yağmalanan bir medeniyetin yansı tutar ama salt ağıt yakmaz, çare de arar, üretir. Ve haykırır: “Kaç kilometrekarelik ufkumuz çalındı hey!”

Alelade cümlelerin onun kelâmında adeta sihirli bir değnek değmişçesine güzelleşip derinleştiğine hayretle şahitlik eder. Bir Kudüs aşığı olan Pakdil’in derdiyle ne derece dertleniyoruz; işte onu sorgulatır bize şu cümlesiyle: “Biz ne yapıyoruz Kudüs için?”

Ve vefadan bahseder çokça Acar, vefanın öneminden. Üstadılar tarafından anlaşılmadığından yakınan genç yazar/şairlere de naçizane öğüt verir: “Önce vefayı öğrenin!”

Pakdil’in hayatında da önemli bir temel taşı olan vefadan bahsederken, Pakdil’in yitik bir hazine olarak gördüğü şu cümlesini de hatırlatır bizlere: “Yeryüzünde her yere yapıştırılmış bir yitik ilânı: ‘İçi Dışı Bir İnsan!’”

Cahit Zarifoğlu

Pakdil’in klas duruşunu gözlerimizin önüne sermişken, hızını hiç kaybetmeden zarif duyuş ve duruşlu bir adamdan bahseder kitabın devamında. Çölün kavurucu sıcağında susuzluktan bitâp düşüp de. su sanılan şeyin seraba dönüşmesiyle uğranılan hüsrandaki serâba çok uzaktır ona göre Zarifoğlu. Zira Zarifoğlu, bizi hiç yanıltmamıştır ve seraba dönüşüp de ümidimizi kırmamıştır.

Zarifoğlu’na hitaben; “Sizi görmeliydim” der; tıpkı yine Zarifoğlu’nun şiirindeki gibi. Çünkü bizi namaza çağıranların namazdan bihaber oluşundan, çünkü zulümden, çünkü kibirden, çünkü riyâdan bunalmıştır. “ve namazı ve Kâbe’yi ve Kudüs’ü hatırlayanımız kalmadı” der hüzünle.

Acar’a göre Zarifoğlu özlenen ve beklenen şairdir; çünkü o samimidir, ihlâslıdır, delikanlıdır, zariftir. Zarifoğlu’nu ve şiirini anlaşılmaz bulanları insafa davet eder ve gerçekten anlamak niyetinde olanlara açık bir kapı bırakır. Tanıyın Zarifoğlu’nu der. Çünkü Zarifoğlu, şiirin ta kendisidir. Çünkü O, güzel atlara binip giden güzel insan, güzel bir şair ve evet güzel imân sahibi bir kimsedir…

İsmet Özel

Dillere pelesenk olmuş bir tâbir vardır: “nev-i şahsına münhasır”. Bu tabire uyanlardan biri de şüphesiz İsmet Özel’dir. Böyle düşünür Özel için Acar. “Asık suratlı bilge” derken, Özel için biraz da bunu kastediyor olmalıdır.

Farklı kişiliği ile her kesimden insan tarafından bu “nev-i şahsına münhasır”lığı inkâr edilemeyecek olan Özel, Saadettin Acar’a göre de Özel’in eserlerini yorumlamak şöyle dursun, ciddi anlamda okuyup anlamak için bile başlı başına bir özel çabayı gerektirmektedir. Şüphesiz istese, birçokları gibi kitleleri ardında sürükleyebilecek biridir Özel ama bundan belki de bile isteye kaçınır. Bu onun önemli bir özelliğidir. İşte tam da bu yüzdendir ki onunla hakiki ve samimi bir manada kalp bağı kurabilenler, ancak onu anlayanlardır. Böyle söyler Özel için.

“İsmet Özel’in nesrini Müslümanlar, şiirini Marksistler okuyor” iddiasını, kabul etmez Acar. Ona göre Özel’in, “nesri kadar şiiri de bizim için önemli ve dikkate değerdir.” Ve bu bağlamda, “Özel’in nesri, şiirinin bir hâşiyesidir,” denilebilir. Bununla birlikte Acar, şunu da itiraf etmekten gocunmaz. Der ki: “Özel’in altını çizdiğimiz mısraları olduğu gibi üstünü çizdiğimiz cümleleri de mevcuttur.”

Acar’a göre İsmet Özel’de, bir “modernizmle hesaplaşma” söz konusudur ki bu, Müslüman İsmet Özel’in görülmeye değer bir yanıdır. Ve Özel, İslâm’ı Batı kavramı ve referansları ile tanıma ve tanıtma yanlışına düşmez. Ve şöyle bir açık kapı bırakır Özel için: “Özel, bizi isyana, surat asmaya ve kaybettiklerimizi hatırlamaya davet eden bir ‘asık suratlı bilge’dir…”

Mustafa Kutlu

Modern hayatın insanlara empoze ettiği insanî olmayan ve insanî olanı da savunmayan kültür ile insanların süregeldikleri yerleşik hayat tarzının; yani bu iki kültürün çatışmasının Mustafa Kutlu öykücülüğünün nirengi noktasını teşkil ettiğinden bahseder Acar. Ve bu kez, Kutlu’yu anlatırken farklı bir üslûb kullanır. Yer yer Kutlu öykücülüğünü sezmemizde büyük katkısı olan öykülerinden kısa kısa kesitlerle; onu ve öyküsünü tanımak adına bize farklı bir pencere açar.

Kutlu; modernizmin ve modern hayatın ince bir eleştirisinin yapıldığı bu öykülerde çizilen teknolojik medeniyetin oluşturduğu modern insan tipini yerden yere vururken, Kutlu’daki asıl modelin “dervişler” olduğunu anlarız. Zaten Acar da “modern bir derviş” tabirini kullanır onun için. Ancak bu modernlik, elbet ki yalnızca bu çağda oluşundan mülhemdir. Yoksa Kutlu’da ve yazdığı her satırda eski hayata duyulan özlem ve modern hayat ve bu modern hayatın getirisine –götürüsüne- olan bir bıkkınlık hali mevcuttur.

Detayı bile detaylandırırken, beynimizin kıvrımlarına işleyen tasvirlere hayran kalırız; bir yandan da onun asla karamsar olmayan duruşuna ve ümitvâr oluşuna şahit oluruz der Acar. Ona göre Kutlu, “devamlı büyüyen bir umudun muştucusu”dur.

Ve Kutlu hâlâ tekkesindedir. Hâlâ davayı beklemektedir. Ve hâlâ yere basmaya çekinerek yürüyen, temizliği ve iffetini koruyabilen nadir adamlardan birisidir.

Arif Ay

Kalemin elinde şahlandığı, kelimelerin dilinde ağır ve yüce bir hüviyete büründüğü Arif Ay için, “yerle gök arası elem ve hüzün dolu bir coğrafyanın usanmaz ozanı” der Acar. Ona göre Arif Ay, hepimizin çilesini yüklenen şairdir. Ve her üç kişiden dördünün şair olduğu bir memlekette, elmas ve cam kırıntılarının karıştığı şu çağda, ne yazık ki cam parçalarına karışıp cam muamelesi gören bir elmas parçasıdır Arif Ay.

Bizler için “diri günler biriktiren” Ay, yüreğinde hüzünden güller büyüten, bir şairdir. “kalbinin külliyesini kurup bilginin künhüne eren” Arif Ay, karıncaların pîri’dir, gecenin türbedârı’dır. Ve bu bilge duruşlu adamın fikir dünyasının oluşumunda Nuri Pakdil’in, sanat telakkisinde de Sezai Karakoç’un bariz bir etkisi olduğundan bahsetmek mümkündür der Acar.

Hâsılı, Arif Ay şiiri, acıyı kayda geçiren bin yıllık bir ezgidir. Ve yer yer kurşun gibi acımasız ve delici olan bu ağıta şahit olmaya davet eder bizi.

Ahmet Kekeç

Kimilerince polemik ustası, sivri kalemiyle çoklarına çektiren; ciddi bir yakın tarih birikimine, özgün bir üslûb ve sağlam bir alt yapıya sahip ama ne olursa olsun, en çok da öykücü oluşuyla hatırlanan; mütevazi ve büyük bir yüreğe sahip, sığınılacak bir dost ve güvenilir bir yol arkadaşıdır Ahmet Kekeç, Sadettin Acar için.

Farklı alanlarda dikkat çeken özelliklerini, öykücü kimliğini, polemik yazılarıyla ünlü oluşunu, eserlerinden kesitlerle önümüze seriyor Acar. Daima yerlilikten yana oluşundan dem vuruyor Kekeç’in. Romancı, gazeteci, yazar kimlikleriyle öne çıkıyor olsa da Kekeç için evvela öykücüdür, edebiyatçıdır der Acar. Yerli olandan yana olan tavrıyla, vurduğu yerden ses getiren bir kalem erbabıdır Kekeç. Ekmeğini kaleminden kazanan bir emekçidir, bu toprak parçasını vatan yapan değerlerin de bilincindedir ayrıca. Ve son olarak şöyle tanımlar Kekeç’i: “O, bu ülkenin mahcup, naif, mütevazı ve aykırı muhalifi”dir!

 

Hazal Sezgin yazdı.

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2013, 13:22
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13