Popüler kültürle göğüs göğüse mücadele etmek gerekiyor

Siyasetin altın kuralı “divide et impera” yani “böl ve yönet”tir. Machiavelli bunu tavsiye etmiştir. Francis Bacon "separa et impera", Napolyon Bonapart "divide ut regnes" ile tekrarlamıştır. Kültür bölme hususunda elverişli bir şey olmuştur, yüzyıllar boyunca yeni siyasi tasarımlar yapmak için kullanılmıştır. Özellikle inanç farklılıkları, dil farklılıkları kullanılmıştır. Zamanla görülmüştür ki kültür şuuru aynı zamanda birleştiren bir şeydir ve ortak amaçlara ulaştırmada elverişlidir. Bu yönde işletmek için anlayış geliştirecek insanlara ihtiyaç vardır. Bir ilim adamı, zengin bir işadamı veya gönül adamı olabilir. Bunlar yüzbinlere tesir edebilir çünkü.

Bir tarafta hedonist kültürün geniş bir alanı bulunuyor. Karşısında bizim esas tuttuğumuz ve giderek daralan bir kültür alanı var. Ruslar II. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanından korumak için birçok anıt ve sanat eserini toprağa gömmüştü. Biz de bir bakıma kendi kültürel alanımızı ayrı tutuyoruz, popüler kültürden uzak durmaya çalışıyoruz; zarar görmeyelim diye toprağa gömülmüş gibiyiz. Bu kuşatma aileye ve topluma dair irtibatlarımızı zayıflatıyor. Bu noktadan baktığımızda bu kuşatma neye yol açabilir? Çok tehlikeli bir yere götürebilir bizi. Aslında göğüs göğüse mücadele etmek gerekiyor. Değerlerimizi popüler hale getirmemiz gerekiyor. Bilal Erdoğan Bey’in "Starbucks'ta Türk kahvesi için" demesinden ziyade "kendi kahve zincirimizi kuralım" demesi gerekmektedir. Burada “Beypazarı kurusu yanında tarhana çorbası olmalı” demesi gerekmektedir.


Kültür şuurunun her politika alanında, ortak amaçları göz önünde bulundurmada hayati bir önemi vardır. Graham Speake’in yayın yönetmenliğini yaptığı “Atlas of the Jewish World” adlı çalışma bizde İletişim Yayınları tarafından Yahudi Dünyası adıyla yayınlanmıştır.  Bu eserde 2000 yıl önce dünyadaki Yahudilerin en yoğun olarak Anadolu’nun Ege ve Akdeniz kıyı kesimlerinde yaşadığı gösterilir. Bugünkü yoğun turizm bölgelerimizle örtüşen bu harita, turizmimize sahip çıkmazsak bizim de yüz yıl sonra benzeri eski bir haritayla hatırlanabileceğimize dair bir işaret olarak okunabilir. Kovid-19 sürecinde ikinci yılı tamamladığımız bugünlerde tarihimizin en büyük turizm krizinde hangi otellerin, turistik işletmelerin yabancılara satıldığıyla ve bu satışların ekonomik büyüklüğü ile ilgili bir çalışma yapılmış mıdır? Turizm sektörünün kredi yükünün yedi milyar dolar civarı olduğu ve takipteki kredi oranının bir milyar dolara yaklaştığı söylenmektedir. Turizm sektörü bağlamında özellikle Akdeniz ve Ege sahilinde birçok otelin el değiştirdiğinden bahsedilmektedir. Ama bunlar gündemimizde yer tutmamıştır.

Etrafımızı çevreleyen ülkelerin sırayla işgale uğradığı bir çağda yaşıyoruz. Turizm bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınmalıdır. 2010 yılında Öger Tours’u Thomas Cook’a satan Vural Öger, Hürriyet Avrupa’ya verdiği röportajda “Bugüne kadar Türkiye’de turizm bir devlet politikası olmadı. Turisti kim götürüyor ve kim getiriyor bunlar hiç bir zaman ciddi bir konu olarak ele alınmadı. Turisti Hasan getirmezse Hans getirir, mühim olan turist sayısının ve gelirlerinin artması olarak düşünüldü. Sahil bölgelerinde bütün kıyılar ve şehirler beton tarlalarına dönüştü. Bugün hala turizm bölgelerinin gelişmesi için gerekli bir megaplan mevcut değildir. Ama Ankara bence bu konulara gerekli ilgiyi göstermiyor” demiştir.

Ayrıca enerjisinin önemli bir kısmını terörle, şiddetle mücadeleye harcayan bir ülkede kültürün bütün kılcal damarlarında dolaşılmalıdır. Bilgi, üretim ve gönül temelli bir mücadele vermek gerekir. Ama bu mücadeleyi kimler verecektir? Doğru işleri, doğru insanları kim bulup destekleyecektir? Çok önemli bir şey var; Mehmet Taşdiken Konya Hüyük'te bir köyü sanat köyüne dönüştürdü. Tunç Soyer Citta Slow unvanını Türkiye’de bir ilk olarak Seferihisar’a getirip önemli bir ekonomik girdi oluşturdu. Hüsamettin Koçan Bayburt’un ıssız bir tepesine müthiş bir müze kurdu. Dikkat çekici olan bu projelerin merkezi veya yerel kamu planlarında yer almayan şeyler olmasıdır.

Görev tanımları gereği doğru insanları bulup desteklemesi gereken kurumlar vardır. Yeni bakanlıklar kurulmuştur. Aile Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı kurulmuştur, bunlar topluma yüksek fayda sağlaması beklenen yapılardır. Sonuçta giderek büyüyen bir bürokrasi ortaya çıktı ama sonuç elde edebildik mi? Kamu hukukumuzda birçok yerinde düzenleme vardır ama sistem kâğıt üzerinde ne kadar iyi olursa olsun asıl sıkıntı uygulamada yaşanmaktadır. Çünkü bürokrasi bir değerler sistemidir. Asıl ihtiyaç bu bürokratik değerlerin uygulamada güçlendirilmesidir.

Devletlerin güç kazanmaları, yükselişleri tesadüfi bir şey değildir. Osmanlı bürokrasisinin, Yükseliş Devri’ndeki başarının arka planındaki bir unsur olduğu görülüyor. Harvard Üniversitesi hocası, Ortadoğu ve Balkan uzmanı Albert Howe Lybyer, Enderun için “sistem liyakati ödüllendirecek, yetenek, çaba ve yeterli donanımla beslenen her türlü hırs ve özlemi doyuracak biçimde düzenlenmiştir. Liyakati ödüllendirmenin iki yolu vardı. Biri terfi ettirmek şeklinde manevî, diğeri de parasaldı. Yükselme kesinlikle rastlantısal veya otomatik değildi. Her aşamada büyük bir titizlik ve akıllılıkla yönlendirilip gerçekleştirilirdi” diyor. Bugün için benzeri şeyler söyleyebilir miyiz? Sonuçta liyakatin önemsenmediği yapılarda verim düşük oluyor. İdarelerin iyileştirilmesi üzerine düşünmek lazımdır. Asil Nadir'in Polly Peck'inin, Kombassan'ın, Yimpaş'ın neden battığını iyi analiz etmemiz gerekiyor. Bundan sonra çok dikkatli olmamız gerekiyor.


Hızla değişen koşullarda bu zemine ne ekeceğiz, ne dikeceğiz diye bir dert edinmeliyiz. Kâğıt üzerinde kalan şeylerle kâğıttan gemiler yapılır. Şıklardan cevaba ulaşmaya çalışırsınız ama soru zorsa doğruyu bulma ihtimaliniz azalır. İnsanları kuşatan beş çevreye, medya-internet, şehir-mahalle, iş hayatı, aile, okul çevrelerine bugünkünden bütünüyle farklı yaklaşmak zorundayız. 21. yüzyılda Türkiye’nin bir üst tasarım yapıp yapamaması kültüre bağlı. Ancak kültürel bir noktadan hareketle üst tasarım yapabiliriz. Gençliğe ve aileye fayda sağlayacaksak her adımda kültüre ve toplumsal değerlere dair bir düşünüşe sahip olmak elzemdir. Bizi daha iyiye taşıyacak, daha huzurlu, daha mutlu bir cemiyeti oluşturacak çalışmaları ancak kültürden hareketle gerçekleştirebiliriz. “Frankfurt Okulu” tarzı tanımlamayla zorlama bir kitle kültürü var ve bu aşmamız gereken bir şeydir.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Aslan
Aslan - 2 ay Önce

Ya da daha iyi bir alternatif olarak kendi popüler kültürümüzü oluşturalım...

Yahya
Yahya - 2 ay Önce

Yazı çok karmaşık. Kültür ile turizm arasındaki bağlantı yanlış kurgulanmış.

banner19

banner26