banner17

Zorunlu eğitim ilme saygısızlık bir kere

Tabletler dağıtılıyor. Birileri işte uzay çağını yakaladık derken birileri Ortaçağ’a döndük telaşında...

Zorunlu eğitim ilme saygısızlık bir kere


Eğitimde amaçtan çok aracın ve aracıların tartışıldığı bir ülkede olmak hayra alamet midir? İyi yönünden bakarsak, evet, hayra alamettir. (Her ne kadar tarlayı kazmak için kazma kürektense pulluk kullanmak iyidir, deyip, kışın pullukla tarla sürmek kadar amacı aşsa da araçlarımız) Zira, en nihayetinde eğitim devletin ideolojik aygıtları içerisinde en naif ve kalıcı olanıdır. Yani hangi devlete giderseniz gidin, modern zamanlarda ulus-devletin faziletleri üzerine yapılan propaganda merkezleridir okullar. Özgünlükten ziyade düzgünlüktür esas. Unutulacak bir devlet bakanı yetiştirmek, unutulmaz bir şair yetiştirmekten evladır okulu sistemin öğütücüsü olarak gören devletlerde. Eğitim, daha çok hizaya sokma modülü olarak görev alır. Bu sebepten amaç üzerinde duranlar ya ideolojik tartışmalar içerisinde öğütülür-susturulur ya da amacın bir parçası haline getirilen tatlı su muhalifi olup çıkar.

Reform yapmak, rejime aykırı mıdır?

Türk Milli Eğitiminde bir asra merdiven dayayan süreçte amacın insana ve ülkeye ne kadar hizmet ettiği belki de son yıllarda daha fazla tartışılır oldu. Eğitimde yeni yöntem ve teknik arayışları da had safhaya ulaştı. Özellikle tek partili yönetim döneminde 2000 sonrası üç bakan değişimi ve milli eğitime ayrılan bütçenin kat be kat arttırılması birçok yönden hayra delalet eder. “Eski sistemler iyiydi, ama eğitimi kurcalayıp durmayın, değişiklikler faşizanca ve sistemi yıkmaya yönelik, eğitimde reform yapmak rejime aykırı” gibi eleştiriler ise tamamıyla oturmuş, derinlik kazanmış bir demokraside dile getirilse, eyvallah! Lakin bu tarz yaklaşımlar özellikle “eğitim”  alanında olduğunda faşizanca olur. Zira, eğitim “çağdaş zamanlarda” yenilenme arz ettiği gibi, dinamik bir yapıya sahip olmasından “değişimi” bünyesinde taşır.

Osmanlı son döneminde özellikle medreselerin gerilemesi nasıl ki yenilik arayışlarına itmişse dönemin yönetimini; cumhuriyet döneminde de hem Batılılaşmanın tesiri hem de eğitimde yeni yol arayışları tevhid-i tedrisatı ve reformları getirmiştir. Son yıllarda amaç üzerine konuşulsa da daha çok araç ve aracılar üzerinde yapılan yenilikler çağa ayak uydurmaktan öte değildir.

Eğitim durağan mıdır değişken mi?

Taşımalı eğitim, sekiz yıllık zorunlu eğitim, ücretsiz kitap dağıtımı, yüz temel eser, okuma saatleri, İstanbul dersi,bilgisayar sınıfları, akıllı tahta uygulaması, tablet(Fatih Projesi) uygulaması, seminer çalışmalarının arttırılması… Bir şekilde eğitimde sıradanlığı yıkmış, en azından gözlerin eğitim üzerine çevrilmesine sebep teşkil etmiştir. İdeolojik tartışmaların dışından bakarsak eğer; hükümetler eğitimi sadece ücretsiz kılmakla yükümlü değil, geliştirmek, ileri ve modern teknolojiyle desteklemek, vatandaşa ulaşımını kolaylaştırmak, proje gelişimine destek vermek, mesleki ve uzmanlık alanlarında insanları tam donanımlı yetiştirmek durumundadır.

Eğitim alma hakkının kadın erkek için eşit olduğu bir demokraside yapılan kampanyalar ve okur yazarlık oranının arttırılması elbette devletin görevidir. Burada “cehaletin üzerine kör baltalarla saldırmak” zorunluluğu yoktur. Köhneleşen yaklaşımlar bir şekilde insanlara “bak, akıllı ol, eline verdiğimi oku, emrediyorum; cahil kalma!” dediğinde, “muhtemelen cehalet hayırlı bir şey; yoksa devlet neden bu denli kaba-şedid olsun? Hem eğitim kaba ve faşizanca yaklaşımı yok etmiyorsa biz niye eğitim alalım?!” dememek işten bile değil. Bu durumda devlet-hükümet- meclis- rol model olarak görülen kesimler öncelikle sundukları eğitim araçlarından denek olarak kendileri bir kere geçmelidirler. “Zorunlu eğitim” ifadesindeki zorlama ile ilme irfana hürmet eden değil, bir şekilde “tamam, senin dediğini öğrenirim ama sonra da sana gününü gösteririm,” diyenler çıkacaktır. Belki de bugünkü “eğitim” tartışmalarının tabanında yatan saik budur. Eğitim zorla mı olmalı, gönüllü mü olmalı? Ya da, nasıl bir eğitim veriliyor ki insanları zorlamadan okullara alamıyoruz. Hoş, askerlik kanunu gibi. Yani, bizim zorunlu olarak gittiğimiz askerlik yasal olarak tutanaklarda “gönüllü” geçmektedir. Ancak, gönüllü olmadığını bildirenler devletlerin çelik yüzüyle karşılaşırlar. Teori üzerine yazmak, düşünmek, konuşmak yılları alır…

Hükümet neden eğitim üzerinde bu denli duruyor?

Birbirinden farklı görüş ve düşünceler mevcut;

Kendi kadrolarını yetiştirmek ve devlete yerleştirmek için.

Cumhuriyetin geçmişiyle hesaplaşmak Yeni Osmanlıcılık fikrini oturtmak için.

Çağa ayak uydurmak için.

Aslında rejimi korumak ve öz Atatürkçülerden daha çok sisteme bağlılıklarını göstermek için.

Fakir fukara Anadolu çocuklarının ellerine bir meslek vermek için.

Dört bir yanı düşmanlarla çevrili güzelim ülkemizi düşmanlara karşı koruyacak çağdaş nesillere yol vermek için…

Eğer, torbanın ağzını açık unutursak kendi çocuklarına alacakları tablet bilgisayarları beleşe getirmek için, bile diyen çıkacaktır.

Her neyse… Hal şudur: Eğitim, dinamik bir ırmaktır. Dümdüz akmak hiçbir ırmağın şanı değildir. Bu ırmak kimi zaman kayalıklarla, kimi zaman yokuşlarla, kimi zaman uçurumlarla, kimi zaman da suyunu emen toprakla karşılaşacaktır. Her engel karşısında yol bulmak için su başını bir yöne kırmak durumundadır. Eğer hareket etmezse denizine ulaşamayacaktır.

Eğitim ideolojik aygıt değildir!

Kanaatimce hükümetlerin icraatları her daim tartışmaya açıktır. Ancak ideolojik manada tartışmalar cumhuriyet döneminde en çok köy enstitüleri, imam hatipler ve son dönemde ise AKP hükümetlerinin icraatları üzerine alevlenmiştir. Bu doğaldır. Zira, halifeliği kaldıran bir rejim içerisinde “İslamcı” olduğu addedilen bir partinin icraatları elbette bir hesaplaşma gibi algılanacaktır. Bu durumda aklı selime ihtiyaç vardır. Eğitimin ideolojik aygıt olarak görülmemesi, devletin okullarda mesleki uzmanlıklara ağırlık vermesi, bilimsel çalışmaları teşvik etmesi, bilim kurullarının ideolojik yaklaşımlardan arındırılması daha hayırhah görünmektedir. Zira, eğitim de çocuklar da devletlerin ve düşmanlık pompalayan ideolojilerin eline bırakılmayacak denli değerlidir.

Evet, amaç neydi?

Okul, körpe zihinleri köhneleştirmek, dâhi olabilecek insanı sıradanlaştırmak, kendi cümleleri ve hikayesi olabilecek insanları herkesleştirecek  bir kurum olduğu müddetçe ister Stalin dönemi Rusya’sında, ister Taliban yönetimi Afganistan’ında, ister Obama ABD’sinde, ister tablet bilgisayar dağıtan herhangi bir ülkede olsun; fark etmez. Önemli olan, araçlar dağıtıldıktan ve aracıların liyakatli olduğu görüldükten sonra artık asıl meseleye gelmek; “Amaç nedir?” diyebilmek.

Sanırım İsmet Özel’in şu mealde bir sözü vardı: Yaptıktan sonra düşünen insanlarız. Her işi yapıp bitirir, ardından, “Amaç neydi?” diye sorarız. Dünyada yeni şekillenmeler, haritalar, vizyonlar söz konusu. İlelebet aynı paradigma ile yaşamanın mümkün olmadığını daha dün SSCB dağıldığında gördük. Yeniliklere açık olmalıyız, görüşünü düne kadar dillendirenler; her yenilikte, eyvah ortaçağa geri dönüyoruz (dönüyor muyuz? bile değil) diyorlarsa birileri bize fena yalan söylemiş “açık fikirli ve hür düşünen insan” olmamızı telkin ederken.

Milli eğitim...

Muasır medeniyetler seviyesi

Milli Eğitim’de reform-rönesans ya da devrim yapıldığını zannedenler fena yanılıyorlar. Zira gördüğümüz kadarıyla “muasır medeniyet” amacından zerre kadar şaşmamış, amaçtansa daima araç yenilemeyi tercih eden bir hükümet; bir cumhuriyet hükümeti var. Tablet bilgisayarlarla rejim yıkılıyorsa eğer bu iyi değil mi? Demek ki daha da iyi bir dünya hiç zahmetsiz enter tuşuna basarak kurulabilir!

Hükümet üzerinden “İslamcılık” ya da “karşı devrim” kavramlarını lekelemenin manası yok. Öz Atatürkçülerin yapması gerekeni yönetmeliklerden sapmayan bir hükümet yapıyor işte.

Trajik olan nedir biliyor musunuz? Okul çağına gelmiş çocuklarımızın olması. Kimisi tablet kullanmayı ilerleme diye yutacak, kimisinin tabletleri veren badem bıyıklı yetkililerden ödü kopacak… Oysa hayat Milli Eğitimlerin önümüze koyduğu tabletlerin dışında bir yerlerde… Öğretmen, eğitici, belletmen gibi saha kenarından bağırmayan hayatın ve hakiki soruların hocaları ise politik horoz dövüşlerinin çok uzağında …

Bir de bunları okuyalım!

Okulsuz Toplum- İvan İllich

Marksist Pedagoji- Antonio Gramsci

Benim Üniversitelerim -Maksim Gorki

Devletin İdeolojik Aygıtları -Louis Alrhusser. ‘Okul’a başka bir cepheden bakmamıza yardımcı olur, sanırım. Belki de tablet bilgisayarlara bu kitaplar da e-kitap olarak kopyalanır. Ya da “çocukların okulda ilk gün anıları” türevi geyiklerle nesilleri güle güle yakmaya devam ederiz.

Cin Ali neden hep çöp çocuk olarak duruyor karşımızda? Kimsenin Cin Ali’nin bünyesiyle ilgilendiği yok; koca kafasıyla uğraşmaktan!

 

Mansur  Yılmaz, çocuklarının elinden tutup bir okul bahçesinde donup kalmışken...

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2012, 07:49
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20