Yumurtayı hangi ucundan kırmalı?

Rasim Özdenören ilk kez Mavera dergisinde yayımladığı 'Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı' yazısında 'Batılılar ve Batılılaşmış doğulular' üzerine yeni sorular ve yeni cevaplar ortaya koyuyor. İstifadenize sunuyoruz.

Yumurtayı hangi ucundan kırmalı?

Küçük Bir Giriş

Batılılar ve Batılılaşmış doğulular kendi aralarındaki bir takım görüş ayrılıklarına, ayrımlara çok önem veriyorlar. Bu önem veriş şöyle bir sebebe dayanıyor olsa gerek: Batı kültürünün, Batı uygarlığının ortaya koyduğu meselelere gene aynı kültürün cevap verebileceği sanılmaktadır. 

Gerçekten, birtakım sorunlara birtakım cevaplar verilmiyor da değil. Ne ki verilen her cevabın aynı zamanda yeni bir soru olduğunu sürüp gelen gerçekler durmadan gösteriyor. Bir cevap bir soruyu, bir meseleyi ortadan kaldırmıyor, yeni yeni sorular ortaya koyuyor. Altından kalkılması gereken yeni yeni meseleler doğuruyor. Saf fikir açısından bakıldığında, bu durumu bir erdem diye sayanlar bulunabilir. Ne var ki iş uygulamaya aktarıldığında, toplumların hayatları söz konusu olduğunda, erdem diye görülen hususun, bir açmaz olduğu kolayca fark edilebilir.

Öte yandan, bu durumu, belli bir kültürün (Batı kültürünün) sınırları içinde kalarak değerlendirdiğimizde, o kültüre özgü bir canlılık belirtisi olarak görmek de mümkün. Batı kültürünün gerçek sahipleri için bu cevaplar aslında yalnızca kuramsal bir değer ifade ederken aynı cevaplar o kültürün dışında kalanlar için uygulama bakımından da değerli sayılabilmektedir. Gerçekten mesela sosyalizme dair düşünceler, görüşler Batı Avrupa’da sadece kuramsal bir değer olarak fikir tarihi içinde bir yere yerleştirilirken, aynı görüşler Batı Avrupa dışında kalan ülkeler için uygulama yönünden ele alınmaya çalışılmıştır. Bu son durum, farklı kültürlerin sürdürdüğü geleneklerle de yakından ilgilidir. Batı Avrupa kültürü içinde fikirlerin fikir olarak soyut bir değeri söz konusudur; özellikle Doğu kültür geleneği içindeyse fikirler somut bir değer olarak ele alınmakta. Fikir ve pratik birbirinden ayrı düşünülmemekte, uygulamaya aktaramayacağınız fikirler olsa olsa bir zihin oyunu sayılmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde sosyalizmin uygulamaya yansımayışını o ülkelerde sosyalizmin gelmesi için gerekli toplumsal ve iktisadi şartların bulunmayışı ile izah etmek mümkün değildir. Çünkü kuramsal olarak bakıldığında, yani sosyalizmin kendini ileri sürerken gerekli saydığı şartlar göz önüne alındığında, bu şartlar, asıl, Batı Avrupa ülkeleri için geçerli görünmektedir. Ama sosyalizm Batı Avrupa’da değil, sosyalizmin kuramsal olarak öngördüğü şartları taşımayan başka ülkelerde uygulamaya konulabilmektedir. Neden?

Daha ileri giderek denebilir ki sosyalizmin uygulanmak için meydana getirildiğini söyleyenlerin bu düşünceleri bile, Batı Avrupa’da sadece “güzel düşünceler” olarak karşılanmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinin sosyalizmden etkilenişleri, bugüne kadar sosyal politika alanında bir takım düzenlemelere girişmekten öteye geçmemiştir. Başka bir deyişle, Batı Avrupa’nın geleneksel kültürü kendi temel değerlerini olduğu gibi saklayarak bir takım iyileştirme tedbirlerine başvurmuştur.

Bu noktadan kalkarak Batı Avrupa’nın, sosyalizmi hiç uygulamayacağını söylemek gibi bir kehanette bulunulabilir mi? Böyle bir kanaati taşısak bile burada bizim vurgulamak istediğimiz husus büsbütün farklı bir şey. Batı Avrupa, bir gün “sosyalist bir toplumu” gerçekleştirse bile bunu sosyalizmin öngördüğü yöntemlere bağlı kalarak yapmayacaktır, belli bir süreçten sonra kendini böyle bir düzenin içinde bulacaktır. Feodaliteden burjuvaziye, oradan demokrasiye geçtiği gibi yani... Bu, apayrı bir konu. Olur ya da olmaz. Ama mesele şurada: Olursa, olacak şeyin gene de bir cevap sayılamayacağı, tersine, yeni sorular ortaya koyacağıdır.

Şimdi, Batı Avrupa kültüründe, gene bu kültürün ortaya çıkardığı sorulara (daha açıkçası hastalıklara) aranan cevapların, Batı Avrupa kültür geleneğinin dışında bulunan kültür ortamlarında gerçekten birer cevap, birer reçete sanılması; üstelik bu “reçetelere evrensel genel geçerliği var kabul edilen pratik fikirler” diye bakılması ve hemen uygulamaya aktarma imkânlarının araştırılmaya başlanması çok ilginçtir. Ama bu tür düşüncelere kapılanlar, kendi kültürlerini saklayanlar değil, Batılılaşmak isteyen doğululardır. Gene de her şeye rağmen Batı’da sadece “kuram” olarak ele alınan fikirleri, Doğu’dan gelen, temelde Doğu kültürünün birer üyesi olan bu Batılılaşmış doğulular uygulanabilir fikirler diye algılamaktadırlar. Sosyalizm olayı, değindiğimiz durumun güzel bir örneğidir. Uygulama alanında ulaşabildiği başarı (veya daha doğrusu başarısızlık) da kuramın soyut değerinden çok, somut değersizliğiyle bağıntılı görülmeli. 

Türkiye’de Durum
Yukarda genel olarak değindiğimiz hususun belirgin örneklerini Türkiye’de açıkça gözlemlememiz mümkün. Avrupalılara benzeme çabalarımızın başlamasından bu yana, orada “üretilen” her türlü görüşlerin Türkiye’de de yandaşlar bulabildiğini tespit edebiliyoruz. Günümüz Türkiye’sinde her türlü sağ ve sol görüşlerin kurumsal bağlılarından başlayarak bu görüşlerin militanlarına kadar yandaşları bulunduğu bilinmektedir. 

Ne var ki Türkiye’de bu görüşler, Batı Avrupa’nın kendi toplumsal sorunlarına aradığı cevaplar niteliğini yitirmiş, Türkiye’nin Batılılaşması yolunda aranan cevaplar kimliğine bürünmüştür. Başka bir deyişle, Türkiye Batılılaşmak isterken Batı Avrupa’da geliştirilen fikirlerden birini veya ötekini kendine rehber edinmek isteyenlerin tartışma alanı olmuştur. Bugün Türkiye’de, kapitalizmi tercih edenlerin, sosyalizmi tercih edenlerin, nasyonal sosyalizmi tercih edenlerin oluşturduğu kümeler vardır.

Sosyalizm, Rusya’da uygulamaya konuluncaya kadar bu fikir, Batı Avrupa literatüründe fikirlerden bir fikirken, bu tarihten başlayarak Batı Avrupa’nın yeniden dikkatini çekmiştir. Ancak bu dikkati çekiş, sadece onu gözlemek biçiminde olmuştur. Batı Avrupa’da birtakım sosyalist siyasal partiler, dışardaki böyle bir uygulamayı görerek kendi ülkelerinde bir ayak yeri edinmeye başlamıştır. Fakat bu uygulama asıl etkinliğini Batı Avrupa’nın dışında kalan ülkelerde göstermiştir.

Türkiye’de, “Bir bölüm aydın” söz konusu sosyalist uygulamayı Türkiye’nin Batılılaşma çabalarında örnek bir yöntem olarak algılamışlardır. Rusya’daki söz konusu sosyalist uygulama, bazılarınca Türkiye’nin Batılılaşması için örnek bir yöntem olarak önerilmektedir.

Oysa gene Batılılaşma için Japon örneğini ileri sürenler var. İşin tuhaf yanı şu ki Batılılaşma yolunda görüşler ileri sürenler, aralarında derin ayrılıklar, aşılmaz uçurumlar bulunduğunu sanmaktadırlar.

Dava Batılılaşmaksa, bu yolda ileri sürülen görüşlerden hiçbiri bizce henüz Kemalizm’i aşabilmiş değildir. Çünkü Kemalizm, Türkiye’yi bir Batı ülkesi, Batı’nın bir cüzü haline getirmek istiyordu. Batılılaşma yolundaki diğer görüşlerse Kemalizm’in köktenci tavrını taklitçilik olarak suçlamaktadırlar. Bu suçlama bir yerde doğru sayılabilirse de Kemalizm’in asıl niyetinin Batı ile özdeşleşmiş bir Türkiye meydana getirmek olduğu gözlerden kaçmamalıdır. Batılılaşma yolunda başka fikirlerin ileri sürülmesininse Kemalist ortamda geliştiğini hiç unutmamalı.

 

Sentetikçiler yahut Naylon Fikir

Kim ne derse desin, Batılılaşmayı, yerli kültürle Batı kültürünün bir sentezi olarak ele almayan tek görüş Kemalizm’dir. Bu bakımdan, Batılılaşma yolunda köktenci olarak, aynı yolun öteki yolcuları tarafından bizce hâlâ aşılabildiği söylenemez.

Sovyet Rusya veya Japon veya son yıllarda Çin tipi Batılılaşmayı önerenler de “sentetik” bir görüşten yana olma çabaları açıkça görülmektedir. Batılılaşma yolunda asıl köktenci fikirlerin kendilerinde bulunduğunu ileri sürerlerken Kemalizm’i, farkına varmadan, söz konusu köktenciliği yüzünden eleştirmektedirler.

Türkiye’de “sentetik fikir” imali yeni başlamış değil, Ziya Gökalp’ten bu yana var. Şimdi belki akla gelebilir ve denebilir ki: “Kemalizm’in fikir tabanı Ziya Gökalp’e dayanıyorsa o halde Kemalizm de bir sentetikçiliktir.” Ama Gökalp’in sentezi ile ötekilerininki arasında şu önemli fark var: Ziya Gökalp Türk milletindenim, Garp medeniyetindenim, İslâm ümmetindenim derken aslında Batı’nın aynı (Batı’nın özdeşi) bir toplum yapısı öneriyordu. Bir Fransa’nın Batı ülkesi olduğu nasıl söz götürmez bir olgu ise öylesine söz götürmez bir Batı ülkesi olarak Türkiye... Yoksa onun İslâm ümmetindenim demesini, İslâm’ın öngördüğü anlama çekmemeli. Çünkü o taktirde, Batı medeniyetindenim veya Türk milletindenim demesinin hiçbir anlamı kalmaz. Gökalp, Batı sosyolojisinde bir milleti meydana getiren unsurlar arasında din’in de sayıldığını gördüğü, bu milletin dininin de “hasbelkader” İslâmiyet olduğunu bildiği için sentezinde İslâm’a yer vermiştir. İslâmî gayretinden dolayı değil. İslâm’ı milli bir din halinde görme, millileştirme çabaları da İslâm’ın hakikatine aykırı olmasına rağmen, onun dine nasıl baktığının işaretidir. Gökalp’te bu anlamda bir sentez var, ama bu sentez Batı toplum yapısının onun üzerindeki bir izdüşümüdür; Batı ile özdeşleşme niyetinin kaçınılmaz bir sonucudur. Oysa öteki Batılılaşma yandaşlarında aynı durum ancak “eklektiklik” olarak nitelendirilebilir. Mesela, bazı öneri sahiplerinin dediği kendi ahlâkımızı, kendi maneviyatımızı koruyalım, Batı’nın tekniğini, teknolojisini alalım ifadesinde sentez değil, fakat “eklektisizm” fikri geçerlidir.

Bununla birlikte sosyalizmden kapitalizme, nasyonal sosyalizme kadar önerilen her türlü Batılılaşma görüşüne bir yöntem olarak bakıldığında, bütün bu önerilerin tümü, kendi kimlikleri içinde ele alınıp Türkiye’ye nispet edildiğinde her birinin su götürmez birer sentetik fikir olduğu kabul edilir sanırım.

Yalnız sağ kanatta yer alanlar değil, sol kanatta yer alanlar da sentetikçidir. Sağ kanatta yer alanlardan ilk akla gelenler Gökalp çizgisini sürdüren Peyami Safa ile Mümtaz Turhan... Sol kanattan bir Kemal Tahir…

Batı’da kullanılan anlamıyla sol veya sağ kanatta yer alanlar Türkiye’nin Batılılaşması hususunda yöntemler önerirlerken birbirlerinden çok farklı şeyler söyledikleri kanısındadırlar. Oysa az önce de değindiğimiz gibi bunların arasında aşılmaz uçurumlar var değildir. Her ne kadar bir kapitalizmle bir sosyalizm veya nasyonal sosyalizm arasında birçok yönlerden farklar olduğu ileri sürülecekse de bizim burada değinmek istediğimiz konu bakımından, söz konusu farkların önemli olmayacağı açıktır. Biz, olaya Türkiye’nin Batılılaştırılması yolunda teklif edilen görüşler açısından bakıyoruz. Bu bakımdan, mesela bir Peyami Safa ile bir Kemal Tahir’in kullanmak istedikleri yöntem açısından aralarında şaşırtıcı benzerlikler olduğunu söylüyoruz.

 

Benzerlikler, Ayrılıklar

Yukarda adı geçen sağ veya sol küme içinde yer alan yazarlar arasında birbirine benzeyen ve farklılaşan noktalara kısaca değinelim. Her iki kümede yer alanlar da Osmanlı tarihine sahip çıkma noktasında ortaktır. Ancak Osmanlıya sahip çıkarlarken farklı niyetler taşırlar. Sağcılar, Osmanlı tarihine ve onun meydana getirdiği uygarlığa sosyolojik bir olay diye bakıyorlar. Yani bir toplum olarak sürekliliğimizi sağlayabilmemiz için tarihten devreden geleneklerimizin korunması gerektiğini düşünüyorlar. Oysa Kemal Tahir tipi sosyalistler, Osmanlı toplum yapısından kaynaklanarak “Yerli bir Marxism”e ulaşmayı hesaplıyorlar. Osmanlı tarihi, birinciler için dünümüzü bugüne bağlayan bir kültür hazinesi, ötekiler için “müstakbel Marxist toplum”un rüşeym halindeki şartı. Birinciler, meselâ Süleymaniye’ye bir “sanat abidesi” olarak hayranlık duyarken, ötekiler bu abideyi meydana getiren emeğe hayrandır. Gariptir ki Süleymaniye’nin asıl bir cami olduğunun her iki küme de pek az farkındadır ya da hiç…

Her iki kümede yer alan “sentetikçilerin” (endüstride bu kelime yapay ürünler için kullanılmaktadır, mesela naylon sentetik bir üründür; bu espriden hareket ederek halk arasında mesnedi olmayan, uydurma faturalara naylon fatura adı verilmiştir. Biz de bu benzetmeye bakarak sentetik fikirlere naylon fikir diyoruz.) asıl ayrıldıkları nokta Kemalizm’e bakışlarında görülür. Sağcılar, Kemalizm’i, mevcut toplumun hiçbir geleneğine itibar etmeksizin bütünüyle bir Batı toplumu ile değiştirmek isteyen köktenci tavrını eleştirirler; solcularsa, Kemalizm’in, sosyalist bir toplumun oluşmasını tavsattığı, mevcut sandıkları bir potansiyeli kullanışsız hale getirdiği için eleştirirler. Ortodoks Kemalistlerse bu her iki kümede yer alan kişilerin düşüncelerinden hoşlanmazlar: Sağcıların, Kemalizm’i düzlüğe çıkartmak hususundaki çabalarının farkına varmadıkları için, solcular da “Kemalizm, Osmanlıyı ucuz bir bahaya sattı” dedikleri için…

Bu kısa genellemeden sonra Peyami Safa ile Kemal Tahir arasındaki benzerliklere daha yakından bakalım.

 

Peyami Safa - Kemal Tahir

Bir bakışta, bu, birbiriyle ilgisizmiş gibi hatta çok yerde birbirine zıt gibi duran bu iki ismi bir araya getiren ortak nokta, onların ileri sürdükleri ve savundukları fikirlerin mahiyetinden doğmuyor; bu fikirlere yaklaşırken kullandıkları yöntemden ileri geliyor. Değindiğimiz incelik gözden kaçırılırsa, mesela Peyami Safa gibi komünist düşmanı olarak tanınmış bir ismin Kemal Tahir gibi bir komünistle yan yana getirilmesi hayret uyandırabilir. Ama her ikisinin de başka başka alanlarda olsa bile “sentetik fikirler” imal ettikleri gözlerden kaçırılmazsa, konuya ne taraftan baktığımız anlaşılabilir.

Özellikle Peyami Safa ile Kemal Tahir arasındaki benzerlikler şaşırtıcı noktalara ulaşıyor.
1. İkisi de temelde Batıcıdır: Biri kül halinde Batı medeniyeti adına (Peyami Safa), diğeri ‘sosyalist medeniyet’ adına.

2. İkisi de Kemalist devrimin kendi medeniyetimizi tümüyle Batı medeniyeti ile ikame etmek biçimindeki tavrını yanlış bulur Mamafih burada küçük bir farklılığa dikkat çekmek isterim. Kemalist devrim hakkında gördükleri bu yanlışlığı ele alırlarken Kemal Tahir, Kemalizm yerine yeni bir Batılılaşma önerir (sosyalizm); Peyami Safa’ysa Kemalizm’i tevil etmeye çalışır.

3. İkisi için de iki türlü Batı vardır: Materyalist ve spiritüalist. Burada da ortak bir fikir içindedirler. Ama işte bu iki türlü Batı’dan hangisini benimseyeceğimiz konusunda fikirleri ayrılır. Peyami Safa’ya göre materyalist Batı 19. yüzyıla mahsus bir olaydı, bugün ölmüştür. Biz, Batı’nın bu gelişmesini izleyemediğimiz için onu hâlâ materyalist sanmaktayız, Türkiye’deki komünizmin kökeni de bu yanlış anlamadan ileri gelmektedir. Oysa Kemal Tahir, spiritüalist Batı’nın hiç sözünü etmeksizin iki Batı’dan ikincisinin 1917’de Leninizm olarak doğduğu ve aynen almamak şartıyla bu ikinci Batı’yı denememiz gerektiği görüşündedir.

4. İkisi de bir “Medeniyet olarak” Osmanlıya kıyamazlar. Kemalist devrimin Osmanlı medeniyetine karşı “redd-i miras” halindeki tutumunu eleştirirler.

5.Türkiye’nin Batılılaşması için ikisi de örneklerini dışardan seçer. Peyami Safa için Batılılaşmamızın yolundaki model Japonya’dır, oysa K. Tahir Sovyet Rusya modelini seçer.

6. Her ikisi de taraftar olduğu görüşleri ele alıp tartışırken İslâmî bir endişe gütmezler. Yazılarında İslâmiyet, Müslümanlık gibi adlandırmalara zaman zaman yer verilmiş olsa bile, hadiselere bütünüyle “laik gözlükler” le bakmaya titizlik gösterirler.

7.Laiklik icabı her ikisinin de İslâm’a karşı “saygısı” vardır.

8. İkisi de faşizmden hoşlanmaz.

9. İkisi de irticadan (gericilik) nefret eder, ama irticanın mahiyeti hakkında anlaşamazlar.

10. İkisinin de fikirlerinin kaynağı Batı uygarlığıdır, fakat ikisi de fikirlerini yerlileştirmek için büyük gayretler sarfetmişlerdir. Avrupa malının nasıl yerli malı haline getirebileceğimizi çok düşünmüşlerdir. Bu bakımdan her ikisi de “sentetik” taraftarıdır. Kısacası her ikisi de naylonlarını yerli tezgahlarla imal etmek isterler.

Şu satırlar Peyami Safa’nın: “Hiçbir medeniyet, ona yabancı bir memlekete, o memleketin tarihine selam vermeden, damdan düşercesine girmemiştir ve giremez. O tarihin canlı değerleri arasında hallühamur olmak (ona pek çok şey katmak ve ondan pek çok şey almak) zorundadır. Medeniyetlerin tarihi bu kaynaşmaların tarihidir. Kendi medeni tarihimizin toptan ve bir kalemde silinip Avrupa medeniyetini olduğu gibi almamız gerektiğini sanan bir kısım aydınlarımız, Süleymaniye gibi sanat abidelerimizi vücuda getiren milli kültürümüzü yok farz edip sıfırdan başlamanın mümkün olduğuna inananlarımızdır. Tarih, yok farz edilmekle yok olmaz. Hatta tarihlerini inkâr eden milletler yok olur, fakat tarihleri kalır.”[1]

Şu satırlar da Kemal Tahir’den: “Biz Osmanlılıktan çıkar yol aramıyoruz ki! Fransa’daki çıkar yol bizim yolumuz olmuş. Hele Mustafa Kemalcilikten sonra biliyorsunuz, tekrar dönülmeyecek! Harf değişiklikleri falan filan… Biliyorsunuz tarihle ilişiğini kesmiş bir toplumuz (s. 42) (Sosyalizmi) aynen almak aynı ölümdür. O da Batı ürünüdür. Diğerleri (İslâmcılık, Turancılık gibi) nasıl ölüme götürdüyse, aynen alınmış sosyalizm de Osmanlı bünyesi için ölümdür. O da bir batı ürünüdür. Aynen alıyorsunuz. Kendinize uyduramıyorsunuz. Kendi dertlerinize çare bulur hale getiremiyorsunuz (s. 20)./ Tabii Batılılaşma hareketinin bir kolu da sosyalist harekettir. Yani laikliğin yanı sıra sosyalizmi biz, tıpkı Batılılaşmacılarımızın Batılılaşmayı aldığı gibi aldık (s: 29)/ 1860’da Marks’ın yazdığı sözleri, aynen burada kullanacağız diyorlar. Yani hiç onun üzerinden geçmeden, ondan yeni bir keyfiyet çıkarmadan. Kendi gerçeklerimizle onu karşılaştırıp ondan bir fikir, bir aydınlık almaya, gerekli ayırmaya lüzum görmeksizin hazır diyorlar. Müslümanlıkla sosyalizmin karşılaştırılmasını, herif kitabını yazdı da -saçma sapan bir kitap- (Garaudy, ondan öğrendik (s. 30).[2]

Dikkat edilirse Peyami Safa ile Kemal Tahir arasında Batıcılığa yaklaşırken temel espri bakımından öyle fazlaca bir fark yoktur. İkisi de Kemalizm’i, kendi geçmişimizi, kendi medeniyetimizi toptan reddettiği ve batı medeniyetini olduğu gibi ve aynen almaya kalkıştığı için eleştirmektedirler.

İşin tuhafı, her iki laik, düşünür romancı da bu eleştirileri Batılılaşma adına yaptıklarının farkındadır. Bütün kaygıları, daha iyi bir Batılılaşmanın yollarını keşfetmektir.

Temelde Batılılaşmaya evet dedikten sonra yani batıcı olmaya karar verdikten sonra Batı’nın içindeki ayrımlar, ayrılıklar bir Batı’cıya çok önemli şeylermiş gibi görünebilir. Nitekim bu yüzden birbirlerini faşistlikle, komünistlikle yahut materyalist veya spiritüalist olmakla suçlayabilmektedirler. Oysa olaya Müslümanca bir açıdan bakıldığında, bütün bu tartışmaların, yumurtayı sivri ucundan mı kırınalı yoksa yassı ucundan mı kırmalı tartışmasından daha anlamlı olmadığı görülecektir.

Sonuç Yerine

Bir zamanlar örnek yalnız Fransa’ydı (19. yy). O zaman “iktisadiyat”ın bu kadar önemli bulunulduğunun farkında değildik daha. Yalnızca rejim konusu ilgilendiriyordu bizi. Bu yüzden de hukuki idari alandaki düzenlemelerin dışındaki hadiselerde, deyim yerindeyse gelişine oynanıyordu.

1950-60 döneminde gözler birdenbire iktisadi alana çevrildi. Bu kez, siyasete yeni bir boyut daha getirildi: İktisat! O zaman dikkatler yeni bir vakıa üzerinde toplandı: ABD. Bu yeni vakıa iktisat sahasında bize modellik edecekti. Nitekim zamanın hükümeti Türkiye’nin yakın zamanda küçük bir Birleşik Devletler olacağından, her mahallede bir milyoner çıkartılacağından bahsetmeye başladı.

Sovyet Rusya, ta 1917’lerden beri bazılarının kafasında gizli bir model olarak yaşatılıyordu. 1960 hükümet darbesi, bu gizliliğin açığa vurulmasına yaradı. O zaman, Sovyet modelinin yanında bir Çin modelinin de vakıa olarak ortalarda durduğunun farkına varıldı.

Başka bir kısım Batıcılarsa öteden beri en iyi modelin Japonya olduğu kanaatindeydi.

Bütün bu modellere bakarak onların izlediği yollardan geçip Batılılaşmamızı isteyen kümelerin her birinin kendine göre ayrı gerekçeleri mevcuttu elbet. Ortodoks Kemalistlerin dışında kalan bütün diğer Batıcılar Kemalizm’i ya yetersiz buluyorlar ya da Batılılaşma yolunda izlediği yöntemi eksik buluyorlardı. Ama istedikleri şey, şu veya bu model içinde, şu veya bu yöntemle Batılılaşma hedefine ulaşmaktı.

Ne var ki şu önemli husus nasılsa ve nedense hepsinin gözünden aynı anda kaçmaktaydı: Batılılaşma hususunda bütün bu modellerin tartışılabilmesi ortamını getiren bizzat Kemalizm’in sağladığı espriydi. Osmanlı döneminde, özellikle İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra yoğun biçimde ortaya çıkan tartışmalarda batı medeniyeti bir kül olarak düşünülüyordu. Batı’nın içindeki söz konusu ayrımlara dikkat edenler, meselâ sosyalizm üzerinde duranlar, parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Üstelik onların ne söylediğine pek dikkat edilmiş olduğunu da sanmıyorum.

Kemalizm batı medeniyetini, içinde var olduğu söylenen ayrımlara bakmaksızın bir kül halinde kendi yerli medeniyetimizin yerine resmen ikame edince işte o zaman, düşünceler Batılılaşma üzerinde yoğunlaştı. Gerçekten Kemalizm, ne Japonya tipi Batılılaşmaya, ne Sovyet Rusya tipi Batılılaşmaya benziyordu. Ama o da nevi şahsına münhasır bir Batılılaşma idi. Hem de bir anlamda, sayılan bütün modellerden daha ileri bir Batılılaşma yöntemiydi. Çünkü Kemalizm, mesela bir Japonya’nın yaptığı gibi sırf Batı teknolojisinin sağladığı kolaylıklardan yararlanma biçiminde bir yöntem uygulamayı reddediyordu. Yahut Sovyet Rusya’nın yaptığı gibi Batı âleminde üretilmiş düzinelerce fikirden birini kendine rehber olarak seçip o yolda yürümeyi seçmemişti. Kemalizm, doğrudan doğruya bir batı ülkesi haline gelmemizi, kendi medeniyetimizi reddedip batı medeniyetini kül halinde kendimize mal etmemizi öngörüyordu. Kemalizm’in esprisi bu olduğu gibi resmen gerçekleştirilen de bu oldu. Şimdi bu ortamda bütün bu Batıcı fraksiyonların yaptıkları tartışmaların, aslında bir Fransa’da, bir İtalya’da yapılanlardan mahiyet bakımından pek fazla bir farkı yok, seviye bakımından onların çok düşük birer kopyaları olsa da…

Rasim Özdenören
Mavera, 29. Sayı, Nisan 1979

DİPNOTLAR:


[1] Doğu-Batı Sentezi, s. 130

[2] Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir, Dr. H. Dosdoğru, 1974

YORUM EKLE

banner36