banner17

Yeni Osmanlı; tamam ama nasıl?

Türkiye, evinin düzenini sağlamadan, eski Osmanlı toprağında nizam-ı âlem hevesiyle dertsiz başına dert açabilir. Lütfi Bergen uyardı.

Yeni Osmanlı; tamam ama nasıl?

Türkiye’de “Yeni Osmanlılık” diye ifade edilen, “emperyal” ama “emperyalist olmayan” bir devlet olma düşü var. Mahiyeti hakkında çok da bilgi sahibi olmadığımız bu fikir hakkında bilgi sahibi olmamıza imkân veren bir rapor yayınlandı. Newsweek’in yayınladığı rapor, Bill Gates’in sahip olduğu Legatum Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmanın ürünü. Raporun özü şu: Dünya, dört büyük emperyalin egemenliğine girecek; Kuzey Amerika Birliği, Türkiye İmparatorluğu, Rusya İmparatorluğu ve Güney Afrika İmparatorluğu!

Yeni Dünya Düzeni
(+)

Amerika’yla Kanada Kuzey Birliği’ni kuracak. Rusya İmparatorluğu, Ermenistan, Moldova, Belarus gibi ülkelerden oluşacak. Güney Afrika İmparatorluğu’nun Afrika kıtasının tamamını emperyal sahasına dâhil etmesi öngörülmüş. Türkiye de, “Yeni Osmanlılar” tabiri ile Eski Osmanlı’nın egemenlik sahasının bir kısmında misyon kazanacak; Türkmenistan, Özbekistan gibi eski Osmanlı topraklarında gitgide güçlenecek. Balkanlar, Kuzey Irak üzerinde söz sahibi olacak. Rapor, bir de bu dört egemenin dışında kalacak bölge ve kentlerden bahsetmiş. Örneğin “Vahşi Doğu” olarak adlandırılan Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan ve Tacikistan’dan oluşan bir “bölge”ye yer verilmiş. Yunanistan, İspanya ve Portekiz “Zeytin Cumhuriyetleri” başlığı altında tanımlanmış. Kuzey Avrupa ülkeleri, “Yeni Hansa Ligi” adı verilen bir oluşumla bir araya getirilmiş. “Büyük Arabistan Birliği”; Mısır, Ürdün, Kuveyt, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen’den oluşuyor. Çin, Hong Kong ve Tayvan “Orta Krallığı” adı altında toplanıyor. İran ise Gazze’yi içine alacak kadar genişliyor. Rapora göre bir de “kent cumhuriyetleri” diye tabir edebileceğimiz bağımsız “devlet şehirler” var: Londra, Paris, Tel Aviv, Singapur gibi. İsviçre ve Hindistan gibi ülkeler de bağımsız kalacakmış.

Financial Times

Hansa kent ne demek?

Raporda Avrupa için “Hansa Ligi” tabiri verilmesi ilginç. Çünkü Hansa Ligi, Almanya’nın, Ren Bölgesi ile Baltık Denizi Bölgesindeki ticarete aracılık etmek için kurduğu şehirleri ifade ediyor. Alman burjuvazisi 100 kadar şehirle Kuzey Avrupa’da tekelci ticaret üsleri kurmuştu. Birlik, kapitalist birikim sürecini ve tekelci çıkarlarını korumak için işi ordu kurmaya kadar götürmüştü. Bunlar, 1280- 1400 arası belli bir anayasası, kuralı, kaidesi olmayan “vahşi kapitalizm”in kentleriydi. Bu kentler Alman burjuvasını oluşturmuş ve dinde reformu zorlayacak derecede Katolik inancın gereklerinden koparmıştı. 1492 sonrası Amerika’nın keşfi ile ticaret yollarının değişmesi, birliği çökertti. Hansa kentleri, yerel tüccarları iflasa sevkeden “saldırgan ticaret” zihniyeti ile davranmaktaydı. Hansa Kent uygulaması, İlkçağ Yunan kent devletlerinde uygulanan kent modeliydi ve Ortaçağ İtalyan kentlerinde de varlık bulmuştu: Venedik, Ceneviz Cumhuriyetleri Hansa Kentleri örneklerinden sayılabilir. Bu tür kent cumhuriyetlerinde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Burjuva demokrasisi denilebilecek bir seçimle iş başına gelen kadronun tüm toplumu yönettiği bir idari sistemleri vardı. Bunlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler de diyebiliriz.

Çağlar KeyderÜretim şehrin dışında, hizmet içeride

Bu raporun bir hayal mahsulü olduğu, gerçekleşmesi imkânsız bir senaryoyu ifade ettiğini sanmıyorum. Raporu okuyunca, hatırıma on iki-on üç yıl önce okuduğum bir kitap geldi ve benzeri yaklaşımların o kitapta da ifade edilmiş olmasından ötürü hayrete kapıldım. Çağlar Keyder, Türkiye’nin önemli bir bilim adamı ve eserleri de başvuru kitabı. Legatum Enstitüsü’nün raporuna paralel sözleri 17 yıl önce söylemiş: “1970’lerden beri ulusal devletlerin gücünün nasıl yittiğine şahit oluyoruz. Artık ekonomilerin kaderini sermaye belirliyor ve sermaye sınır tanımıyor. Globalleşme dediğimiz de bu. (…) Türkiye’deki sermayenin de dışarıdaki kadar globalleştiği, dolayısıyla aynı mantığı paylaştığı (söylenebilir- LB) Öyle görünüyor ki, günümüzdeki siyasal otoriteler de bu mantığa karşı çıkamadıklarını teslim etmiş durumdalar. (…) Doğuşlarından itibaren şehirler (ben “kent” demeyi tercih ederim- LB), hizmetlerin (ticaret, yönetim, din hiyerarşisi) odaklaştığı noktalar olmuşlardır. (…) İki yüzyıla yakın bir dönem, şehirlerin aynı zamanda üretimin de toplandığı mekânlar olduğunu gördük. Şimdi şehirler eski konumlarına dönüyorlar, yani üretimi dışarıya atarak tekrar hizmetlerde uzmanlaşıyorlar. Bu yüzden yapılan yatırımın önemli bir kısmının sadece şehirlerde bulunan birtakım faaliyetlerde yoğunlaşması zorunlu. Şehirlerin dışında gerçekleşemeyecek bir hizmet sektörü odaklaşması, şehirlerin ön plana çıkmasını gerektiriyor.

“Steril ortamlarda konforlu insan” türü ortaya çıkacak

Sermaye, gerçek üretim yaptığı zaman dahi doğrudan emekle buluşmaz. Emeği istihdam edebilmesi bir takım hizmetleri gerektirir. Sermayenin kendi yapılanmasının global bir hiyerarşi içinde olduğunu düşünürsek gerektirdiği hizmetlerin de hiyerarşik yapıda olacağını düşünebiliriz. İletişim-telekomünikasyon, bilgi bankaları, finans kurumları, bankalar, sigorta şirketleri, medya, pazar araştırmaları, reklamcılık şirketleri, hukuk, muhasebe, müşavirlik, yönetim danışmanlığı kurumları sayılabilir. İletişimin potansiyeli öylesine yüksek ki, bu servislerin bulunduğu kentler eskisinden çok daha büyük bölgelere hizmet verebilecek durumdalar. Global düzeyde bir şehirler sistemi hiyerarşisi ortaya çıkıyor. Dünyaya yönelikliğin ve uluslararası düzeyde hizmet vermenin parçası olarak, tüm iletişim ağları, havaalanları, telekomünikasyon, ileri standartlarda oluşacak globalleşmenin yan ürünü olarak yer değiştiren insanların kendilerini yerel dokudan arınmış, steril atmosferlerde rahat hissetmeleri için beş yıldızlı oteller kurulacak, restoranılar açılacaktır. Bunlar başarıya ulaştığı takdirde, çok uluslu şirketler, bankalar, sigorta şirketleri, hukuk, muhasebe firmaları, reklamcılar, araştırmacılar buralarda şube açacak, bu gelişme de ortamı daha cazip kılacaktır. Örgüt merkezleri cezbedilecek, kongreler düzenlenecek, yabancı bir nüfus yerleşmeye başlayacak, sermayenin gereksinimleri karşılanacaktır. Örneğin New York, Londra ve Tokyo için globallik tartışılmaz bir statü. Hiyerarşinin tepesinde bunlar oturuyor. Sonra da Frankfurt, Paris, Seul,Çağlar Keyder Honk Kong, Chicago, San Fransisco, Sao Paolo gibi şehirler var. Sayabileceğimiz global şehirlerin sayısının o kadar da çok olmadığını görürüz. En fazla 20- 25 tane…

İstanbul için böyle bir statü söz konusu mu? Uygun ortam hazırlamaya çaba göstermeyen şehirler, yani inisiyatif kullanarak fırsatlara yönelik yatırım yapmayan, ortam hazırlamayan şehirler, bu yarışmada kaybediyorlar. İstanbul’un bir global şehir olmak için gerekli maddi koşullara sahip olduğu ve şehir olarak fırsatı yakalamak için inisiyatif göstermesi gerektiğini söylemek istiyorum.” (Çağlar Keyder, Ulusal Kalkınmacılığın Sonu, Metis, 1993: 92- 95)

Türkiye mi büyüyecek, Türkiye’yi kontrol eden sermaye mi?

Anlaşılacağı üzere artık ulusal ekonomilerin kentlerinden söz etme imkânı kalmadı. Kentler, ulusal ekonomileri dünya ekonomisine entegre ederek imkânları genişletme arayışında. Bu arayışın kaliteli emeği çekerek dünya ölçeğinde hizmet verebilen şirketlerini, iletişim imkânlarını, iş merkezlerini, otelleri, sanayi ötesi burjuva toplumunun üniversitelerini, tasarım reklam ve pazarlama kadrolarını uhdesinde bulundurmaya dönük çabası Türkiye’nin geleceği ile yakından ilgili. Türkiye, 20 milyona doğru yürüyen bir İstanbul ve 10 milyona doğru yürümek isteyecek bir Diyar-ı bekir ile globalleşmenin ilgi odağında. Böyle bir globalleşme Türkiye’yi 250- 300 milyar dolar ihracatı dahi kifayetsiz gören bir yüksekliğe taşıyabilir. Ancak bunun “Yeni Osmanlılık” ile bağlantılarını kurmak şüpheli. Türkiye’de büyüyen ihracat ve ticaret hacminin “Türkiye’nin büyümesi” anlamına gelmeyeceğini de düşünmek gerekiyor. Türkiye ekonomik olarak büyüyecek ama, akılda kalan şu soru zihinleri tırmalayacak: “Türkiye mi büyüyor yoksa, Türkiye’yi kontrol eden bir sermaye mi?”

Kınalızade Ali Çelebi, Ahlak-ı Alai“Yeni Osmanlı” anlayışı dertsiz başımıza nasıl dert açar?

Osmanlı, tarihe bir tımar sistemi ile çıktı ve bu topraklara koyduğu değerlerin temeli sosyal nizam ve adalet altında emniyetin sağlanması idi. Osmanlı’nın tarihteki varlığı kapitalizmin tecessümü ile zuhur etmemişti. Osmanlı düşüncesinde toplumun kahir ekseriyetinin hizmet sektörüne geçip raiyyetten çıkması demek, memleketin harap olması demekti. Bu nedenle Lütfî Paşa Asafname adlı risalesinde, “Bir yerin halkı başka bir yere göçerse tekrar eski yerine döndürülmelidir” diyordu. Kınalızâde de Ahlâk-ı Alâî’de, “Padişahlara adl elzem-i lâzımdır, amma dünyâ cihetinden, zîrâ adl tevfîr-i hazineyi mü’eddî. Zira hazine imaret-i memleketten hâsıl olur. Memleket –ki harâb ola- maldan bî- nasîb ve halkı gınadan bi nisab olsa gerek. Ve imaret-i memleket adl ile olur. Muhtaçları gözet, himaye et, zira şah halk sayesinde taç sahibi olur. Pes muttasıl re’ayaya zer ettirmek gerek. Tohm bulmazlarsa karz vermek gerek. Bakar, zîrâ’atları helak oldu ise tahsîl vermek gerek” (Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî, Klasik, 2007: 483) demiştir.

Bu yaklaşımda iktidar ile adalet arasında karşılıklı bir ilişki mevcuttu ve eğer halk üretim yapamayacak bir duruma düşmüşse (tohum bulamamak, ziraat yapamamak gibi) devletin vergileri arttırmak yerine üretimin önünü açacak tedbirleri alması elzem sayılırdı. Osmanlı’da bireysel zenginleşmeye engel olan, ferdiyetçiliğe ve burjuvalaşma zihniyetine karşı çıkan adalet-ekonomi fikri temeldi. Kınalızâde bu fikri “adalet dairesi” ya da “daire-i adalet” ismi verilen bir formülle ifade etmiştir: “Adldir mûcib-i salah-ı cihan; cihan bir bağdır dıvarı devlet; devletin nâzımı şeriattır; şeriata hâris olamaz illa melik; melik Adalet divanızapteylemez illa leşker; leşkeri cem’ edemez illa mal; malı cem’ eyleyen reâyadır; reâyayı kul eder paşişah-ı âleme adl.” Yani ,“Hükümdar askersiz kuvvet sahibi olamaz; parasız asker olmaz; tebânın refahı olmadan para olmaz; adalet olmadan halk müreffeh olamaz.”

İçinden tımarı çıkarılmış bir Osmanlı, Anadolu’da nizam kuramayacaktır. Türkiye emperyal bir devletten siyasal bir birlik ve milli bir pazar kurma iradesiyle çıktığı yolda henüz bir inşâyı tamamlamadan, evinin düzenini sağlamadan, eski Osmanlı toprağında nizam-ı âlem hevesiyle dertsiz başına dert açabilir.

 

Lütfi Bergen uyardı

Güncelleme Tarihi: 14 Ekim 2010, 16:30
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20