“Yalnızlık sizin size yokuşunuzdur”

Üç saç ayaklı bir soru bu aslında; sanat sanat için mi, halk için mi, yalnızlık için mi? İçine düşmeyen, derdini çekmeyenler için yalnızlık ve izole bir hayat cazip görünse de, Hasan Ali Toptaş’ın deyimiyle, “yalnızlık sizin size yokuşunuzdur.” Ayça Örer yazdı.

“Yalnızlık sizin size yokuşunuzdur”

Çeşit çeşit meslek içinde zaman ve mekân vurgusu yapılan tek meslek sanatçılık olsa gerek. Yazar mısınız? O hâlde paranız bol, vaktiniz çok, işiniz yok olmalı. İnsan parasızken kendini bir sandalyeye mahkûm edip çalışır mı? Ressam mısınız? Emekliliğinizi bekleyin, o zaman bol bol fırsatınız olur. İlla ki sırtınız pek olmalı ki böyle fuzuli işlere zaman ayırabilesiniz.

Peki, bu işlerin sırrı gerçekten mutlak bir yalnızlık mı? İnsanın beş çocuğu, bakması gereken bir evi varken yazar olamaz mı?

Aslında konunun yabancılarına bohemlik ne kadar cazip görünse de üretmek tutkusu hiç de bohemlik kaldırmayacak kadar disiplinli bir iş.

Peki, bu algı nereden geldi? Belki sanatçının çalışırken dünya işleriyle ilgilenemeyecek kadar konsantre olmak zorunluluğundan. Nihayetinde sanatın himaye edildiği, sanatçının yalnızca işiyle ilgilensin diye bırakıldığı zamanları da biliyoruz. Fakat bu hep böyle şanslı bir denklem değil, her sanatçı bir himaye altına girecek kadar mesut değil. Tabiri caizse, değirmenin suyu bir yerden gelmiyorsa siz de maişetini kazanan milyonlardan biriyken sanatınızı icra etmelisiniz.

Bu işin başka bir tarafı daha var. Sanatçı ille bohem mi olmalıdır? Ailesi olan, hatta biraz daha net anlatalım, bayram ziyaretine giden sanatçı hiç mi yoktur?

Bohemlik sanat için zorunlu mudur?

Fikret Adil’in Cumhuriyet’in ilk yıllara denk gelen zamanlardaki tanımına bakalım: “Memleketimizde bohem hayatı yaşayan sanatkâr pek azdır. Kahve peykelerinde uyuklayan, koltuk meyhanelerinde endaht’a giden, sinema kapılarında kavga çıkaran sahte muharrirler kendi zanlarına göre bohemdirler. Bu sadece bayağılıktır... Hakiki bohem her şeyden evvel çalışır ve sanat eseri meydana getirir. Eğer bu eserde devrinin ilerisine geçerse, anlaşılmazsa bu onun kabahati değildir. Ve bohem kazanır, bütün kazancını bir günde bitirir. Onun zaman telakkisi yoktur.”

Yine o dönemleri tasvir eden Beşir Ayvazoğlu, sanatçıların düzenli devam ettiği mekânlardan dem vururken, bu mekânların mutlak bir aylaklıktan ziyade, bir fikir üretimine de ev sahipliği ettiğini hatırlatıyor: “Varlıklarını 1940’lara kadar devam ettiren Küllük, Darüttalim ve Meserret gibi kahveler, ‘Esafil-i Şark’ın mekânlarıdır... Bu kahvelerin müdavimleri, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarıyla Mütareke’nin bütün acılarını yaşamış ve zamanla hayata mizahın penceresinden bakarak rahatlamayı itiyat edinmiş aydınlardır... Bu kahvelerde, her ne kadar mizaha ve şakaya bulansa da ciddi bir biçimde fikir üretildiği, özellikle muhalif söylemin bu kahvelerde geliştiği söylenebilir.”

Sanatta izole bir hayatın getirdiği bir ilham kadar, cemiyetin de verdiği bir ilham söz konusu ve bu yadsınamayacak kadar büyük bir yer tutuyor. Savaş ve Barış eserini dünyaya kazandıran Rus yazar Lev Tolstoy’a bakalım. Yazarın 13 çocuğu ve 48 yıl süren bir evliliği var. Hayatının önemli bir kısmını çiftliğinde gündelik işlere yardım ederek geçiriyor. Bu onu yazmaktan alıkoymadığı gibi, dünya edebiyatına damgasını vuran eserler vermesini de sağlamış. Yazar yalnız kalmayı ve dünya işlerinden vazgeçmeyi tercih ettiğinde 82 yaşında. Kısa bir süre sonra bir tren istasyonunda donarak hayatını kaybediyor.

Bir haminin himayesine girmek her sanatçı için tercih edilebilir bir yol değil. Peyami Safa, sanatçı açısından bu meseleyi şu sözlerle yeriyor: “İnanınız ki en cesur yaşayan biziz; üç büyük korku bizde yoktur: Sefalet, hastalık ve ölüm korkusu. Bu en büyük üç zaaftan kurtulduk. Biz, kaldırım çocukları ve kaldırım köpekleri, insanların ve hayvanların en kuvvetlisiyiz. Ölümden korkmuyoruz ki hastalıktan korkalım, hastalıktan korkmuyoruz ki sefaletten korkalım, sefaletten korkmuyoruz ki dolgun bir karın sıvamak ihtiyacıyla hamilerimizin önünde el pençe divan duralım.”

Sanatçının yalnız kalması gerektiği fikri nereden çıktı peki? Bohemliğin sanat olarak algılanmasıyla belki. Burada bohemliği açalım. Türk Dil Kurumu’na göre bohem, “yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayışı olan (kimse veya topluluk)”; Kubbealtı Sözlüğüne göreyse bohem “Çingeneler gibi yarını düşünmeden günü gününe, tasasız ve derbeder bir hayat süren, genellikle sanat ve edebiyat çevrelerine mensup kimse.”

Oysa hayat çok zaman bu fırsatı sunmuyor. Tasasız ve derbeder yaşayabilmek pek az insanın başarabildiği bir şey. Elbette sanatçının da…

“Yalnızlık sizin size yokuşunuzdur”

Türk edebiyatına en gerçekçi eserleri veren Orhan Kemal de bu mutlu azınlığa dâhil olmayanlardan. Dört çocuğuyla beraber sıklıkla geçim sıkıntısı çektiği bir ömür sürüyor. Kendisine “Neden zenginlerin hayatlarından hiç bahsetmiyorsun?” diye soran hâkime, “Ben gerçekçi bir yazarım, onların yaşayış tarzını bilmiyorum.” diyecek kadar hem de.

Oğlu Işık Öğütçü, anılarında babasının bu zorluklarını anlatıyor: “Hatırlıyorum o yıllarda herhâlde beş altı yaşlarındaydım. Tadını bildiğim fakat daima yeme fırsatı bulamadığım, genellikle bayramdan bayrama kavuştuğum çikolatayı arzu ediyordum. Unkapanı’nda babamın çalışma odasına giden koridorda, ciğerci dükkânının önünde yalanan kediler gibi koca Orhan Kemal’in kapısına bakıyordum… Çikolatayı özlüyor, koşullar ne olursa olsun onu yemek istiyordum. Ve sonunda babamdan duymak istediğim ses, ‘Oğlum, gel bak kuş sana ne getirdi?’ O kuşun ne getirdiğini daha önceden çok iyi biliyordum. Yıldırım hızıyla odasına girmemle, divanını örten siyah Siirt battaniyesi üzerinde duran çikolatalı gofreti elime almam bir anda olurdu. Heyecanla, nefes nefese kâğıdı güzelce açar, sanki elimden onu alacaklarmış gibi büyük bir hazla, tadını çıkara çıkara, ama bu mutluluğun çok kısa süreceğini bilerek, gözlerim yumuk yumuk yerdim. Çabuk bittiğine kızar, neden bir kamyon dolusu yiyemediğime hayıflanır, parlak kâğıdına bulaşmış, erimiş çikolatasını da bir güzel yalardım. Ağzım, burnum çikolata içinde kalırdı. Çikolatayı doya doya yaşarken Orhan Kemal’in beni izlediğini bilmezdim. Duygularımın nasıl dalgalandığını, yazar önsezisi ile bütün çocukların bu durumda neler hissedebileceklerini düşünüyordu sanırım. Yıllar sonra bir çocuğun çikolata hasretini, yazdığı ‘Çikolata’ öyküsünde ölümsüz kıldığına tanıklık ediyordum.”

Benzer bir hikâye Turgut Uyar için de geçerli. İlk eşi Yeldan Hanım’la oturduğu Edirnekapı’daki Vaiz Sokak için bir şiir kaleme almış:

Ben sana kürk alamam doğrusu

Güzel bileklerine bilezik alamam

Bir kap yemek, bir elbise

Öyle bir tad var ki fakirliğimizde

Başka hiçbir şeyde bulamam

Yıllar sonra, oğlu Tunga da babasını şu sözlerle anlatacak: “Zor şartların şairi diyebilirim babam için. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, babamla Edip Cansever’i mukayese eden doğru bir teşhis vardı: ‘Turgut Uyar ay sonu matematiği şairidir,’ deniliyordu yazıda. Ay sonu trafiği var: Kira mı, elektrik mi, çocuklar mı, bu dertlerin arasında üretiliyordu onca şiir. Babamın şiirlerinde daha açık ve hatta bazen kaba denebilecek hayat şartları yer bulmuştur kendine...”

Yine şairden bir örnekle bu bahsi kapatalım. Turgut Uyar’ın kızı Semiramis, okula kayıt hikâyesiyle bir babanın da portresini çizecek: “…Kayıt işleri falan bitmişti ama bir türlü beni bırakıp gidemedi, kıyamadı. Birini arıyordu, yemek saati gelmişti, o ara, operacılardan bir abiye denk geldi ve gayet nazikçe, ‘kardeşim bakar mısın?’ diye seslendi. Abi de yine kibarca ‘buyurun efendim,’ dedi. Babam, biraz buruk bir sesle, ‘benim kızım hiç yemek yemez de, sana zahmet yemek yerken masasında, başucunda biraz durur musun?’ diye sordu. Bu anı aklıma her geldiğinde içim sızlar. Hem ne oldu biliyor musun, işte o abi, tam üç yıl boyunca, neredeyse istisnasız her gün, ben yemek yerken gelip başımda durdu, ‘yemek yiyor musun bakalım’, diyerek kontrol etti beni.”

Mutlak sessizlikte çalışamayanlar

Yine Uyar’ın dönemdaşı Cemal Süreya, mutlak sessizlikte çalışamayanlardan. Hatta çalışması için ille de gürültülü bir ortam arıyor. Çok küçük yaşlarda böyle yazmaya başladığı için, sonrasında da evde mutlaka bir ses isteyenlerden.

Belki bir imge olarak yalnızlık, tek başınalık güzel ama gerçeğe vurduğunuzda büyük bir karşılığı yok. Sanatçılarda türlü bencillikler tezahür ediyor ama yalnızlık olmazsa olmaz denilebilir mi? Örneklere bakacak olursak, hayır. Yalnızlık bazen marazi durumlara bile kapı aralayabilecek bir sorun. Vincent Van Gogh bu sorundan öylesine korkuyor, bu telaşı içinde o kadar güçlü hissediyor ki ayrılıklara dayanamıyor. Hikâyesini okuyanların yakından bileceği gibi, ünlü ressam yakın dostu ve ev arkadaşı Paul Gauguin şehri terk ettiğinde dayanamayıp kulağını kesiyor. Bu korku atağı beraberinde başka bir yalnızlığı daha getiriyor, kasabada dışlanıyor.

Yalnızlık şikâyetini Friedric Nietzche’nin mektuplarında da bulmak mümkün, kız kardeşine şöyle sesleniyor: “İnsanın söyleyecekleri bu kadar çokken susmaya mahkûm olması ne feci! Ben yalnızlık için mi yaratıldım, içimi açacak bir kimseden hep yoksun kalmak için mi? İçini açamamak, gerçekte bütün yalnızlıkların en korkuncu, bütün demirden maskelerin içinde en demirden olanıdır, tam dostluksa yalnız benzerleri arasında olur.”

Üç saç ayaklı bir soru bu aslında; sanat sanat için mi, halk için mi, yalnızlık için mi? İçine düşmeyen, derdini çekmeyenler için yalnızlık ve izole bir hayat cazip görünse de, Hasan Ali Toptaş’ın deyimiyle, “yalnızlık sizin size yokuşunuzdur.”

Ayça Örer, “Sanat Yoksa Yalnızlık İçin midir?” Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, Sayı 7.

Yayın Tarihi: 14 Ekim 2019 Pazartesi 07:00 Güncelleme Tarihi: 10 Ekim 2019, 16:01
banner25
YORUM EKLE

banner26