Waldo ile Henry’nin düellosundan “Türkiye” çıkar mı?

"İsmet Özel, masalını anlatırken Türkiye’nin hikâyesini de anlattığını söyler. Türkiye’nin siyasal ve entelektüel hayatını (aslında sadece siyasal hayatını, çünkü Türkiye’de kendisininki dışında anlatılmaya değecek bir entelektüel hayat yoktur) kendi hayatla karşılaşma evrelerine indirgeyip anlatır." Sabri Akgönül yazdı.

Waldo ile Henry’nin düellosundan “Türkiye” çıkar mı?

İsmet Özel: kendisi hakkında edilen her kelamı daha baştan yanlışlamaya yahut en iyi tabirle, nakıs olarak damgalamaya girişen, biricik ve tek başına olmanın hazzını hep tavında yaşayan bir şair. Derginin İsmet Özel özel dosyasında, şairin düşünceleri ve görüşleri ile mutabık bir değerlendirmeyi diğer yazarlara bırakma niyetindeyim (ki böyle bir mutabakat çabası, bu çabaya girişen bir yazarın hüsn-ü heyecanıyla sınırlı kalacaktır.) Bu kısa yazıda, 1988 yılında yazılan, şairin otobiyografisi/masalı olan “Waldo Sen Neden Burada Değilsin?” kitabını ve 2004 yılında yazılan, şairin kendi durduğu yerde durmayanlara yan gözle bakarak değil cepheden, siperden bakarak bahadırlık ettiği “Henry Sen Neden Buradasın?” serlevhalı kitabını merkeze alan eleştirel bir değerlendirme yapmayı seçtim. Şairle kurulacak diyalogun, eğer şairden beklediği teveccühü bulamazsa kurulacak monologun, anlamlı olabilmesinin tek yolunun aykırılıklarımızın altını kalın çizgilerle çizmekten geçtiğini düşünüyorum çünkü.

Masalım, âh benim güzel masalım!

“Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır.” Kendi masalını (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?) anlatmaya bu Heideggerci cümle ile başlıyor şair. Heideggerci kökene sahip birçok yargıyı (“düşünmek”, “inziva”, “insan oluş”, “sahicilik”, hatta –neden saklayalım ki– “şiir” hakkındaki sınanması imkânsız önermeler) ve Alman İdealizminin kavramlarını retorik amaçlar mucibince oluşturulan bir jargon kullanarak devam ediyor tahkiyesine. Kendi masalını anlatmaya başladığında okuruna bir şey vaat ediyor İsmet Özel: “Ben, burada kendi masalımı yıkmaya çabalayacağım. […] Masal yıkılmalı ve gerçek, egemen olmalıdır” (vurgu bana ait). Sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyerek şairle ilk aykırılığımı belirgin kılmama izin verin: Kendi masalını yıkma niyetiyle yola çıkan şair, yolun ortalarında masalına sıkı sıkı tutunuyor ve sonlara doğru masalını bir nevi tütsülüyor. Ne o eriyor muradına, ne de biz çıkıyoruz kerevitine! Peki, vurgulama albenisi zerk ettiğim gerçek’e ne mi oluyor? Masalın ılıman şiirselliği gerçek’i galebe çalar; gerçek ilişkileri anlamak artık bir mesele olmaktan çıkar, bütün çaba kavramları diyalektik olarak dengelemeye hasredilir.

Hangi kavramları? Masalda üç anahtar kavram var: Şair, Komünist, Müslüman. Bu üç kavram esasen varlığını şiire borçludur. Diğer iki kavramın gündeme gelmesi bile şiir sayesindedir. Şiir; insanı araştırma aracı, bir bilgilenme türü, engin ve yüce bir uğraş olarak tanımlanır. “Diyebiliriz ki şiir insanın duruşu, “objectification”udur” (vurgu şaire ait). Kitap boyunca sıklıkla şiir hakkında tanımlamalar yapılır, şiirin hem İsmet Özel’in ve Türkiye’nin macerasındaki yeri hem de diğer yazı türlerine üstünlüğü tekrarlanır.

Cumhuriyet dönemi Türk düşünce dünyası, şiirselliğin sultası altındadır. Şairler ferman buyurup entelektüel alanda birbirlerine cephe açtılar. Kitleleri uyarmak, onları bilgilendirmek ve aydınlatmak görevini kuşandılar. Köylüleri bile ilkin onlar öldürdüler. Burada herhangi bir kişiden bahsetmiyorum; bilim eleştirisini kinik bir bilim düşmanlığına vardıran, aksiyomlarını hiç tanımadığı pozitivizme, dayandığı ilkeleri düşünsel olarak değil de kurumsal olarak tecrübe ettiği pozitivizme, şiirsellikle taşmış şamarlar indirmeyi bilgili sayılmanın ilk adımı belleyen bir tipten, tipolojiden bahsediyorum.

Poiesis versus Noesis

Bu tipolojide yer alanlar dinamik kavramsal modellemelere dayanan istidlâlî akıl yürütmenin gerekliliğini hiç umursamazlar. Biteviye bir öz’e vurgu yapan, kendi üzerine kapandığı için sorunsallaştırılmaya da kapalı coşkulu önermelerle ve egzotik kalıplarla söz dalaşı, kalem kavgası yaparlar. Metaforlarla, etik-politik belagâtlerle, sezgisel ve duyusal hayal gücüne dayanan karmaşık önermelerle, gerçek hayatın verileriyle sınanmaktan korkan, somut-olanın soğuk yüzüyle karşılaşmayacak kadar acelesi olan kerameti kendinden menkul anlam ve idrâk kategorileriyle birbirlerine ateş ederler. Hakikatin ve sahiciliğin temsilcisinin kendileri, hakiki ve sahici olanın gerçekleştiği mekânın da kendi durdukları yer olduğunu ilan ederek yekdiğerine bazen geri kalan herkese, karşı kılıç kuşanıp hınç beslerler. Yerli-yabancı, iyi-kötü, buralı-oralı, Doğu-Batı, bireysel-kolektif, dünyevî-aşkın, Müslüman-Hıristiyan, Türk-Amerikalı dikotomilerini temcit pilavı gibi ısıtıp kendilerini hakikâtin, sahiciliğin zorlu yollarına revan olmuş, hüzünlü ama çatık kaşlı bir resul, bir elçi olarak görürler. Elçiye zeval olmayacağından şüphe duydukları için de o çokça kullandıkları risk alma, rizokoyu üstlenme lafta kalır ve birer monark gibi davranırlar. Bu egemenliği yitirmemek için poetik retoriğin serin akıntısından sistematik düşünmenin ve soruşturmanın buz gibi sularına kulaç atmazlar. Bu tipin, aynı ürünü hep yeniymiş gibi sunması, hatta kendisini yeniden-üretmesi, poetikanın serin akıntısı sayesindedir. Bu serin akıntıda hanyayı konyayı gösterir, hanyayı konyayı öne çıkarıp muhatabının aklını çeler; defans alanında çelimli çalım atar. Kendisi gibi düşünen insanları veya kendisi dolayımıyla düşünen tilmizlerini bile kendisini eksik anlamakla, yanlış anlamakla paylar. Bir eleştiride bulunmaz, kavram ile kavramın nesnesini yüz yüze getirip kritik bir analiz yapmaz; doğrudan paparayı basar. Böylesi bir papara, sahicilik jargonu içinde kotarıldığı ve lirik coşkunun bir ürünü olduğu için paylanan kişiler, hiç tereddütsüz hizaya geçerler. Üstad, teveccüh buyurup onları sigâya çekmiştir ne de olsa.

İsmet Özel, masalını anlatırken Türkiye’nin hikâyesini de anlattığını söyler. Türkiye’nin siyasal ve entelektüel hayatını (aslında sadece siyasal hayatını, çünkü Türkiye’de kendisininki dışında anlatılmaya değecek bir entelektüel hayat yoktur) kendi hayatla karşılaşma evrelerine indirgeyip anlatır. Bu anlatıda şiirsel- metaforik güç berkitip kavramsal-analitik düşüncenin alanını daraltır. Ağır, düşünsel işçilik gerektiren faaliyete ve çok fazla verinin birleştirilip son derece meşakkâtli bir sentez oluşturma çabasına girişmesine lüzum kalmaz böylece; cepheyi kurmuş, tek kişilik sipere konuşlanmış, nesnelerin çoğalıp çeşitlenmesine duyarsız kalarak elindeki donuk kavramları her nesneye giydirmeye başlamıştır.

Şairin gündelik olana kızgınlığı

İkinci kavram/evre: Komünist. Şairin kendi beyanıdır: Onu, ayakta tutan iki hazırlığı vardır: “kadirşinas bir itaatsizlik” ve “tevarüs edilmemiş asalet.” Gündelik düşüncelerin ötesine geçebilmek için bu evrede mezkûr iki hazırlığına dayanır. Gündelik olana, gündelik hayata düşmandır şair, çünkü gündelik hayat şiiri öldürür, ona göre. Öyleyse şiir de gündelik hayatı öldürmelidir. Nedendir, gündelik hayat ve şiir arasındaki bu mortal combat? Çünkü şaire göre: “Gündelik hayatın temel belirleyicisi tepeden alınan kararlardır.” Bu yüzden; “Ne gibi insanlar olduğumuzu bilmek için ne gibi siyasi kararların gölgesinde kaldığımızı bilmemiz gerekir.” der. İnsan, siyasi kararların kırbaçları altında inleyen ve her adımı o kırbaçlarla belirlenmiş bir mahlûk olarak anlaşılır, şairin kaleminde. Kendisi mi? Kendisi, bu belirlenmiş-insan olmaktan uzaktır; vakıa, o şairdir ve “siyasi kararların gölgesinde” soluklanma yerine şiirin gölgesi altında insanlık mabedi kurmuştur. Gündelik hayata eleştirel bakmaz, kızgınlıkla bakar. Gündelik düşüncelere tözcü, bayağı ve apaçık olduğu için karşı çıkmaz; gündelik olan gerçek olduğu için, somut olduğu için örselenir. Şair somuttan yola çıkmaz; o idealarla, anlamlarla, soyut ve ulvî değerlerle iştigal eder. Jargonu somutu saklayarak kurar, çünkü. İnsan olmanın anlamını ve anlatısını kendisi belirler, insan-olmanın bütün sembolik sermayesini kendisine temellük eder. Şair; sürekli ayık olmaktan bahseder, dogmatik bir ayıklıktır onunkisi.

Düşünsel çabasına devam ederken bir “kriz” yaşar, bir “arayış”ta bulur kendini şair. Marx’la ve Marksizmle hesaplaşır. Gerçek değil metafizik bir hesaplaşmada bulunur: Marksizmi, Hristiyanî ve mesiyanik bir yorumdan geçirir. 1950’ler Avrupa’sında ve 1970’ler Türkiye’sinde bir takım kalem erbabı Marksizmin “sekülerleştirilmiş mesihçilik” olduğunu söylemeyi matah bir şeymiş gibi âdet edindiler. Büyüsü bozulmuş dünyayı büyüleme furyası her cenahta kendisini gösteriyor ve katı olan her şey yüceltiliyordu. İlk darbe, katı olan her şeyin buharlaştığını icaz-ı bittakdir ifade eden şahsa vurulmalıydı; onun handiyse seküler bir büyücü olduğu söylenmeliydi. Her arayış, yeni bir yer bulmaya tevessül etmeden önce hâlihazırda bulunulan yeri terk etmeye verilen bir karardır. İsmet Özel, kaynağını belirtmeden tabii, heyecanlı bir kâşif edasıyla, Marksizmin mistik ve teolojik bir fırça darbesiyle malul olduğunu söylemeye bu arayış esnasında başlar. Aslında Marx’ın bilimsel bir orijinalliği yoktu ve kendisine yaslanılan hareket sekülerize edilmiş bir orji örneği idi. Tutkulu şiirselliğin ve coşkulu şairaneliğin en iyi yaptığı şey burada da işe koşturulur: Hızlı genellemelerle, sınanması mümkün olmayan ve hesabı verilmeyen önermelerle yapılan bir abra kadabra.

Masala Müslümanlığın dahli: İnziva

Üçüncü ve son kavram olan Müslümanlık, bu sırada sessizce beliriverir. Önce bir inzivaya çekildiğini söyler; fiziksel bir inziva değildir bu, düşünsel bir inziva. (Zaten şairin bedenini yorduğu nerde görülmüştür. Bedensel çaba, kol emeği, bunlar şairin aristokrat ruhuna zarar verir; o kafasını yoracaktır, zihinsel emektir, onun harcı.) Bir güvenlik arayışı içerisindedir. Bütün kültürel çabası ve mekân tuttuğu dünya-görüşleri son kertede birer mistifikasyona uğruyorlar, şaire göre “diktatör”leşiyorlar, “baskıcı birer inzibat rolünü” üstleniyorlar. Büyü bozumunu vaat eden bütün dünya-görüşleri nihayetinde kendilerini büyülü bir hâle olarak sunuyorlarsa, ne yapsındı şair? Kafa mahkûm: Madem dünyanın büyüsünü bozamıyordu, o hâlde büyük büyücü ben olayım demesinde ne mahsur olabilirdi ki? Ama önce büyüleyenlerin en büyüğünün, kitap yazmayan ama kendisine Kitap indirilenin, efsunkâr-ı ekberin divanına varıp diz kırmak gerekiyordu. Düşünsel inziva, dünyayı tamtıkır büyüleyen bir çıktıyla hitama erdi: Müslümanlık.

“Müslüman olmak beni, kendimi bildim bileli içine düştüğüm yalnızlıktan çekip çıkardı. Nasıl oldu? Yeni dostlar, aralarında kendimi emniyet içinde hissedeceğim kardeşler, ihvan, bir cemaat mi buldum? Hayır.” Tabii ki de hayır. Şair kalabalıklaşır mı hiç? O tek başınadır, biriciktir. Hâl böyleyken, nedir bu şairin kurtulduğunu söylediği yalnızlık? Cevap veriyor: “Yalnızlıktan kurtuluşum bir bakıma modern bir insan olmaktan kurtuluşum sayılır. Modern (çağcıl) bir duygudur, yalnızlık ve ancak adına bazen Batı Medeniyeti denilen, burjuva hükümranlığı altında bulunan ortamın ürünü olan insanda, “yeni insanda” kök salabilir” (vurgu şaire ait).

Masalın parçalanmak yerine kutsandığı yer burada derinleşiyor. Artık kutsal-dindışı ayrımından tevellüt eden nurtopu gibi bir dikotimimiz var: Bir yanda tek başına kalsa bile yalnız olamayan Müslüman İnsan, diğer yanda yalnızlığı yegâne yoldaşı belleyen Modern/Batılı İnsan. İki ideal tip ve güme giden gerçeklik.

Kimdir bu Müslüman? Bir gündelik hayatı, bir bedeni, uğraştığı somut sıkıntıları var mıdır? Alâmet-i fârikası nedir bu Müslümanın? Sadece “yalnız” olmaması mı? Masal kahramanı olduğu için bu Müslüman, onu gerçek yaşamdan alabildiğince soyutlayarak ve kendisine Müslüman diyen hiç kimsenin itiraz edemeyeceği birine dayanarak bir tanım vermek gerek. Şair burada hâdis-i şerif’e başvurur: “Müslim, insanların dilinden ve elinden salim oldukları kişidir.” Masalının son yaprağında; “Müslüman aynı zamanda “dünya sistemi”nin zulmüne razı olmayan kişidir.” diyerek metafizik bir irilik katar Müslüman kişisine. İdeal, kafası delifişek, soyut bir Müslüman tipi çizer şair… Eller, kollar, beden yok; somuta dokunmaya ne gerek var! Nasıl olsa cennete bile kafasının üzerinde yürüyerek girecek, bu Müslüman.

1988 yılında, şaire göre, zulümden yana olmamayı tercih eden insanlar arasında “Sen neden buradasın?” veya “Sen neden burada değilsin?” soruları teati edilmeyecektir. Eee, peki 2004 yılında “Henry Sen Neden Buradasın?” diyerek bu teatilerden bir Türkiye masalı çıkarmaya çalışan kim?

Sabri Akgönül

Makas Dergisi, Ağustos-Eylül 9. sayı

Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2019, 21:52
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bekir Bülbül
Bekir Bülbül - 1 yıl Önce

İsmet Özel eleştirmek için sebebiniz nedir

banner19

banner13

banner26