Türkiye'deki zulümleri Sünni Türkler mi yaptı?

Orhan Pamuk, 'Kafamda Bir Tuhaflık' romanında bütün kötülüklerin kaynağını Türkiye’nin çoğunluğu olan Sünni Türklerin omuzlarına yıkıyor. Yusuf Tunçbilek yazdı.

Türkiye'deki zulümleri Sünni Türkler mi yaptı?

Sanırım bu yazıya Orhan Pamuk’un okuma alışkanlığıma yaptığı katkıyla başlamalıyım. Kendisini -aşağı yukarı bütün Türkiye gibi- 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte tanıdım, sonra romanlarını okudum, hatta böylece kitap okuma alışkanlığım gelişti. Çokça eleştirilmesine karşın Nobel Edebiyat Ödülü veya popüler kitapların “ileride ciddi kitap” okuyacak genç okuyucular için böyle pozitif etkileri oluyor.

Fakat sonrasında araya daha çok fikir-ideoloji kitapları girdi ve edebiyattan gün geçtikçe uzaklaştım. Edebiyatın “dünya üzerinde yaşanan zulümlere direkt ses çıkarmayışı”, bu alanı sorgulamaya ve oradan uzaklaşmama neden olmuştu. Hatta bir ara işi abartıp şairlere ve edebiyatçılara düşman da kesildim.

Halbuki “dünyadaki zulümlere ses çıkarışı” da fikirsel kitaplardan öğrenmiş ve kitap okumaya da edebiyat sayesinde ulaşabilmiştim. Fikirsel kitapları okuma serüveni bir zaman sonra beni akademik metinleri tahlile de götürmüştü. Metrobüs gibi bir ortamda dahi çeviri metinleri anlamaya çalışmak insanı epey yoruyordu. Tam bu sırada Orhan Pamuk’un son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” çıkmıştı.

Aldığım notlarla da bir yazı yazmaya karar verdim ve okuduğunuz metin ortaya çıktı. Şüphesiz Orhan Pamuk’u hem edebiyatı hem de siyasi düşünceleri üzerinden eleştirebiliriz, ancak uluslararası alanda Türkiye’yi ve İstanbul’u tanıtması ve işine emek verdiği gerçeğini inkar etmek zor.

Orhan Pamuk’un romanlarını övmek veya siyasi demeçlerini eleştirmek sıkça yapılıyor. Yazdıkları üzerine ise neredeyse konuşulmuyor. Bu yazıda “Kafamda Bir Tuhaflık” romanı üzerinden Orhan Pamuk’u ve Türkiye’deki aydınların önyargıları fikirlerini tartışmaya çalışacağım.

Çoğunluk olan Sünni Türklerin azınlığı yok etme çabası”

Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık adlı eserinde kendi büyüdüğü çevrenin dışında olan halkı ya da sıradan insanlar diyebileceğimiz insanların hikayesini anlatıyor. İstanbul’a Anadolu’dan göçen yoksul insanların yaşam savaşı romanın ana konusu. Sokak satıcılarının ve göçmenlerin şehirde tutunma çabaları tasvir ediliyor. Geceleri İstanbul sokaklarında boza satan Mevlut ise ana karakter.

Romanın dili yabancı okuyucuya hitap edecek biçimde inşa edilmiş. Aslında bu bir problem değil gibi duruyor, sonuçta şu ana kadar Pamuk’un eserleri 62 dile çevrilmiş durumda. Ancak bunu kafaya takıldığını gösterecek şekilde yazmak bir problem, göze batması da çirkin olan bir unsur. Özellikle romanın neredeyse turist rehberliği yaptığı denilecek kısımları var.

Pamuk, romanda -eski İstanbullu biri olmasının da tanıklığıyla- gayrimüslimlere uygulanan göç, tehcir, mübadele gibi zulümlere, onların dükkanlarına, evlerine yapılan yağmalara değiniyor. Fakat olaylar hikayede öyle bir işleniyor ki Türkiye ve dünya siyasi tarihinden habersiz olanlar bütün her şeyi “çoğunluk olan Sünni Türklerin azınlığı yok etme çabası” şeklinde okuyor.

Sadece gayrimüslimlere yapılanlara değil, Kürtlere ve Alevilere yapılan zulümler de yukarıda verilene benzer biçimde “bunları çoğunluk olan Sünni dindar Türkler” yapmış imajı çizilerek veriliyor.

Romanda Kürtler ve Aleviler İstanbul’daki mahallelerde devleti destekleyenlerce taciz ediliyor. Bunun üzerine hepsi Gazi Mahallesi’ne göç ediyor ve sol örgütlere katılıyorlar. Hikaye öyle bir kurgulanıyor ki, sanki çoğunluk olan Sünni Türklerin tek amacı birlik olup Alevileri ve Kürtleri yok etmek.

Sivas Katliamı’nı “dinciler”in yaptığı gözler önüne koyuluyor. Türkiye toplumunun durmadan birbiriyle kavga eden bir topluluk olduğu izlenimi veriliyor. Gazeteci Uğur Mumcu öldürülüyor. Bu da bizlere askeri darbe bile yapabilme kapasitesi olan Türkiye’deki gazetecilerin ve medyanın “özgür olmadığı”nı gösteriyor.

28 Şubat nerede?

Pamuk Türkiye’nin 1969-2012 yılları arasındaki bütün siyasi ve toplumsal çatışmalarını işlerken enteresan bir şekilde “28 Şubat postmodern darbe süreci”ni görmezden geliyor. Kitabın sonundaki kronolojide ölümler, darbeler, belediye ve genel seçim sonuçları verilirken “28 Şubat 1997” tarihli askerlerin tanklarla sokağa inişi ve Müslüman kimlikli insanların başlarına neler geldiği ve toplumun buna ne tür reaksiyonlar geliştirdiği iki cümle bile anlatılmıyor.

Evet bir cümle var, romanda arada bir başörtü takan bir kadın üniversiteye girdiğinde tamamen örtüsünü çıkarmak zorunda kalıyor. Ama bunun niçin olduğu ve toplumun bu konuyla alakalı tepkileri hiç anlatılmıyor. Yoksa bu romanında “sıradanı” yazan Pamuk için bu olay “sıradan insanlar”ı etkilemeyen ya da sadece “dinciler”i etkileyen bir hadise miydi?

Romandaki diğer bir kadın (Vediha) üzerinden “Türk kadının ezilmişliği” vurgulanıyor. Zaten roman boyunca bir tane “sıradan kadın” mutlu değil, hepsi “ataerkil Türkiye”de yaşıyorlar ve üzerlerine onlarca yük var. Öyle bir anlatılıyor ki Türk kadınları, bir an'ı dahi mutlu geçmeyen erkek kölesi gibi...

Polisin tutuklulara işkence edişi, hemşeri ve akrabalık ilişkileri olmadan göç edenlerin şehirde tutunmalarının mümkün olmayışı, köy derneklerinin siyasi çıkarlar dolayısıyla kurulduğu, el öpme ile itaatin gerçekleştiği, insanların durmadan ucuz alkol kullanmaları, “dinci” partiye oy verenlerin bu durumu saklamaları, tarihi eserlere değer vermeyen müteahhitler, inşaat şirketlerinin iktidarla olan ilişkileri, depremin şehri rant olarak görenleri daha bir ortaya çıkarması gibi halkın kendi içerisinde çatışarak ve mutsuz olarak yaşadığı izlenimi veren onlarca madde sırlanıyor.

Sıradan insanları anlatmaya çalışan Pamuk, sıradan insanları “sadece geçim derdiyle yaşayanlar” olarak görüyor. İnsanlar hep mutsuz ve kederli olarak tasvir ediliyor. Hep daha fazla kazanmayı düşünen insanlar bunu yoksulların sırtına yüklenerek gerçekleştiriyor. Tabi yoksul çalışanlar da patronlarına karşı hiç boş durmuyor ve romanda örneğini gördüğümüz gibi patronlarını dolandırıyorlar. Dürüst insan o kadar az ki...

Pamuk, romanında bütün kötülüklerin kaynağını Türkiye’nin çoğunluğu olan Sünni Türklerin omuzlarına yıkıyor. Her ne kadar Sünnilik ya da Türklük durumu hiçbir zaman direkt hedef haline getirilmese de romanın kurgusundan öyle mesaj alınıyor ki sanki bütün ötekileştirilenler “çoğunluk olan Sünni Türkler” tarafından ötekileştiriliyor. Bu mesajın bir sonraki boyutu ötekileştirmenin sebebinin Türklük ve Sünnilik olduğu sonucudur.

Türkiye’deki aydınların sünni Türklerle olan problemi

Bu sadece Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” romanında bilinçli bir şekilde okuyucuyu yönlendirmek için art niyetli olarak yapılmış değil, ötekileştirmenin kaynağını Türklük ve Sünnilik olarak görmek Türkiye’deki aydınların genel bir özelliği. Onlar ötekileştirilenleri “azınlık” olarak görüyor, otomatik olarak da “çoğunluk” olanları suçluyorlar.

Batı’yı iyi bildiğini varsayan aydınlar burada tek-tipleştirici ve farklı olanlara zulmeden ulus devlet mantığını görmezden gelip, işinde gücünde olmaktan başka amacı olmayan insanlara adeta iftira atıyorlar. Problemin kaynağının Batı merkezli çıkmış ulus devlet olduğunu görmezden geliyorlar. Onlar için Batı ideal olduğu için problemin kaynağının Batı olması mümkün değil.

Türkiye’deki bazı aydınlar en basit gerçek olan bazı fikir ve sistemlerin kopyala yapıştır tekniğiyle Türkiye’de uygulandığı için problemler çıkardığından, Türkiye’nin Batı olmadığından, olamayacağından habersiz durumda. Onlar bütün suçu tanımadıkları Türkiye’nin çoğunluğu olan Sünni Türklere yıkıyorlar.

Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” romanında anlattıklarının hepsi doğru olabilir. Fakat Türkiye bunlardan da ibaret değil. Türkiye’deki zulümlerin sebebi çoğunluk olan Sünni Türkler hiç değil. Zira yüz yıllık Türkiye siyasi tarihinde azınlık olan bir avuç elitist çoğunluğu yönetti.

Orhan Pamuk, “Kar” romanı için “ilk ve son siyasi romanım” demişti ama görünen o ki siyasi romanlar yazmaya devam ediyor. Zaten siyasetin her şey olduğu Türkiye’de siyasetten uzak bir şeylerle uğraşabilmek en zor uğraştır ki bu da ayrı bir yazı konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor.

 

Yusuf Tunçbilek yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 12:00
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
hasan f.
hasan f. - 3 yıl Önce

Orhan Pamuk, siyaseti yalnızca siyasi partiler vasıtasıyla yapılan bir şey zannedenlerdendir. 2006'dan bu yana (öncesinde de) yazdığı bütün romanlar siyaset boyasına bulanmıştır öyle ya da böyle.Yusuf Bey'in ifadeleri değerli. Hatta diğer romanları da devreye sokularak, bütün romanlarındaki "siyasetsizlik" incelenip makale halinde yayınlanmalı, malumun ilanını göze alınıp...

İsmetullah Güler
İsmetullah Güler - 3 yıl Önce

Türkiye aleyhinde,İslamı ve Müslümanlar'ı tezyif etme söylem ve gayretleri,Ermeni soy kırımı yapılmıştır(!) ifadeleri Pamuk'u Nobel'e taşımıştır. Okur-yazarlarımızın ve gençliğimizin Orhan Pamuk'tan alacağı hiç bir şey yoktur.

Dilo
Dilo - 3 yıl Önce

örneklerle açıklasaydınız daha iyiydi şu an sizin bakış açınız bu kadar taraflı görmenize yol açmış diye düşünüyorum ben böyle okumadım çünkü romanı.28 şubattan bahsedilmemiş bile eleştirisini anladım da"Sivas Katliamı’nı “dinciler”in yaptığı gözler önüne koyuluyor. Türkiye toplumunun durmadan birbiriyle kavga eden bir topluluk olduğuizlenimi veriliyor. Gazeteci Uğur Mumcu öldürülüyor....." Şu paragrafdaki eleştiriyianlamadım mesela kavgalar edilmedi insanlar ölmedi mi medya özgür müydü?

banner19