Türk yazarının Nobel’le imtihanı

Nobel almak için ya geçmişinizde bir Yahudi bulaşıklığı bulunması ya da Naipaul gibi bir kültürü, bir inancı, bir yaşam biçimini aşağılayan ve küresel kapitalizmin ürettiği değerler sistemine biat eden bir “kovulmuş” olmanız gerekiyor.

Türk yazarının Nobel’le imtihanı

İki yıldır Nobel Edebiyat ödülü verilmiyor. Seçiciler kurulundaki bir skandal nedeniyle ödüller erteleniyor.

Toptan verilecek... Yani son iki yılın kazananı bu yıl açıklanacak.

Ödüllendirilecek isimler arasında bir Türk yazarını görebilir miyiz?

Sanmıyorum.

Leyla Erbil ve Yaşar Kemal sağ olsaydı, bu iki yazarımız adına nafile bir umuda kapılabilirdik. Çünkü bu iki yazarımız da ölünceye kadar umutlarını korudular; “Ödül, sekip de bu topraklara düşer mi?” diye beklentiye girdiler.

Yaşar Kemal’in kazanması sürpriz olmazdı ama benim kronik adayım, “uzun suskunlukların yazarı” Vüs’at O. Bener’di... Sonra, Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu geliyordu... Orhan Pamuk kazandığında şaşırmamıştım ama ödül adaylarımdan birine gitseydi hem şaşırır hem de paniğe kapılırdım.

Hani Erik Satie: “Bir ödülü ya da nişanı reddetmek marifet değil. Marifet; ben ne alçaklık ettim de bu ödüle layık görüldüm diye düşünmektir.” diyordu ya... Muhtemelen ben de böyle bir panik yaşardım.

En çok ödül alamayan yazar Yaşar Kemal

Yaşar Kemal’e gelince...

Hayır, şaşırmazdım.

Paniğe de kapılmazdım.

“Hak etti” diye düşünürdüm.

Fikirlerimiz ve dünyaya bakışımız farklı da olsa, onun yazdıklarını (çoğunlukla) beğenerek okudum.

“İnce Memed”in son iki cildine katlanamadım, ada üçlemesinin (dörtlemesi miydi yoksa?) birinci kitabını sırf başladığım için bitirebildim ama Yaşar Kemal; “Her şeye rağmen” iyi bir romancıdır...

Bunu “Al Gözüm Seyreyle Salih”ten, “Deniz Küstü”den, “Kuşlar da Gitti”den biliyoruz...

Üstad, kendisiyle yapılan bir söyleşide: “Çukurova'da her tür ağacı, her tür çiçeği, her tür haşeratı bilir, tanırım.” diyordu. Romanlarında “epik” harikalar vehmeden şehir eleştirmenlerine, yazdıklarının “bilinebilir”, “dokunulabilir” şeylere dair olduğunu anlatmaya çalışıyordu aslında.

Kusuru, çok ve yoğun anlatmasıydı...

Hiç iktisatlı değildi üstad...

Bazen ne anlattığınız kadar, ne anlatmadığınız da önemli olabiliyor edebiyatta.

Croce estetikte; “belirlenmiş boş alanlar”dan söz eder örneğin...

Yaşar Kemal, anlattıklarının ve “anlatmaması” gerekenlerin tahayyülümüzde nasıl kırıldığını (imgelemimize nasıl yansıdığını) hiç önemsemedi, zekâmıza güvenmedi.

Dolayısıyla “Tanrı anlatıcı” olarak bütün boşluklara sızdı ve her şeyi aktarmak suretiyle yaptığı yemeği tadından yenmez hâle getirdi.

Fakat bu, Nobel almasına engel bir kusur değildi.

Bir Naipaul aranıyor

Yaşar Kemal, handiyse son kırk yılında Nobel'e aday gösterildi ve her defasında sükût-u hayale uğradı.

Ödül alamadıkça şansı da daraldı.

Çünkü zaman geçtikçe yeni “ortakçılar” çıktı.

Bir tarihte şöyle bir öngörüde bulunmuştum:

“İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Jürisi bir gün Türkiye'yi Nobel'le taltif etme gereği duyarsa, ödülü Yaşar Kemal haricinde birine, “Bir kültürü, bir inancı, bir yaşam tarzını sırf öyle olduğu için hakir görme veya küresel sistemin yarattığı eşitsizlikleri, o eşitsizliklerin kurbanlarının sırtına yükleme uyanıklığı” gösteren bir yazara, belki de Orhan Pamuk'a verecektir. (Kendimce bir Naipaul portresi çizmiştim)

Bu oldu.

Bir Türk Naipaul bulunamadı ama ödül, Orhan Pamuk’a verildi.

Sırada kim var?

Elif Şafak ve Ahmet Altan’ın bu ödüle göz kırptıklarını biliyoruz. Hatta Elif Şafak sahte mağduriyet öyküleri bile üretiyor, lezbiyen olduğu için Türkiye’de dışlandığını söylüyor.

Ahmet Altan’ın elinde de kapı gibi “FETÖ mağduru” belgesi var... Beklentiye girebilir.

Nobel politik bir tavır alıştır

Peki, umutlanmalı mı?

Daha doğrusu, Nobel’i ciddiye almalı mı?

Bence hayır...

Çünkü Nobel artık ödül filan değil...

En hafif deyimiyle, politik bir tavır alış...

Bunu “barış” dalındaki ödüllerden anlıyoruz; Kissinger gibi bir cani, “Dünya barışına yaptığı katkı”dan dolayı “Nobel Barış Ödülü”ne layık görülebildi mesela...

Edebiyat dalında ise kıstas artık “edebi başarı” ve “liyakat” değil.

1960'lara kadar, gerçekte edebi başarı ödüllendiriliyordu; Faulkner ve Hemingway örneğinde olduğu gibi...

Bu tarihten sonra işler değişti.

Hiçbir yazınsal değeri bulunmayan Soljenitsin gibi yazarlar, sırf komünizm karşıtı oldukları için Nobel'le taltif edildiler.

Niteliksiz Kértesz

Soğuk savaş bitince kıstas da değişti.

Nobel almak için ya geçmişinizde bir Yahudi bulaşıklığı bulunması ya da Naipaul gibi bir kültürü, bir inancı, bir yaşam biçimini aşağılayan ve küresel kapitalizmin ürettiği değerler sistemine biat eden bir “koğulmuş” olmanız gerekiyor.

Yaşar Kemal’in umuda kapıldığı yıl ödül verilen İmre Kertesz mesela...

Niteliksiz bir yazardır ama Yahudi kökenlidir.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne göre; “Tarihin acımasız keyfiliği karşısında bireyin kırılganlığını” anlattığı ama aslında “soykırım” edebiyatına ihtiyaç duyulan hassas politik bir dönemden geçtiğimiz için ödüllendirildi.

Hayır, Kertesz'in bunda kabahati yok.

Benim itirazım, tamamen “seçenler”le ilgili... Niçin sadece “Nazizm mağdurları” ve Batı medeniyetinin “insanlığın başına gelmiş en iyi şey” olduğuna inanan yazarlar seçiliyor?

Bu sorular üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Ahmet Kekeç, “Türk yazarının Nobel’le imtihanı”, Makas dergisi, sayı 9.

Yayın Tarihi: 13 Eylül 2019 Cuma 12:00 Güncelleme Tarihi: 12 Eylül 2019, 12:16
banner25
YORUM EKLE

banner26