Terakki için Şeytan’a tapalım mı?

"Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyordu. “Tanrı’ya ihtiyacımız yok!” tezi çığ gibi büyüyordu. Maziden gelen değerler sistemi değişime uğruyordu." Leyla Yıldız yazdı.

Terakki için Şeytan’a tapalım mı?

         

                                       niçin, niçin, niçin

                                                           kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin?

                                                                                         İsmet Özel

Halide Edip’in Sinekli Bakkal romanında Jön Türk Gâlip, Mevlevi Vehbi Dede’ye sorar: “Terakki için Şeytan’a tapalım mı?”

Bu sual modernliğin en can alıcı sualidir ve Türk modernliğinin ilerleme, gelişme zihniyetini yansıtır.

Rönesans ve Reform hareketleriyle tekâmül kaydetmiş Avrupa karşısında şaşkına dönen müstağribler, modernleşmeyi bilimsel bir gereklilik gibi sunuyor ve bunu kolektif bilinçaltımıza işliyordu. Bir toplumun beyni, yeniden programlanıyordu. Din zilletti, dinsizlik haysiyet. Baskı altındaki varlıkların iç çekişmesiydi din ve fakir halkın afyonu. Materyalist zihniyetin savurduğu “ilerleme asrı”, “çağdaş bilim”, “teceddüt”, “terakki”, “tesanüt” ve “medeniyet” gibi sloganlarının tufanında “şeytan”a bile itaate hazırdık.   

İslâm diniyle gerilimli bir münasebet içinde ilerleyen Türk modernleşmesi, İslâm’ı terakkiye mâni görüyordu. Jön Türkler, Weber’in tezinden hareketle bu kanaate varmıştı. Max Weber’e göre; İslâm liberal modernleşmeye engeldi. İslâm dini ile kapitalizm birbiriyle uyuşmuyordu. Weber, Müslüman köylülere ve tasavvufun Ortaçağ ritüellerine bakarak bu tezi ileri sürmüştü. Öyleyse kapitalizmin önünün açılması için söz konusu müşkülün çözülmesi elzemdi.

Aydınlanma felsefesiyle Batı, yeni bir evren ve yepyeni bir insân tasavvuru inşâ etmişti. Batı uygarlığına eklenmeyi modernleşme telakki eden mustağribler, 19. yüzyıldan itibaren Avrupaî fikirleri geliştirip yayarlar. Batı’ya hayranlık duyan aydınların nezdinde, geri kalmışlığımızın yegâne günah keçisi İslâm’dı. Yükselmek ve medenileşmek için bu muhkem kale yıkılmalıydı. Hem içerden hem dışarıdan dövülür kalenin sarp surları. Gökte top sesleri, yerde çılgın bir rapsodi. Don Kişot’un yel değirmenlerine çılgınca taarruzu gibi bu yüzyılda nahoş naralarla kendi kutsallarına saldırır Türk entelektüeli.

“Gönlünü Avrupa’ya kaptıran, sudaki aksinden tiksinen, kendi mukaddeslerine ve değerlerine tepeden iğrenerek bakan bir mustağripti Tanzîmat aydını.”

Ayşe Şasa, yaşam serüvenini anlattığı Bir Ruh Macerası’nda nispeten bu tabloyu aksettirir:

“İslâm bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslâm’dır, hükmü giderek bir inanç, bir yaşama biçimi hâlini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler hâlinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı. Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim. Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti…”

Nedir modernlik? Yerel olan her şeyden bir çırpıda kurtulup evrenselliği yakalamak... Geleneksel değerlerden kopmaktır modernlik. Yani çağdaşlaşmak. Asrîleşmek… Bir baş dönmesi… Akıl tutulması… Süratli değişim. Sosyolojik, ekonomik, dini, fikrî ve sanatsal tahavvüllerin tamamını ihtiva eden bir zihnî bulanıklık… Hatta delilik nöbeti…

          “yürek elbet acıyor esvap değiştirirken”

Modernizm; çarpık kentleşme, fütursuz sanayileşme, yoksulluğu hor gören yüksek refah düzeyine endeksli hayatlar, sönmüş ve güvensiz ilişkiler, ahreti öteleyip dünyevîleşen toplumlar demektir. Sürekli bir kaos, sonu gelmez belirsizlik, durmaksızın hareket, nefessiz koşu, kesintisiz sarsıntı, zamanla yarış, sınırsız tüketim, ekonomik dalgalanma, küresel salgınlar, şaibeli aşılar, kitlesel ölümler ve sancılı süreçler…

Osmanlı’yı reddeden teceddüt aydını, özgüven kırılmasıyla Avrupaî yaşam tarzına adapte olmaya çalışıyordu. Modernleşmek için Batılılaşmalıydık. “Çıplak omuzlar üzerinde” yükselen Batılı gibi konuşmak ve düşünmek; Batı’nın hal, tavır, stili içinde olmak… Pür hevesle Batılılaştık; kendimizi yitirdiğimiz yerde... Müziğimizden edebiyatımıza, mimarimizden alfabemize emperyalistlerin kızıla boyanmış kisvesini geçirdik. Boynumuzda sömürge imparatorluklarının “gözyaşı ve kan”a bulanmış vahşi uygarlık yuları. Gönüllü asimilasyondu gerçekleşen. Hayranlık, özenti, gıpta ayyuka çıkıyordu. “Can çekişen bir sansar edasıyla” alafrangalık rüzgârında serserice sürükleniyorduk.

          “bilmezdim neden bazı saatler

           alaturka vakitlere ayarlı”

Kavramlar üzerinden yürütülüyordu kara propagandalar. Bize ait ne varsa “eski” diye etiketlenip değersizleştiriliyordu. Eski yani kendimiz. “Unut kendini!” diyordu biri. “Eski olan her şeye düşman kesil!” diyordu öteki. İlkel, ucuz, kıymetsizdir eski. “Eskiye bağlı olmak çağ dışılık, gericilik.” Mezar taşlarımız “eski yazılı” diye suikasta uğruyordu. Sahaflardan onlarca ton kitap, eski harflerinden ötürü el arabalarında Haliç’e boşaltılıyordu. Avrupalı dostlarımız talandan mal kaçırırcasına bu kitapları müzelerine, kütüphanelerine taşıyordu itinayla. İşte kurtuluyorduk kendimizden. İşte alafranga hayatlar gülümsüyordu yüzümüze. Karşımızdaki yepyeni dünya, tecessüsümüzü kanatlandırıyordu. Tecrübe etmediğimiz, sonuçlarını bilmediğimiz değerleriyle “yeni”ye doğru kürek çekiyorduk. Ve “Yeninin ipine sımsıkı sarıl.” diyen resmi ideolojiye itaat... Tepeden paldır küldür inen devrimler…

          “Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor

          Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor”

Aç gözlülük ve devasa bir iştahla hücûm ediyorduk “yeni”ye. Hangi Batı’da, kendi hazinelerimizi hor görüp Batı’nın değerlerine nasıl perestiş ettiğimizi anlatıyor Attila İlhan:

“Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk san’at mûsikîsine sövmeyi, Divân şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan önemsiz; Mevlânâ, Dante’den küçüktü; Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti…

Oysa bir kere yaptığımız Batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.”

Pragmatist ve seküler yaklaşıma sahip Tanzîmat entelektüeli için tek medeniyet vardı: Avrupa medeniyeti. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu’nda Abdullah Cevdet’in şu ifadelerine yer verir:

Bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir, bunu gülü ile dikeni ile isticlâs etmek mecburidir. İktibas etmek anlamsız, kopya etmek sathi ve tehlikelidir. Tek cevap, Avrupa uygarlığının tamamen kabulü, Türkiye’nin uygar Avrupa’nın bir parçası hâline gelmesidir.” 

Uygarlaşmak mı? Kan ve ateş içinde ağyara hayranlık hummasıyla tutulmak…  Çağdaş düşünürlerde saplantıya dönüşen Avrupa ile bir bütün hâline gelme isteği... Ne kültür ne dil ne de din gibi kısıtlamalara takılmaksızın bir bütünleşme histerisi… Uygar Avrupa ile bütünleştik!

            “fly Pan-Am

          drink Coca-Cola”

Avrupaîleşme süreciyle çok gelişmiş Batı’nın sendromları da topyekûn ithâl ediliyordu. Materyalizmden pozitivizme, nihilizmden, Darvinizm’e, Lamarkizm’den Freudizm’e ve Marksizm’den feminizm’e kadar Batı’daki sivri akımlar, gümbür gümbür çalmaya başlar kapımızı.

“İzm’ler idrâkimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.”

Abdullah Cevdet’in, ilk kez 1911’de İstanbul’da yayınladığı, İçtihat Mecmuası bu düşünce hareketinin ana kumandası olur. Bir hayâli vardır Abdullah Cevdet’in: Dinler, içi oyulmuş yapılar gibi yıkılıp gidecektir. Abdullah Cevdet’ler, Kılıçzâde Hakkı’lar ve Celâl Nuri’ler Avrupa’nın dünyâ görüşünü, inanışını, lisânını, düşünüş tarzını Türk’ün beynine beynine işliyordu. Batı uygarlığının çöken ideolojileri, bizim yükselen değerlerimiz oluyordu.

“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan

Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan

Bakın yaklaşıyor...”

Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyordu. “Tanrı’ya ihtiyacımız yok!” tezi çığ gibi büyüyordu. Maziden gelen değerler sistemi değişime uğruyordu. Toplumumuzun zihin haritası yeniden çiziliyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Alla turca’lıktan eğilip bükülenler “kör batakların çırpınışında kutsal” alla franca’lığa teslim oluyordu. İnkâr ve iflâs…

          “Tutun ve yüzleştirin hayatları”

“Madde ve Kuvvet” adlı eseriyle Büchner; “Doğanın Sistemi” adlı eseriyle d’Holbach; “Makine İnsan” eseriyle La Mettrie ve “Türlerin Kökeni” ile de Darwin materyalizmin tellallığını yapıyordu. Yani inkârcılığın… Çığırtkanların bizdeki yardakçısı Abdullah Cevdet… Doktor Abdullah Cevdet İçtihad Mecmuası’nda; Epicure’den Renan’a, Lucretius’dan Darwin ve Büchner’e kadar yer vererek materyalist felsefenin bizdeki neferlerini imâl ediyordu.

İşte Ahmed Midhat! Serkeş… Erken dönem edebi hayatında materyalizm, Darwinizm izleri taşıyan ve kısmen panteizme kaçan yazılarıyla dikkat çeken kafası karışık müellif. Madde ile özelliklerinin birbirinden ayrılmasının imkânsızlığını, yoktan hiçbir şeyin yaratılmadığını, bu sebeple varlığın meydana gelmesi için bir yaratıcıya ihtiyaç olmadığını ileri sürecek kadar kafası karışık.

İşte Baha Tevfik! Materyalizmin kibriti. Materyalizmin ateşli yayıcısı. Büchner’den ilhamla tabiata, madde ve kuvvete Tanrısal özellikler atfederek bunları Tanrı’nın yerine ikâme eder. Materyalist felsefeyi yayabilmek için Felsefe Mecmuası’nı çıkarır ve devrinin materyalist olmayan tüm aydınlarına yalın kılıç savaş açar.

İşte Celal Nuri! Sur düdüğünü çalan. Balkan Savaşları ortamında Avrupa medeniyetinin hülyasıyla sarhoş olmuş aydınlardan. Celâl Nuri de Büchner müptelası. Çıkardığı dergi ve gazetelerde bazı maddeci, pozitivist düşünürlerin fikirlerini aktarma çabasındadır; arkadaşı Gustave Le Bon’la birlikte… “İstikbâlde din, sadece vicdana ait olacaktır, fen ve tecrübe, onun yerini alacak…” hülyasını taşır. Yürüdüğü tehlikeli ve dikenli yoldan alıkoymaz kendini. “Seksen beygir kuvvetinde bir yazı makinesi” sıfatıyla elli civarındaki kitap ve iki bin iki yüzü aşkın makalesiyle düşüncelerini hararetle yayar. Süleyman Nazif şu cümlelerle özetler onu: “Celâl Nuri Bey’in ilmini kimse inkâr etmez, çok okuduğu için, ilminde ilerleyerek değişir. O, son sistem bir dretnottur (savaş gemisi), fakat dümensiz.”

İşte Hoca Tahsin Efendi! Darwinizm âşığı. Fen bilimleri ile haşır neşir olmuş, Darwin’i, Büchner’i, Lamark ve d’Holbach’ı okumuş Hoca Tahsin Efendi, din adamıydı ve Türkiye’de batılılaşma hareketinin ilk simaları arasında yer alıyordu.

İşte Şinasi! Fransa’nın mutfağında beslenip kendi çanağına tüküren Şinâsî, Tanzîmat neslinin beynidir. Mustafa Reşit Paşa’nın desteği ile Fransa’ya gönderilen Şinâsî, pek çok eserinde “Avrupaî fikir iklimini” getirmiş olmasından ötürü Paşa’ya methiyeler dizer. Paris’e ikinci gidişinde pozitivizmin önemli isimlerinden Ernest Renan’la tanışıp defaten görüşmesi ve Emile Litre ile kurduğu dostluk, düşünürlerimizdeki Pozitivist te’siri kuvvetlendirir.

Ve işte Beşir Fuad! Her şeyi maddeci keskinlikle açıklayan pozitivizmin ilk taşıyıcısı. Rasyonalizmdeki akıl, ampirizmdeki deneylerden doğmuştur pozitivizm. Felsefî bir cereyan olarak pozitivizmi ilk defa Türkiye’ye getiren ve işleyen düşünürdür Beşir Fuad; metafiziği dışlayıp Batı’nın müspet ilimlerini putlaştırmış Türk entelektüelinin ilk örneği. Pozitivist ve materyalist düşünceleriyle, felsefede metafiziğin yerinin olmadığını, felsefenin ancak bilimsel esaslar üzerinde temellendirebileceğini savunur. İmânını kaybedip maddeci bir ruh kesilen Türk aydını Beşir Fuad’ın yaşamı, henüz otuz beşindeyken intihârla nihâyet bulur.

İki yıl önce Ahmet Midhat’a mektubunda yazdığı gibi insanın ölürken neler hissettiğini anlatmak için kendine klorit kokain enjekte edip bileklerini usturayla keser ve dakikası dakikasına ölümün üryan yüzünü kaleme alır.

               “niçin, niçin, niçin

          kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin?”

Leyla Yıldız

Yayın Tarihi: 22 Eylül 2021 Çarşamba 12:00 Güncelleme Tarihi: 22 Eylül 2021, 12:49
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hakan
Hakan - 3 ay Önce

Kaleminize sağlık.

banner26